Bazı çevreler tarafından sığınmacıları ülkelerine yollayacağız iddiasıyla başlatılan kampanya, yoksulluk ve hayat pahalılığı nedeniyle halkın geniş bir kesiminin öfkesini üzerine çekenlerin imdadına yetişirken, yaşanan seviyesiz tartışmaların çıkardığı gürültünün de bu gerçeği değiştirmeyeceği muhakkak.
İktidarın ve sözüm ona hükümete muhalefet edenlerin ülkemizdeki birçok sorunun göçmenlerden kaynaklandığını ileri sürmeleri, yaşanmakta olan gerçek ve hayati sorunların gerçek nedenlerinin gözden uzak tutulmasını sağlamıştır.
Bugün ülkemizde eğitim ve sağlık hizmeti paralı hale geldiyse bunun sebebi mülteciler değil, piyasacılıktır. Milletimizin faturaları dört katına çıktıysa bunun sebebi mülteciler değil, özelleştirilen enerji sektörüdür ve bu sektörden zenginleşenler ise holdinglerdir.. Ev kiraları fırladıysa bunun sebebi mülteciler değil, barınmayı piyasalaştıran düzendir.. Milletimiz kuru ekmeğe muhtaç edilmişse, bunun sebebi mülteciler değil, AB ile el ele vererek tarımı çökerten siyasetçilerdir.. Milletimiz ülkenin kaynaklarından faydalanamıyorsa bunun sebebi mülteciler değil, halk yerine patronları beslemeyi tercih eden düzen siyasetidir.
Bugün Türkiye’de sessiz bir göçmen istilası değil, vahşi bir sermaye istilası söz konusudur.. Ülkemizdeki NATO ve ABD üsleri, nükleer silahlar, sınırlar ve egemenlik hakları hiçe sayılarak Ortadoğu’ya yapılan saldırılar ve yok edilen hayatlar bu istilanın yansımalarıdır.. Batılı emperyalistler ve kafa kesen cihatçılarla girişilen bu yağmacı istila sona ermeden göç sorunu da sona ermeyecektir.
İşin gerçeği şu ki; Göçmenler, iktidar ve muhalefet arasındaki oy yarışında bir aksesuar olarak kullanılmaktadır.. Suriye’deki savaş suçlarının sorumluları olanlar ve yine daha dün göçmenleri “geri göndermeyeceğiz” diyenler, bu söylemin kendisine oy getirmeyeceğini fark edince, “Bir milyon Suriyeliyi geri yollayacağız” diyebiliyorlar.. Sınır ötesi operasyonlarına bugüne kadar milli birlik ve beraberlik ezberiyle sahip çıkmış olan muhalefet ise ilk andan itibaren net olarak “göçmenleri göndereceğiz” diyor.
Avrupa Birliği ile imzalanan anlaşmalarla ülkemiz resmen bir mülteci hapishanesine çevrilmiştir.. Suriyeli göçmenlere kapılarını kapatan Avrupa, Ukraynalılara “onlar da bizim gibi beyaz” diyerek kapılarını açarak ikiyüzlülüğünü ve ırkçılığını göstermiştir.. Emperyalizm hüküm sürdüğü müddetçe göçmen sorunu çözülemez.. Mülteciler konusu ırkçılığa prim vermeyeceğiz diye, liberal bir yaklaşımla da çözülemez. Konu, “hepimiz kardeşiz, onlar da insan” basitliğinde de ele alınamaz.
Unutulmamalı ki; Göçmenlerden duyulan her rahatsızlık ırkçılık değildir.. Ancak ırkçılığın her yerde gerçek sorunlardan yararlanarak kendisine alan açtığı ve hızla yaygınlaştığı da ortadadır.
Irkçılığın panzehiri kozmopolitizm değil, sınıfsal bakış açısıdır.. Suriyeli zengin patronla günde 14 saat üç kuruşa çalıştırılan Suriyeli ya da Afgan işçiye aynı duygularla yaklaşmak bizim görevimiz değildir.. Türkiye’yi bir göçmen deposuna dönüştüren “Geri Kabul Anlaşması”nın yeri ise çöp tenekesidir.. Bütün unsurları ve tarafları açısından ahlaksız olan bu anlaşma, Avrupa Birliği’nin başka birçok örnekte gördüğümüz emperyalist yaklaşımının bir ürünüdür.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının parayla, mülkle satılması, zenginlerin istedikleri gibi vatandaşlık alabilmesi uygulaması patron severliğin ulaştığı ahlaki çürümenin boyutlarını net olarak göstermektedir.