Tekkeler ve zaviyeler 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan bir yasa ile yasaklanmıştı. Günümüzde, tekke ve zaviyelerin yeniden hortlatıldıkları gerçeği ile karşı karşıyayız. İslam dininde TÜRBE yoktur, hatta yasaktır. Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed (O’na, al ve ashabına salat ve selam olsun) kabirlerin üzerine bina yapmayı kesinlikle yasaklamıştır. Maalesef tekkeler ve zeviyeler çalışmaksızın tevekkül felsefesini işleyen yerlere dönüştürülmüştür. Toplum yeni bir enerjiye, yeni bir atılıma gereksinim gösterirken, çağdaş yaşam, insanları çalışmaya, bu çalışmanın yaşarken ödülünü almaya çağırırken, türbeler, türbedarlar eliyle ölmüş kişilerin manevî varlığından çıkar sağlamaya çalışılan, çalışmaksızın onlardan medet umulan odaklar haline getirilmiştir. Ayrıca tekke ve zaviyelerin başında bulunanlar siyasal amaçlarla ve çoğu kez dini siyasete âlet ederek masum vatandaşları suça yöneltebilmektedirler.
(Türkiye Cumhuriyeti artık, şeyhler, dervişler ve müritler memleketi olamaz) diyen Mustafa Kemal Paşa 30 Kasım 1925’te kabul edilen bir yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapattırdı. Türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik vb. birtakım unvanlar kaldırıldı.
Mustafa Kemal Paşa (Atatürk), Kastamonu’da 30 Ağustos 1925’te söylediği bir nutukta türbelerin, tekkelerin ve zaviyelerin kapatılmasının ve tarikatların kaldırılmasının işaretini vermiş; “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için, şindir(lekedir). Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” demiştir. 30 Kasım 1925 tarih ve 677 sayılı kanunla tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması kabul edilmiş ve birtakım unvanların kullanılması yasaklanmıştır. Kanun, bütün tarikatlarla birlikte, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesini de yasaklamıştır.
Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra, bu durumu aleyhinde kullanmak isteyenlere karşı Atatürk 17 Aralık 1927’de Meclis’te yaptığı konuşmasında şunları söylemiştir:
“Efendiler, biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil; bilakis, bu tip yapılar din ve devlet düşmanı olduğu, Selçuklu ve Osmanlı'yı bu yüzden batırdığı için yasakladık. Çok değil, yüz yıla kalmadan, eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirine düşeceklerdir. Ayrıca, unutmayın ki o gün geldiğinde her bir taraf diğerini dinsizlikle suçlamaktan geri kalmayacaktır."
Atatürk’ün bu ileri görüşlülüğüne ne dersiniz. FETÖ’CÜLERİN, METÖ’CÜLERİN ve benzerlerinin ülkeyi soktukları duruma bir bakar mısınız!
ANEKDOT
Geçmiş yıllarda, uzun süre ortaklık yapan iki Siirtli ortak, önce çok kazanmışlar, ancak, bilahare bütün mal varlıklarını kaybetmişler. Ellerinde kala-kala bir kısrakla, yavrusu kalmış. İşlerinin ters gittiğini anlayan ve birlikteliğin bir anlamı kalmadığını kavrayan ortaklar, ayrılmağa karar vermişler. Ellerindeki son mal varlıkları olan kısrak ve yavrusu için kura çekmişler, birisine kısrağın kendisi, diğerine de yavrusu düşmüş.
Yolları ayrılan iki ortaktan, kısrağı alan, az bir yol aldıktan sonra, zaten hayli yaşlı olan kısrağı ölmüş. Zavallı, çok sevdiği kısrağı için bir çukur kazarak hayvanı içine gömmüş ve derdinden oturup başucunda ağlamağa başlamış. O esnada, oradan bir kervan geçiyormuş. Kervandakiler , adamcağızın bir mezarın başında oturup ağladığını görünce sormuşlar:
-Hayrola, neden ağlıyorsun?
Kısrağının öldüğünü ve kendi çâresizliğine ağladığını söylemeğe utanan birinci ortak:
-Şeyhim öldü, onu gömdüm. Başucunda ağlıyorum!
demiş
.
“ŞEYH”
kelimesini duyan kervandakiler, adamı teselli etmişler. Çok büyük bir şeyh olarak empoze edilen
KISRAK İÇİN TÜRBE yapmışlar.
Türbeye de para ve eşya atmışlar. Bu durumu gören birinci otak, kendi kendisine karar vermiş ve oranın
TÜRBEDARI OLMUŞ!
Gelen giden bütün kervanlar, oradan geçerlerken, Türbeye bir şeyler bırakıyor, o da bu sayede geçimini yapıyormuş.
Aradan bir süre geçmiş, türbedar bakmış ki, türbenin yanından geçen kervanlar azalmış. Sebebini araştırmış, meğer aynı yol üzerinde çok daha ünlü bir türbe olduğu için, kervanlardan artık o yöreden geçiyorlarmış. Merak edip, işini bozan bu türbeye gitmeğe ve durumu öğrenmeğe karar vermiş. Gelmiş ve görmüş ki, bu türbede, türbedar olan eski ortağı değil mi. Birbirlerini görünce sarılıp, kucaklaşmışlar. Tenha bir yere çekip dertleşmişler. Birinci ortak gelişinin sebebini anlatınca, ikinci ortak demiş ki:
-Vallahi, benim türbemde yatan da, senin kısrağın yavrusu!
"
Enayiler olmazsa, iş kalmaz açıkgözlere” diyerek ortaklar tekrar bir araya gelmişler. Ama, bu seferki işleri ticaret değil. Türbedarlık olmuş. Türbelerine uğrayan kervanları, biribirlerine paslamağa başlamışlar.