Ekonomi profesörü olmaya gerek yok.. Atalarımız tek cümleyle anlatmışlar konuyu ve ayağını yorganına göre uzat demişler kısaca..
Özellikle siyasiler bu atasözünü pek sevmezler.. Geçmişte bir siyasetçi; “Ne demek, ayağını yorganına göre uzat, biz ayağınıza göre yorgan vereceğiz” demişti de hiç de onun dediği gibi olmamıştı.. Siyasiler demişken, asıl konu ülke kaynaklarının nasıl değerlendirileceği, var olan ekonomik kaynakların hangi ihtiyaç ve önem sıralamasına göre kullanılacağıdır.. Bunu yapmayan yönetimler savurganlık yapıyor demektir.. Savurganlık ise hem ekonomik anlamda hem de inanç anlamında yasaklanmış bir kavramdır..
Hiç kimse bu devran hep böyle devam eder sanmasın.. Ülkenin başına bir felaket gelmeyecek, bir elimiz yağda bir elimiz balda olacak.. Ama bilinmeli ki öyle bir dünya yok..
Türkiye'nin 70 sente muhtaç olduğu günleri anlatır dururlar yaşlı amcalarımız.. O günün siyasileri de siyah/beyaz televizyonların ekranlarına çıktıklarında “Büyük Türkiye” diyorlarmış.. Siyaset Türkiye'de tam da böyle yapılıyor işte.. Dünya'da en büyük bize göre hep biziz..
Elbette bütçeniz ve kaynaklarınız elveriyorsa istediğiniz ölçüde bir hayat yaşayabilirsiniz.. Yorganınız ayağınıza göreyse hiçbir sorun yok rahat/rahat yatmanızda.. Peki ya değilse, ya ülke kaynaklarınız bu kadar savurganlığı kaldırmıyorsa..
Zamanında yaşlılarımız bir mendile bağlanmış bir miktar para koyarlar ve buna kefen parası derlermiş.. Ölüm zulüm olur der ve o parayı en zor durumlarda bile komşulardan borç alır ama harcamazlarmış.. Muhtemelen ülkelerde aynı mantıkla yönetiliyor olmalı diye düşünüyorum.. Ülkelerin en kötü gün için ayırdıkları kaynakları ve bu kaynakların kullanılacağı bir gün olmalı..
Bütün dünyayı kasıp kavuran bu hastalık Türkiye'yi de en zayıf yerinden vurdu.. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra ülke en zor günlerini yaşıyor ve bunun ekonomik bedeli çok ağır olacak.. Hele canımızı bir kurtaralım, sonrası kolay diyoruz şu anda..
Evet, önce bir canımızı kurtaralım da sonrasına bakarız.. Salgının daha ilk evresinde devletin en üst organının bağış kampanyası başlatması bazı öngörülerin işaret fişeği olarak değerlendirilebilir.. Böyle bir ortamda bağış yapılamaz mı? Olan olmaya vermesin mi? Dayanışma olmasın mı? Paylaşım yapılmasın mı? Elbette yapılacak.. Elbette bir kap çorbamızı bölüşeceğiz.. Ancak bu tür kampanyaları devlet değil de devletin farklı kurumları ya da sivil toplum kuruluşları yapmalıydı.. Ya da halk kendi arasında imkanları ölçüsünde hayata geçirmeliydi bu yardımlaşmayı..
Devlet bağış toplamaz vergi toplar ve bu vergilerle de yapması gerekeni yapar.. Ancak devlet vergi konusunda çok adil davranır.. Öncelikle topladığı vergileri ülkenin önemli sorunlarının halledilmesinde kullanır ve savurganlık yapmaz.. Kaynaklarını kılı kırk yararak kullanır.
Devlet vergi silmez, vergi barışı yapmaz ve vergi borcu olandan alacağını çatır/çatır alır.. Alır ve bu gibi durumlarda vakur bir şekilde ortaya çıkarak gerekli müdahaleyi yapar.. Devlet her zaman büyüktür ve her zaman güçlüdür.. Bizim insanımız devletine bağlıdır ve devletinin yanındadır.. Gönüllü bağış diyoruz ya, bu millet bu kampanyaya katılmazsa ne olacaktı?
Velev ki devletin kaynakları savurganca harcanmış olsun, bu salgına seyirci mi kalacak devlet ve devleti yönetenler? Bu gibi ciddi durumlarda ek kaynaklara ihtiyaç duyulması normal bir durumdur.. 1999 depreminde dönemin hükümeti, sonradan kalıcı hale getirilen geçici ek vergi koymuştu.. Devlet adına doğrusu da buydu ama en önemlisi “yorganımıza göre uzatmadığımız ayaklarımız” olmalı..