Pandemi dönemi, arzda yaşanan sıkıntılar nedeniyle fiyatların daha da artmasına yol açarken, artan enflasyona rağmen faizlerin düşük tutulmaya çalışılması doğal olarak dövize olan talebi artırmaya başladı.. Dövize olan bu talep sadece spekülasyon amaçlı veya bireylerin tasarruflarını koruma amaçlı alımlarından kaynaklanmıyor.. Dışarıya milyarlarca dolar tutarında borcu olan şirketler de bir an önce döviz alarak ilerideki daha yüksek kurlardan bir ölçüde kendilerini korumaya çalışıyorlar.. Ayrıca ülkeden çıkan yabancı portföy (hisse senedi/tahvil) yatırımcılarının döviz talebi de oluyor.
Kurlar üzerindeki bu baskıya rağmen, faizler yükseltilerek Türk Lirasının cazip kılınması ve dövize olan talebin bastırılması istenmiyordu, çünkü ilahlar büyümenin yüksek kalmasını ve gayrimenkul satışlarının durmamasını istiyordu.. Bu amaçla 2020 yazında kamu bankaları konut kredisi faizlerini düşürüp piyasanın çok altında faiz oranlarından kredi vererek adeta devletin (dolayısıyla milletin) cebinden konut alımlarını sübvanse etti.. Bu nedenle Temmuz ve Ağustos 2020 aylarında rekor sayıda konut satışı oldu ve bunun sonucu olarak tabii ki konut fiyatları da yükseldi.
Bu arada kurları kontrol altında tutmak için sürekli döviz satılıyordu.. Mekanizma çok net değildi ama kamu bankaları sürekli döviz satıyordu.. Bu dövizlerin nereden geldiği belli bile değildi.. Bir süre sonra anlaşıldı ki bu dövizler Merkez Bankası’nın rezervleriydi ve bu rezervler artık tükenmiş, hatta negatife geçmişti.. Tamı tamına 128 milyar dolar kurları kontrol etmek için satılmış ve koskoca TCMB’nin kasasında rezerv olarak tanımlanacak döviz kalmamıştı.. Hükümet çeşitli ülkelerle SWAP anlaşmaları yaparak kasaya biraz döviz koydu ama bunlar komşudan alınan ödünç parayla banka hesabını kabarık gösterme çabasından başka hiç bir şey değildi.. Bunun ortaya çıkması ve ekonomi yönetimindeki diğer sorunlar TCMB Başkanını koltuğundan etti ve ardından Berat Albayrak Kasım 2020’de bakanlıktan ayrıldı (veya alındı ya da affını istedi).. TCMB Başkanlığına atanan eski bakan Naci Ağbal faizleri yükselterek doğru yönde bir adım attı, kurlardaki artışı kontrol altına almaya başladı ama faizlerin yükseltilmesi fikrini sevmeyen sayın Erdoğan buna ancak beş ay dayanabildi.. Mart 2021’de Ağbal’ı görevden alarak Şahap Kavcıoğlu’nu atadı. Kavcıoğlu’nun Naci Ağbal’ın yükselttiği faizleri düşürmesi gerekiyordu ve rivayete göre sayın Erdoğan kendisine beş altı aylık bir süre vermişti.. Ama bu dönemde enflasyon da artmaya devam ediyordu.. Ayrıca artık kamunun (TCMB ve kamu bankaları) elinde satılacak döviz de kalmamıştı. Kavcıoğlu, Eylül ayına kadar bekleyebildi.. Artık Beştepe’de sabır tükeniyordu.. Kavcıoğlu yönetimindeki Merkez Bankası, enflasyonun artmayı sürdürdüğü, FED’in global likiditede daralma sinyalleri verdiği, dolayısıyla kırılganlıkların arttığı Eylül/Kasım 2021 döneminde faizleri üç aşamada %19’dan %15’e indirerek, tam 4 puan düşürdü.. Bunun anlamı ülkemizin koskoca Merkez Bankası, ekonomik yaşamımız için pek önemli olan faiz kararlarını adeta sadece bir kişiyi düşünerek, kendisini mutlu etmek için alıyor gibi davrandı.. Ekonominin istikrarı, enflasyonu dizginlemek ve beklentileri olumlu etkilemek gibi önemli olması gereken hedefler göz ardı ediliyor ya da ikinci plana itiliyor.. Yeter ki kişinin isteği ve beklentileri karşılansın.. Merkez Bankası’nın bu sert faiz düşürme hamlesi yaşanan krizi daha da derinleştirdi.
Faizlerin düşürüldüğü Eylül/Kasım döneminde tüketici enflasyonu hem TÜİK verileriyle hem de ENAG verilerine göre yükselmeyi sürdürdü ve reel faizler negatife döndü.. Dolar ve Euro’dan oluşan döviz sepeti ise Eylül başında 9.05 TL iken, 25 Kasım itibarıyla 12.74 TL’ye ulaştı.. Kur sepeti üç ayda tamı tamına %40 oranında artmış oldu.. Döviz kurlarındaki bu olağanüstü artışın enflasyonu fırlatması kaçınılmaz.. Zaten her alanda fiyat artışları başladı bile.. Önümüzdeki aylarda çok daha yüksek fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalacağımız kesin ve artık enflasyon maalesef kontrol edilemez bir seviyeye doğru yol alıyor.
Bir ülkenin parasının değerini ve itibarını birilerinin istekleri için feda etmek ve bunun yarattığı vahim sonuçlara insanları mahkûm etmek ülkenin kurumlarının ve var olan yöneticilerin asli görevlerini unuttukları anlamına gelir.. Parasının itibarını ve halkının maddi koşullarını umursamayanlar, ülkeyi yönetme kapasitesini de yitirmiş olmuyor mu?