3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Gününde sansürcülerin feriştahı olarak bilinen 2. Abdulhamid han dönemini anımsatmak istedik. Maalesef, günümüzde Türkiye’deki tutuklu gazeteci sayısı en geri Afrika ve Asya ülkelerini bile sollamakta! Türkiye, basın özgürlüğü konusunda sözün tam anlamıyla sınıfta kalmış bulunuyor.
Tutuklu gazeteciler yanında, yazdıkları yazılardan ve yaptıkları haberlerden dolayı haklarında soruşturma açılan gazeteci sayısı binlerle ifade ediliyor. Yayınlanmamış kitapların bile suç unsuru kabul edilerek yazarlarının tutuklandığı bir ülkede basın özgürlüğünden bahsedilebilir mi!
Kimilerine göre sansürün en acımasız uygulayıcısı sultan 2. Abdulhamid Han’dır. Vefatından 100 küsur yıl geçti. Ancak, hala o dönemleri aratmayan sansürler var. Ülkemizde,
henüz
yayınlanmamış kitapların
bile sansürlendiği düşünülürse, sultan Abdulhamid Han’a binlerce defa rahmet okumamız gerekmez mi…
Sansür, demokrasinin olmadığı ülkelerde halkın bilinçlenmesini önlemek amacıyla yaygın olarak uygulanan bir yöntemdir. Sadece yazılanlara değil, konuşmalara bile sansür uygulandığı olur. Sovyetler birliğinin haşmetli dönemlerinde de, halka karşı ağır sansürler ve baskılar uygulandığı iddia edilirdi. Hatta o dönemlerde yaşanan sansürlerle ilgili anekdotlar öylesine yaygındı ki, okuyanları hem güldürür, hem düşündürürdü.
Evet, sansürle ilgili bir zamanların demir perde devleti olarak tanımlanan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinde anlatılan birçok anekdotlar vardır. Ama inanın henüz basılmamış bir kitabın sansür edilişine ilk defa bu ülkede şahit olduk.
Ülkemizde yine 2. Abdulhamid döneminde 1908 yılında sözde basından sansür kaldırılmış amma, kaldırıldığını zannettiğimiz sansür, günümüzde değişik şekillerde ve çok daha tehlikeli boyutlarda uygulanmaktadır. Türkiye’de çok sayıda gazetecinin tutuklu olması, bunun kanıtıdır.
Hür basın, bir ülke için su kadar, hava kadar önemlidir. Çünkü hür basının olmadığı ülkelerde demokrasi olmaz. Bugün için, Türkiye’de hür bir basının mevcudiyetinden bahsedenler olabilir, bizim, böylelerine vereceğimiz tek bir cevabımız vardır. O da şudur:
“GÜLDÜRMEYİN BARİ!”
Mustafa Kemal Atatürk “basın
hürdür, sansür edilemez”
buyurmuştu. Amma, görülen o ki zaman-zaman basın hürriyetinin ırzına geçilmektedir. Türkiye, basın özgürlüğü açısından Avrupa’nın, hatta dünyanın en geri ülkeleri arasında yer almaktadır. Ülke genelinde yayınlanan gazetelere bakın. Büyük çoğunluğu aynı kalemden çıkmış gibi! Bir-iki muhalif gazete bulabilirseniz, öpünüz de başınıza koyunuz.
Günümüzde, basın yayın alanı oldukça genişlemiş bulunmaktadır. Gazetelerden sonra, önce radyolar, ajanslar yayın hayatına girerlerken, daha sonra televizyon kanalları ve özellikle
(sosyal medya)
olarak tanımlanan internet medyası hızlı bir inkişaf göstermiş bulunmaktadır.
Bugün için en yaygın haberleşme türlerinden biri de tweet atmaktır. Twitter dünyaca ünlü bir sosyal ağ olma özelliği yanında insanları birbirine yaklaştıran basit bir ara yüze sahip anlık mesajlaşma ve takip sistemidir. Twitter’a girdiğinizde sizi basit bir sayfa karşılar, bu sayfa login olma kısmı, yani üye iseniz üye adınız ve şifreniz ile giriş yapabileceğiniz alandır. Hemen alt kısımda ise birkaç kısa adımda üye olabileceğiniz alan mevcuttur.
Sosyal medya dünyasının bir diğer alanı da instagram’dır. Görüldüğü gibi, günümüzde iletişim kurma yolları oldukça çeşitlenmiştir. Bir de cep telefonlarıyla sms (mesaj) atmak vardır. Ancak, bu kadar çeşitlilik kazandığı günümüzde, haberleşmenin hür ve bağımsız olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Gerçi, sosyal medyanın kısmen yersiz yurtsuz olma özelliği sebebiyle bireylerin kendilerini daha özgür hissetmeleri sonucu bilgi akışının önüne geçmek mümkün olmamaktadır. Ancak, sansürcü zihniyet zaman-zaman interneti bile iletişime kapatmak yoluna gidilebilmektedir.
Yazılı ve sözlü basın yanında attıkları tweetler sebebiyle cezalandırılanların sayıları hiç de az değildir. Aradan bir asırdan uzun süre geçti. Döndük dolaştık, sultan Abdulhamid’in dönemine geldik.
ANEKDOT
Sovyetler Birliğinin başkenti Moskova’da kitap satışı yapılan bir kitabevinin vitrinine üst üste üç kitap konulmuş. Kitaplardan en üsttekinin adı
“MOSKOVA’DAN
UZAKTA”,
altına konulan ikinci kitabın adı
“HÜR BİR BAYRAK ALTINDA”
ve üçüncü kitabın adı ise
“YAŞAMAK
İSTİYORUM”
imiş. Kitaplar vitrine öyle bir şekilde konulmuş ki üçü beraber
“MOSKOVA’DAN UZAKTA, HÜR BİR BAYRAK ALTINDA, YAŞAMAK İSTİYORUM!” şeklinde okunuyormuş.
Tabii, kitabevi sahibi KGB ajanları tarafından yakalanarak, mahkemeye verilmiş ve oradan cezaevini boylamış.