Ekonomik büyüme modelimiz toplamda ülkenin dış borcunu artırırken, halkımızın gelir seviyesini düşürerek daha da fakirleşmesine neden oluyor. Ekonomide büyüme demek, ülkede yaşayan herkesin az ya da çok gelirinin artmasının yanı sıra, işsizliğin azalması demektir. Ülkemizde ise nedense bunun tam tersi oluyor.
Büyümek için dış açık vermeye devam edersiniz, dış açığı kapamak için borçlanmaya devam edersiniz ve büyüdük diye sevinirsiniz ama büyüdükten sonra ödediğiniz borç, faizi elde ettiğiniz gelirden daha fazla çıkar. Borcunuz artar ve ülke olarak fakirleşirsiniz. Bir de bu büyümeden kim ne kadar pay alıyor. %21.7 büyümüşsünüz ama çalışanların büyümeden aldığı pay yüzde 37’den yüzde 33’e düşmüş. Bırakın refah artışını ya da mevcut durumu korumayı, ekonomi büyürken çalışanlar daha da fakirleşmiş ve sefalet artmış.
Büyümeye nereden bakacağız? Mevcut sözde büyüme bu yılın aylarından geçen yılki aylara göre sağlanan bir büyüme. Geçen yılın aynı döneminden itibaren ekonomi sürekli küçülüyor. 100 metrelik kuyuya düşmüş bir kişi 20 metre zıplamış ama hala çukurda. Büyüme rakamlarını geçen yılın aynı dönemdeki üç ayına göre %21.7 olarak buluyoruz ama bir önceki üç aya göre sadece binde 9 (%0.9) büyüyebilmişiz.. 2020’nin son çeyreğine göre de %9 küçülmüşüz. Dolayısıyla ekonomiyi düşürüldüğü çukurun en dibinden ölçerseniz %21. 7 büyürsünüz, bir önceki çeyreğe göre ölçerseniz sadece binde 9 büyürsünüz. 2020’nin son çeyreğine göre ölçerseniz %9 gibi bir rakamla küçülmüş görünürsünüz.
Büyüme bugün için geçerli fiyatlarla değil, sabit fiyatlarla ölçülür. Bunun için enflasyonu hesaba katan deflatör kullanılır. TÜİK’in % kaç enflasyona göre deflatör kullandığını bilemiyoruz. Eğer enflasyonu düşük ölçerseniz büyüme yüksek çıkar. TÜİK’in burada hiç hileye/hurdaya başvurmadığını kabul etsek dahi, tüketici fiyatları ile enflasyon %19, üretici fiyatları ile enflasyon %44. TÜİK büyüme deflatörü olarak hangi oranı kullandı. İkisi arasında dağlar kadar fark olunca milli gelir ve büyüme hesabı da doğal olarak gerçeği yansıtmayacaktır. Bir de insanların sokakta, çarşıda, pazarda hissettiği ve yaşadığı gerçek enflasyon var.
Bir ekonomi kendi kaynakları ile mi büyüyor, yoksa borçlanarak ya da varlık satarak mı büyüyor. Eğer kendi tasarrufları yetmiyorsa ve borçlanmak zorunda ise, sağladığı ekonomik büyüme ile hem refah seviyesini yükseltiyor hem de aldığı borçları rahatlıkla ödeyebiliyorsa, bu büyüme sürdürülebilir ve refah artışı sağlayan bir büyüme olur. Ama ekonomik büyüme için ya da kişisel ekonomik faaliyetler için dışarıdan borç alıyorsanız ve büyümüş görünmenize rağmen borcunuz artıyorsa, zenginleşmiyor, fakirleşiyorsunuz demektir. Dünyada faizler %0 seviyesinde iken, Türkiye’de yüzde 22/25 seviyesinde seyrediyor. Döviz cinsinden borçlanma %6 ile 10 arasında değişiyorsa, ülkemiz ekonomik faaliyetlerini artırdıkça borç batağına giriyor demektir.
En önemli konu büyümek için dış açık vermek, dışarıya borçlanmak zorunda kalmamızdır. Dış ticaretimiz açık veriyor. Bu açığı da dış borçla ya da varlık satışı ile karşılıyorsunuz. İşte ülke olarak esas fakirlik burada başlıyor. %21.7’lik büyüme için ihracatımız arttı diyorlar. Evet, ihracat arttı ama ithalatımız ve dış ticaret açığımızda anlamlı bir değişiklik yok. 2020’nin ikinci çeyreğinde dış ticaretimiz 10 milyar 874 milyon dolar açık verirken, bu yılın ikinci çeyreğinde de 10 milyar 120 milyon dolar açık vermiş. Ekonomik büyüme için dış açık vermek zorunda kalınca, fazladan faiz ödeyecek, büyümeden elde ettiğiniz geliri, Türkiye’ye borç veren yabancı bankalara aktaracaksınız. Bunun en basit anlatımı uluslararası finans sisteminin Türkiye ve Türkiye gibi ülkeleri sömürmesidir.
Neoliberal küresel sistemin çalışma esasları bellidir. Borçlandır, kendine bağımlı kıl ve rekabet gücünü boz. Sadece sanayi ürünleri değil, tarım ürünlerini bile ithal etsin. İthalatla ve borçla büyüsün ki, büyümeden elde ettiği geliri faiz olarak sana geri ödesin. Böylelikle hem ithalatla hem de faizle sömürebildiğin kadar sömür.
Genel olarak yurt içinden yurt dışına gelir transfer ettik ve ülke fakirleşti. Bir de bu büyümeden yurtiçinde kimler ne kadar pay alıyor? Geçen senenin ikinci çeyreğinde işgücü milli gelirden %37 oranında pay alırken, bu yıl emeğin payı %33’e düşmüş ve dört puanlık ciddi bir düşüş var. Oysa %21.7’lik büyümeden işgücünün bir refah artışı sağlaması gerekirdi. Nerede bu pay? Refah artışını bir kenara bırakalım, gerilemiş. Çalışanlar daha da fakirleşmiş. Bunca büyümeye rağmen işsizlik oranında gözle görülür bir düzelme yok. Kârlar %42.8’den %49.8’e çıkmış ve 7 puan artmış. Genel olarak kâr deyince bunun içinde küçük esnaf ve küçük işletmeler de var. Küçük esnafın ve KOBİ’lerin hali de ortada. Belli ki, küçük bir sermaye kesiminin kârı artmış, gelir dağılımı ve servet dağılımı daha da bozulmuş. Ekonomi büyümüş, toplumda sefalet artmış, dış ticaret açığı nedeni ile toplumun borcu çoğalmış.
Sistemin kendisi tuzak ve bu sistem, gelişmekte olan ülkeleri, “Çıkmaz Sokağa” itiyor. Böyle bir çıkmaz sokağa girmeden, sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak için ancak planlı bir kalkınma anlayışı ile ve kendi kaynaklarınızla çalışmanız gerekir. Bunun en temel yolu işgücü ve faktör verimliliğini artırabilmek için toplumun tümünü kapsayan, ekonomik gerçekleri ön plana alan iyi eğitim ve kendi kaynaklarını sağlayabilmek için tarım başta olmak üzere, rekabet edebileceğiniz sanayi ve hizmet sektörlerini planlamaktan geçer.