Ülkemiz üzerine adeta bir KÂBUS çökmüş gibi. Koronavirüs pandemisiyle uğraşırken, birdenbire kendimizi orman yangınlarının içinde buluverdik. Ardından sel felaketleri yaşandı. Canlarımızdan, mallarımızdan, orman varlıklarımızdan, büyük kayıplar yaşadık. Orman yangınlarının meydana geldiği alanların genelde turistik bölgeler olmaları da elbette dikkatleri çekicidir. Muğla, Denizli, Antalya, İzmir, Balıkesir gibi yörelerde meydana gelen orman yangınları, muhakkak ki, birilerinin ranta olan iştahlarını kabartmıştır. Gerçi ilgililer ve yetkililer, yanan ormanlık alanlara ÇİVİ DAHİ ÇAKILMAYACAĞINI söylüyorlar ama, daha önce de yaşanan orman yangınları sonrasında böyle söylemiş olmalarına rağmen yanan alanların külleri üzerinde 7 yıldızlı otellerin inşa edildiği görüldü.
Bunca felaketin art arda yaşanmasını (UĞURSUZLUK) olarak yorumlayanlar ve birilerinin uğursuzluğuyla bağdaştıranlar var. Sadece bizde değil, bütün toplumlarda UĞUR ve UĞURSUZLUK deyimleri, yerleşmiş, kabul görmüştür. Günlerden bazılarını uğurlu, bazılarını uğursuz diye nitelendirdiğimiz bile vardır.
Kişisel algılar yanında, toplumsal olayları da birilerinin uğurlu veya uğursuzluğuna mal ettiğimiz hep olmuştur. Nitekim, ülkemizde peş peşe yaşanan felaketler sonrasında (BÜTÜN BU FELAKETLER, KİMİN VEYA KİMLERİN UĞURSUZLUKLARINDAN KAYNAKLANMAKTADIR?) sorusunu kendi kendimize sorar hale gelmişiz.
En iyisi, bu konuyu bir anekdotla yorumlayıp, noktayı koymak olacak. Anekdotumuzu okuyanlar,
UGURSUZLUĞUN KİMDE OLDUĞUNU ÇOK İYİ ANLAYACAKLARDIR.
İşte anekdotumuz:
Asırlar öncesi dönemlerde, Kralın biri maiyet erkanıyla birlikte sabahın erken saatlerinde ava çıkmış. Ava giderken, yolda bir DİLENCİ ile karşılaşmış.
Aksilik bu ya, Kral o gün bir tek av bile avlayamamış. Bu durumu, sabah saatlerinde yolda rastladığı dilencinin
UĞURSUZLUĞUNA
bağlayıp, aratıp huzuruna getirtmiş ve cezalandıracağını belirterek:
-Sabahleyin seninle karşılaşmam bana uğursuzluk getirdi, bir tek av dahi avlayamadım, bunun cezası olarak idam edilip cezalandırılacaksın! demiş.
Canından başka hiçbir şeyi olmayan dilenci, korkusuzca cevap vermiş:
-Sabah saatlerinde ava giderken, benimle karşılaştığın için av avlayamadığını söylüyor ve bunu benim uğursuzluğuma bağlıyorsunuz. Kral Hazretleri o zaman ben de derim ki, sen benimle karşılaştığın için av avlayamadığını söylüyor ve bunu benim uğursuzluğuma hamlediyorsun! Peki, ya sabah saatlerinde sizinle karşılaşan ben, sizin yüzünüzden canımdan olacağım. Şimdi söyleyin bakalım, uğursuz olan sen misin, ben miyim?)
“Salı günü uğursuz günüm” diyerek o gün işe çıkmamak… “Sol gözüm seyridi; başıma bir belâ gelecek!” diyerek hiçbir şey yokken dövünüp sızlanmak… “Evimin çatısında baykuş öttü; yakında ocağım dağılacak!” diye gereksiz yere dehşet duygularına kapılmak… “Falancanın köpeğinin ulumasını işittim; evinden bir cenâze çıkacak!” gibi felâket tellâllığına soyunmak… Ve buna benzer batıl inanç ve yanlış telâkkileri birer hayat düsturu olarak kabullenmek Bir Allah inancıyla ve Allah’a güvenmekle bağdaştırılamaz. Çünkü: “Allah her şeyi en güzel şekilde yaratmıştır.”1
Olaylara bağlılık, Allah’a bağlılığın önüne geçmemeli. Bir Müslümanın, “Sol gözüm seyriyor, kötü bir şey olacak!” demesini, baykuş ötmesini “ölüm” haberi veriyor gibi dinlemesini, inanmasını ve bir kötü haber beklentisi içine girmesini; Allah’a güvenip dayanmayı unutmasını ve Allah’tan hayırlısını istemeyişini hangi doğru inanca sığıştırabiliriz? Tevhid inancının hangi ekseni ile bütünleştirebiliriz?