Fatih Arıtürk

SİİRT EVLİYALARI (8) ŞEYH MÜCAHİD (ŞEYH İBRAHİM)

Fatih Arıtürk

Şeyh Hamza el Kebir’in oğlu olup, Türbesi Tillo’dadır. Tillo’da

“MÜCAHİTLER”

olarak bilinen aile, oğlu Şeyh Hasan’ın soyundan gelmiştir. Şeyh Hasan’ın da Cemal, Halil ve Abdullah olmak üzere üç çocuğu olmuştur. Birçok kerametleri menkul olup, Hicri 660 (miladi 1262) yılında vefat ettiği belirtilir. Bu durumda, Babası şeyh Hamza El kebir’den 9 yıl önce vefat etmiştir.

Şeyh Mücahit’in asıl adı İbrahim’dir. İbrahim Hakkı Hazretleri eserlerinde O’nun çok sayıda kerametlerinden bahsetmektedir. Divanı olduğu belirtilir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde hakkında mastır yapılmıştır.

Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid el-Ha­li­dî Haz­ret­le­ri Til­lo'nun bağ­rın­da ye­tiş­tir­di­ği ulu ve­li­ler­den önem­li bir si­ma­dır.

Do­ğum ta­ri­hi bi­li­ne­me­yen Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid Til­lo'da dün­ya­ya gel­di. İlm-i le­dun­ni ile âlim, hu­şu-i amel ile âmil ve hu­lus-i kalb ile kâ­mil­di.

O, ge­ce­si­ni gün­dü­zü­nü ha­bib-i kib­ri­ya­sıy­la ya­şa­mış onun aşk ve şev­kiy­le ne­fes alıp ver­miş­ti.

O, vus­la­tı­nın sır­rıy­la mes­rur olur­ken, vü­cu­du­nu mev­cud'a bı­ra­kır, ru­hu­nu Mak­sud'a ak­set­ti­rir, hal'den hal'e, kal'den kal'e, gah se­kir'de, gah sah­ve'de me'nus olur­du.Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri Hic­ri al­tın­cı asır­da ya­şa­mış eh­val ve et­va­rı her ta­ra­fa ya­yıl­mış ve ba­ba­sı Şeyh Ham­za el-Ke­bir Haz­ret­le­ri­nin gü­ne­şin­de göl­ge ola­bil­miş bü­yük bir ev­li­ya­­dır.

Şeyh Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri­nin ken­di­sin­den yak­la­şık dört yüz son­ra ge­len Gavs-i Azam Şeyh İs­ma­il Fa­ki­rul­lah Haz­ret­le­ri ile ev­li­ya nes­liy­le çok sı­kı bir ma­ne­vi bağ bu­lun­mak­ta­dır. Fa­ki­rul­lah Haz­ret­le­ri­nin meş­hur Ku­yu ha­di­se­sin­de ya­nı­na ge­len bir çok ve­li ru­ha­ni­yet­ten bi­ri­dir Şeyh Mü­ca­hid Haz­ret­le­ridir.

Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri­nin zik­ri ba­ba­sı gi­bi ceh­rî idi. Bu­nu biz­zat Gav­sul-Mem­duh Haz­ret­le­ri­nin oğ­lu bü­yük ve­li Nur Ham­za Haz­ret­le­ri ifa­de et­mek­te­dir.

Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri H. 660-M. 1262 yı­lın­da Til­lo'da hak­kın rah­me­ti­ne er­di. Kabr-i Şe­ri­fi adı­na yap­tı­rı­lan tür­be­nin için­de­dir.

Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid Hz.le­ri­nin me­zar ta­şın­daki Arapça yazılı kitabede şunlar yazılıdır:

Hayy, Dâ­im ve Bâ­ki O'dur. (Al­lah)… O'nun dı­şın­da­ki­le­re be­ka' yok­tur. Has ev­li­ya­la­rın ruh­la­rı­na şi­fa bah­şe­den de O'dur…

Bu­ra­sı; Fâ­dıl, Kâ­mil, üns ve li­ka' sa­hi­bi, nefs-u he­va ile mü­ca­hid Şeyh İb­ra­him'in mer­ka­dı­dır.

Hu­zur ve se­fa sa­hi­bi Kut­bul-ek­tab Şeyh Ham­za el-Ke­bir'in oğ­lu­dur. (Hiç şüp­he­siz yü­ce Al­lah sır­la­rı­nı tak­dis ey­le­miş­tir.)

Ada­let ve ve­fa ma'de­ni, Rab­bus-se­ma ta­ra­fın­dan ve fü­tuh­la müy­yed, ehl-i tak­va efen­di­si haz­re­ti Emi­rul-mu'mi­nîn Ha­lid bin Ve­lid'in (Al­lah, rı­za­sı­nın en fa­zi­let­li­si ile on­dan ra­zı ol­sun ve ken­di­si­ni ra­zı et­sin) so­yun­dan­dır. Ru­hu cis­min­den ay­rı­lın­ca, ta­rih afi­yet­le şöy­le ses­len­di:

'Al­lah'ın (O'na) ik­ra­mı; ken­di­si­ni emin­ler­den kı­lı­şı­dır.' (H. 660)

İb­ra­him Hak­kı Haz­ret­le­ri­nin bir te'li­fin­de ifa­de et­ti­ği üze­re Si­irt ule­ma­sı ve on­bir kar­de­şi, fe­na­lil­lah ma­ka­mı­na eren ve bu ma­ka­mın cez­be­si muk­te­za­sın­ca, şe­ri­atın za­hi­ri­ne mu­ha­lif dü­şen söz­ler söy­le­yen Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri'nin kat­li­ne fet­va ve­rir­ler.

Si­irt Ule­ma­sı, bu hal­le­rin­den ötü­rü Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri­nin hep kem göz­le bak­mış­tır. Da­ha son­ra ke­ra­met­le­ri­ni ele alır­ken zik­re­de­ce­ği­miz bir ke­ra­me­tin­de de ifa­de edil­di­ği gi­bi Si­irt­li alim­ler be­ra­ber­le­rin­de bir pa­paz ala­rak Şey­hi im­ti­ha­na ge­lir, an­cak bü­yük ve­la­ye­ti­ne şa­hid olup, hep­si de töv­be ve is­tiğ­far eder­ler. Bu ara­da pa­paz da müs­lü­man olur.

Bu im­ti­han­dan son­ra Şeyh Haz­ret­le­ri se­kir ma­ka­mın­dan baş­ka ma­ka­ma te­rak­ki edin­ce kar­deş­le­ri­ne hi­ta­ben aşa­ğı­da­ki be­yit­le­ri söy­ler:

Ma­na­sı:

Sev­gi­niz­den son­ra, hâ­li­mi si­ze Şek­vâ'ya baş­la­dım.

Gön­lü­me de ateş düş­müş, siz­ler­den uzak ol­du­ğum­dan

Ben sö­züm­de ka­lıp siz­le­ri as­la unut­ma­ya­ca­ğım.

Siz­le­ri se­ven kalp si­zi na­sıl unu­ta­bi­lir?

Ey gön­lüm­de yer­le­şip giz­le­nen kom­şu­lar

Ba­na mer­ha­met ede­cek olur­sa­nız, ku­lu­nu­za kul olu­rum.

Hü­zün'de Ya'kub (as) be­nim gi­bi ve ba­na ben­zer.

Gü­cüm yet­sey­di rüz­ga­ra bi­ner si­ze ula­şır­dım.

Ölüm­ler de­ni­zi­ne da­lar son­ra si­zi zi­ya­ret eder­dim.

Han­gi şe­ri­at ile ve han­gi mah­ke­me­de ölü­mü­me fet­va ve­rir­si­niz?

Oy­sa ben hep ha­ya­tı­nı­za du­acı­yım.

Ham­za'nın oğ­lu­yum ben, siz­ler­den baş­ka da kim­sem yok,

Şe­ri­atı­nız­ca akı­tıl­ma­sı ge­re­ken ka­nı­mın ha­tı­rı­nız için akı­tıl­ma­sı­na ra­zı ol­dum.

KE­RA­MET­LE­Rİ

1- Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri ulaş­tı­ğı fe­na­fil­lah ma­ka­mın­da söy­le­di­ği ka­si­de ve söz­ler­den do­la­yı Si­irt'in bir kı­sım alim­le­ri­nin iti­ra­zı­na he­def ol­du. Bu alim­ler ken­di­si­ni im­ti­han et­mek üze­re ya­nı­na git­me­yi ka­rar­laş­tır­dı­lar. Bu ara­da, ta­sar­la­dı­la­rı im­ti­han şek­li­nin ge­re­ği ola­rak her­kes kal­bin­den bir niy­yet giz­le­yip onun ger­çek Şeyh ol­ma­sı ha­lin­de, kalb­le­rin­de­ki bu niy­yet­le­ri bi­le­ce­ği­ni söy­le­di­ler. Alim­ler bu im­ti­han­la­rı­nın bir di­ğer par­ça­sı ola­rak, baş­la­rın­da bir de müs­lü­man kı­lı­ğın­da pa­paz gö­tür­dü­ler.

Mev­sim kış ol­du­ğu hal­de ara­la­rın­dan bir ta­ne­si, için­den Şey­hin üzüm ye­dir­me­si­ni niy­yet et­miş­ti. Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri mi­sa­fir­le­ri­ni gü­zel bir çeh­rey­le kar­şı­la­yıp hal ve ha­tır­la­rı­nı sor­duk­tan son­ra De­lo adın­da­ki hiz­met­çi­si­ne dö­ne­rek:

- Fa­lan­ca bağ'a git, için­de bu­lu­nan ta­ze üzüm­den şu se­pe­ti dol­dur ge­tir, bu­yur­du.

De­lo ise:

- Aman efen­dim ka­rın bü­tün ba­ğı kap­la­dı­ğı şu ka­ra­kış gü­nün­de bağ­da üzüm ne ge­zer? di­ye hay­re­ti­ni ifa­de et­tiy­se de Şeyh Haz­ret­le­ri:

- Var git, di­ye­rek em­ri­ni tek­rar et­ti. Bu­nun üze­ri­ne De­lo ba­ğa gi­der, ger­çek­ten gö­rür ki bağ­da ta­ze yap­rak­lı ve üzüm ta­şı­yan bir üzüm ağa­cı var. O ağaç­tan se­pe­ti ağ­zı­na ka­dar dol­du­rur, bu ara­da De­lo, son­ra­dan ge­lir, key­fin­ce yer dü­şüy­le üzüm ağa­cın­da ken­di­ne bi­raz üzüm bı­ra­kır.

Şeyh Haz­ret­le­ri üzü­mü mi­sa­fir­le­re tak­dim edip on­lar­la biz­zat il­gi­le­nir. Sof­ra­da ay­rı­ca di­ğer mi­sa­fir­le­rin de kalb­le­rin­den niy­yet et­tik­le­ri bü­tün ye­mek­ler de bu­lun­du­ru­lur. Ye­mek sı­ra­sın­da her ne ka­dar üzüm ye­me­si için De­lo'yu sof­ra­ya ça­ğır­dıy­sa­lar ken­di­si son­ra ye­rim di­ye ya­naş­maz. An­cak he­men be­lir­te­lim ki De­lo da­ha son­ra ba­ğa gi­der fa­kat ba­kar ki her ta­raf kar, üzüm­den de hiç bir eser yok­tur. Mi­sa­fir­ler ye­mek­ten son­ra el­le­ri­ni yı­kar­ken biz­zat Şeyh Haz­ret­le­ri el­le­ri­ne su dök­müş ve her ne ka­dar on­lar ka­bul et­me­miş­ler­se de ken­di­si pür mü­te­va­zi ol­du­ğun­dan ıs­rar­la el­le­ri­ne su dök­me­ye de­vam et­miş­tir. Alim mi­sa­fir­ler baş­la­rın­da ge­tir­dik­le­ri pa­pa­zı baş kö­şe­ye oturt­muş­tu­lar. An­cak ne ila­hi te­cel­li idi ki Şeyh Haz­ret­le­ri­nin il­ham al­mış ke­di­si gi­der pa­pa­zın ku­ca­ğı­na otu­rur ve üze­ri­ne işer. bu­nun üze­ri­ne mi­sa­fir­ler Şeyh Haz­ret­le­ri­ne:

- Ya Şeyh siz­de edep mü­kem­mel­dir ve la­kin ke­di­niz ter­bi­ye­siz­lik et­ti, di­ye şek­va­da bu­lu­nun­ca Şeyh:

- Ne­den, di­ye se­be­bi­ni so­rar. On­lar ise şu kar­şı­lı­ğı ve­rir­ler:

- Çün­kü bü­yü­ğü­mü­zün ku­ca­ğı­na işe­di.

Şeyh Haz­ret­le­ri ise:

- Bu­nu ke­di­ye so­ra­lım, der ve kar­şı­sın­da du­ran ke­di­ye göz at­tık­tan son­ra ken­di­le­ri­ne şu söz­le­ri tev­cih eder:

- Ke­di di­yor ki: Bi­la­kis siz­ler ter­bi­ye­siz­lik edip Hı­ris­ti­yan bir pa­pa­zı ge­ti­rip Şey­hin di­va­nın­da baş kö­şe­ye oturt­tu­nuz.

Bu­nun üze­ri­ne alim­ler ve pa­paz da kal­kıp Şey­hin mü­ba­rek eli üze­ri­ne tev­be eder­ler. Şeyh Haz­ret­le­ri iman eden pa­pa­zın is­mi­ni de Ab­dul­lah di­ye de­ğiş­ti­rir.

2- Bir ke­re­sin­de de Şeyh İb­ra­him El-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri eli­ne bir kaç odun ala­rak dı­şa­rı çı­kar ve kar­şı­laş­tı­ğı aha­li­ye şöy­le ses­le­nir:

- Be­ni se­ven söy­le­dik­le­ri­mi ye­ri­ne ge­tir­sin.

Du­yan­lar et­ra­fın­da top­la­nır ve­em­ri­ni bek­le­ye du­rur­lar. Tek­rar:

- Her­kes bi­raz odun top­la­yıp bu­ra­ya ge­tir­sin, em­ri­ni bil­di­rir.

Bu­nun üze­ri­ne bü­yük bir odun kü­me­si oluş­tu­ru­lur. Şeyh Haz­ret­le­ri bu odun­la­rı ya­ka­rak pür aşk ve şevk­le Al­lah'ı zik­ret­me­ye baş­lar, son­ra da ate­şin içi­ne gi­re­rek or­ta­sı­na otu­rur. Ateş İb­ra­him'i (as) yak­ma­dı­ğı gi­bi Şeyh İb­ra­him'i de (ks) yak­maz.Zik­ri­ni ta­mam­la­yıp bir da­ha için­den çı­kı­ver­di.

3- Gav­sul-Mem­duh Haz­ret­le­ri­nin Tek­ke Ço­ba­nı­nın on ya­şın­da bir kız ço­cu­ğu var­dı. Bir gün ba­ba­sı­nın ye­ri­ne tek­ke­nin ke­çi­le­ri­ni ot­la­tır­ken bir ara ke­çi­le­ri Gavs-i Azam Şeyh İs­ma­il Fa­ki­rul­lah Haz­ret­le­ri­nin tür­be­si­nin ci­va­rı­na gö­tür­dü. Ora­da ağaç­lar­dan dö­kü­len yap­rak­la­rı ke­çi­le­ri­ne ye­di­rir­ken bir­den ya­nı­ba­şın­da def ve zi­kir ses­le­ri duy­ma­ya baş­lar. Ay­rı­ca, kıy­met­li el­bi­se­ler gi­yin­miş çok hey­bet­li bir ce­ma­at de pey­da ol­muş­tu. Bu ce­ma­atin ara­sın­da yü­zü Do­lu­nay'ı an­dı­ran genç bi­ri var­dı. Bu genç, kız ço­cu­ğa dö­ne­rek şöy­le ses­le­nir:

- Ben Şeyh Ham­za el-Ke­bi­rin oğ­lu Şeyh Mu­ca­hid'im. Bu­ra­da Sul­tan Mem­duh'un tek­ke­si­nin ke­çi­le­ri­ni mi ot­la­tı­yor­sun?

Kız:

- Evet, di­ye kar­şı­lır ve­rir. Ve ola­yın bun­dan son­ra­ki sey­ri­ni şöy­le an­la­tı­yor:

- He­nüz la­fım ağ­zım­da idi ki genç Şeyh Mü­ca­hid yer­den bir taş alıp kar­nı­ma at­tı.

Ar­ka­sın­dan da şöy­le bu­yur­du:

- Be­nim he­di­yem ola­rak dün­ya­dan ka­na­ati­ni al!

Ken­dim­den ge­çip ye­re yı­kıl­mış­tım.

Ken­di­ne ge­lin­ce gör­dük­le­ri­ni ai­le­si­ne an­la­tan kız bun­dan böy­le ar­tık, ne yer ne de içer­di. Ön­ce­le­ri, bu ha­li­nin kor­ku­dan ola­bi­le­ce­ği­ne bağ­la­ya­rak önem­se­me­di­ler. An­cak sü­re uza­yın­ca, ken­di­si­ne ne­den yi­yip iç­me­di­ği­ni sor­du­lar. Kız, Şeyh Mü­ca­hid'in (ks) ken­di­si­ne o hi­tap­ta bu­lun­du­ğu gün­den be­ri yi­yip iç­me­di­ği­ni söy­le­di. Kı­zın bu es­ra­ren­giz du­ru­mu kı­sa sü­re­de et­raf­ta iyi­ce ya­yıl­mış­tı. İna­nan­lar da in­kar eden­ler de hay­li faz­lay­dı. Si­irt'in akıl, ilim ve ma­ri­fet eh­li Ab­di Pa­şa adın­da­ki Va­li­si de bun­la­rı du­yun­ca gön­de­rip kı­zı evi­ne ge­tirt­ti. Evin­de üç gün kal­dı­ğı sü­re içe­ri­sin­de ken­di­si­ne tür­lü tür­lü ye­mek­ler ge­ti­ril­di­ği hal­de o hep te­bes­süm edi­yor ve şun­la­rı di­yor­du:

- 'Yi­ye­bil­sey­dim yer­dim' Dört gün kal­dı­ğı va­li­nin evin­de hep zi­kir, na­maz ile meş­gul olur­ken yü­zü ve ah­la­kı da iba­de­tin ver­di­ği nur­la git­tik­çe nur­la­nı­yor­du. Va­li de kı­zın bu ha­le­ti­nin ger­çek ol­du­ğu­na inan­dı. Ona ik­ram ve ih­san­da bu­lu­na­rak sa­lih du­ası­nı al­dı ve Til­lo'ya ge­ri gön­der­di.

Ced­di­miz Şeyh Mus­ta­fa el-Fa­ni Haz­ret­le­ri­nin Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid Haz­ret­le­ri ile il­gi­li bir rü­ya­sı:

'… Me­zar­lı­ğa gi­di­yor­dum. Ora­da Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid ile tür­be­sin­de med­fun bu­lu­nan Kor­mas'lı Şeyh Yu­suf ile kar­şı­laş­tım. Yan­la­rın­da da ho­cam Mol­la Ham­za (Şeyh Mus­ta­fa'nın ağa­be­yi­dir) bu­lun­mak­ta idi. Ken­di­si­ne; Şeyh İb­ra­him el-Mü­ca­hid'in uyu­mak­ta olup ol­ma­dı­ğı­nı sor­dum. Uya­nık ol­du­ğu­nu söy­le­di. Yan­la­rı­na git­tim. Şeyh Mü­ca­hid'in elin­den öp­tüm ve kal­bi­min üze­ri­ne gö­tür­düm. Ay­rı­ca ken­di­sin­den; ba­na da dua et­me­si­ni is­te­dim. Ba­na du­ada bu­lun­du. Gü­neş gi­bi nur par­la­yan ha­liy­le uzun sü­re tat­lı tat­lı soh­bet et­ti. Son­ra kalk­tı ve ba­na:

- Be­ni ye­rim­den kim kal­dır­dı, di­ye sor­du. Ben de:

- Al­lah, di­ye kar­şı­lık ver­dim. Son­ra ol­du­ğu ye­re uza­nıp yat­tı ve:

-'Be­ni ör­tü­nüz, or­tü­nüz. Ha­bi­bin bi'se­ti­ne ka­dar be­ni bir da­ha bu­lur­lar.' bu­yur­du. Em­ri üze­ri­ne yor­ga­nı üze­ri­ne ört­tüm son­ra da uyan­dım.

Yazarın Diğer Yazıları