Üveys 7-8 yaşlarına geldiğinde çobanlık yapmağa ve deve gütmeğe başladı. Üveys’in güttüğü develer, kendisine öyle itaat ediyorlardı ki, bunu gören Muradoğulları en azgın develerini özellikle O’na teslim ediyorlardı. Hem, Üveys’in güttüğü develer, daha bol süt vermekteydi.
Amir’in ölümüne çok üzülen Eşi Esma ise Hastalanmış, yatağa düşmüştü. Sol tarafına inme inen ve yatağa bağlı hale gelen Esma’ya Oğlu Üveys’ten başka bakacak kimsesi yoktu.
Üveys, sabah erkenden kalkar, Annesinin temizlenmesine yardım eder, yatağını düzeltir, sütünü içirir, hayır duasını alır, develeri gütmeğe öyle giderdi.
Hemen her sabah, Üveys ile Annesi arasında geçen konuşma şöyle olurdu:
-Ey annelerin en güzeli, en tatlısı, en hayırlısı, Annem. İşte yatağını, yorganını düzelttim. Odanı sildim, süpürdüm. Etrafı derleyip, toparladım, sütünü hazırladım. Sana elimle içireyim. Sonra o güzel pamuk gibi yumuşacık elini öpeyim, hayır dualarını alarak gideyim. Gerçi, develeri otlatmağa gittiğim zaman da aklım hep sende. Ya bir ihtiyacın olursa, ya benim yapmam gereken bir durumla karşı karşıya kalırsan diye hep seni düşünmekteyim
diyen Üveys’e, Annesinin de verdiği cevap aşağı yukarı hep aynı olurdu:
-Ey Oğlum, çocukların en güzeli, en sevimlisi, en tatlısı, en hayırlısı. Selâmetle git, selâmetle gel. Asıl, benim aklım sende. Bu küçük yaşına rağmen, bu kadar azgın develerle nasıl baş ediyorsun, diye öylesine üzülüyorum ki. Ah, Baban sağ olsaydı da, bu kadar ağır bir yük omuzlarına binmeseydi. Ya da, ben kötürüm olmasaydım, sana yardımcı olabilseydim. Ne yapayım ki, ben sana ancak ayakbağı olmaktayım. Amma, senin bir sahibinin olduğuna inanıyorum. Seni kollayan, gözetlen kadir, muktedir bir sahibin var. Bunu hissettiğim için teselli bulmaktayım. Ey Üveys, develeri otlatıp geri döndükten sonra, sakın gecikme. Beni meraka düşürme. Hasta yatağında, seni bekleyen bir annenin olduğunu unutma.
Bu konuşmalardan sonra Üveys, Annesinin ellerini öper, bir başka arzusu olup olmadığını sorar, hayır duasını aldıktan sonra, evden çıkarak deve sahiplerinin evlerine bir-bir uğrayarak develeri alır, en güzel otlaklara götürürdü.
Develer de eğitilmiş, disiplinli birlikler gibi hareket eder, en ufak bir aksilik göstermez, hele “DEVE İNADI”nı hiç yaşatmaz, Üveys’in yanında kuzu gibi olurlardı.
Üveys, develeri güderken, bir taraftan da bütün
HANİFLER
gibi, etrafta olup bitenleri hayretle seyrediyor, kâinattaki nizamı, intizamı, dağları, taşları, nehirleri, ağaçları, binbir çeşit hayvanları düşünüyor, bütün bunların
BİR TEK YARATICININ eserleri olduğunu hissediyordu. Bu öyle bir yaratıcıydı ki ÇOK KADİR, MUKTEDİRDİ. Kâinatta öyle bir nizam vardı ki, bu nizamın TESADÜFLERİN ESERİ OLMASI BİNLERCE KEZ MUHALDİ. Bu nizamı, intizamı tesadüflere bağlamak ise AHMAKÇA bir düşünceden ibaretti.
Bu arada, Babasının kendisine öğrettiği
(ALLAH-MUHAMMED)
kelimelerini hiç dilinden düşürmüyordu. Bu iki kelimeye, tam mânasıyla âşıktı.
Üveys, bir gece rüya gördü. Bu rüya, arada-sırada gördüğü
SADIK RÜYALARDAN
biriydi. Rüyasında, Güneşin doğuşunu görüyordu. Karanlıkları yırtarcasına doğan güneş,
MEKKE’DEN, KÂBE’NİN üzerinden doğmaktaydı.
Yine rüyasında bir ses O’na:
-“Ey Üveys, işte senin güneşin, işte, senin âşık olduğun ahir zaman Peygamberi dünyaya teşrif etti. BU DOĞAN GÜNEŞ, ŞEMS-İ MUHAMMED’TİR.”
diye seslenmekteydi. Develeri güderken, yakınından geçen kervanlardan Mekke’yi, Kâbe’yi duymuş, Ahir zaman Peygamberinin doğuşunun yakın olduğunu öğrenmişti. Artık, Babasının kendisine bellettiği ve zihnine nakşettiği “MUHAMMED” adının, geleceği müjdelenen AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ olacağını biliyor, dünyaya teşriflerini bekliyordu.
Evet, Hazret-i Veyselkârani bir RESULULLAH ÂŞIĞIYDI. Bu öylesine bir aşktı ki, ilham yoluyla varlığından haberdar oluyor, anbean onunla yaşıyordu. Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun), dünyaya teşriflerini, Peygamber oluşunu, Peygamberliğini ilân edişini, Mekke’den, Medine’ye hicretlerini ilham yoluyla hissetmekte ve O’nunla birlikte olamamanın acısını yüreğinde duymaktaydı. Ama, ne yapsın ki, Anasını bırakarak gitmesine imkân yoktu. Anneye bakmanın, kutsallığının ve sorumluluğunun idraki içindeydi.
(DEVAM EDECEK)