Şairler ve şiirler olmazsa, yaşam ne kadar monoton olurdu, farkında mısınız!
Şairler ve yazdıkları şiirler olmasa müzik olmazdı, şarkılar, türküler çığrılmazdı. Orkestralar kurulmaz, caz, saz, pop, rock ve bunlarla ilgili estrümanlar olmazdı. Folklor gösterileri yapılamazdı. Hatta, çobanların çaldıkları kavallar dahi bulunmazdı.
Şairlerin yazdıkları şiirler, destanlar, kasideler, methiyeler olmazsa anlatılan kahramanlıkların tadı-tuzu olmazdı. Aşkın, sevdanın mahiyeti bilinmezdi.
Peygamber Efendimiz Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na, al ve ashabına salat ve selam olsun), (ŞİİRDE HİKMET VARDIR) mealinde sahih bir hadis-i şerifleri bulunmaktadır.
Yeri gelmişken Peygamber Efendimizin methiyeleri arasında en önemlisi olan
KASİDE-İ
BÜRDE’NİN
nasıl vücut bulduğunu nakledelim. Peygamber Efendimiz döneminde yaşayan Kâ'b bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. İki oğlu Kâ'b ile Büceyr'i de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.
Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, Ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhir zamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.
Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahir zamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.
Bu sebeple vefatından önce oğullarına,
"Gelecek olan peygambere iman ediniz!"
diye vasiyette bulunmuştu.
Kur'an'ın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan birçok kuvvetli edip, şâir ve hatip, İslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimiz (s.a.v.) ile Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.
Kâ'b bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâ'b bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.
Bir gün yine kardeşi Büceyr'e Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâ'b'ın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:
"Kim Kâ'b bin Züheyr'e rastgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır."
Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâ'b'ın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.
Mektubu alan Kâ'b, yerinde duramaz bir hale gelmişti. Âdeta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. İki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.
Ka'b akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.
Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medine'ye gelen Ka'b, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz (s.a.v.), onu şahsen tanımıyordu. Kâ'b, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:
"Kâ'b bin Züheyr, tövbe etmiş ve Müslüman olarak huzuru saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tövbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?"
Kâ'b, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa, artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, "Evet!.." cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.
Bu cevap üzerine, Ka'b'ın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:
"Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allah'ın Resûlüdür."
Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), "Sen kimsin?" diye sordu.
Kâ'b,
"Ben, Kâ'b bin Züheyr'im Yâ Resûlallah"
diye cevap verdi.
O sırada ashabdan biri ortaya atıldı.
"Yâ Resûlallah! İzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım."
dedi.
Peygamber Efendimiz (a.s.m.), "Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir." buyurdu.
Gönül ülkesi İslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Ka'b hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan
"BANET SÜÂDÜ"
isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.
"SUAD'IN AYRILIĞIN YETMİYORMUŞ GİBİ,
İKİ TARAF ARASINDA SÖZ TAŞIYANLAR BANA;
'EY EBÛ SÜLMÂ'NIN OĞLU! SEN, ARTIK KENDİNİ ÖLMÜŞ BİL.' DEDİLER.
KENDİLERİNE GÜVENİP DE BAŞVURDUĞUM HER DOST İSE BANA;
'SENİ OYALAYIP TESELLİ EDEMEM, BAŞININ ÇARESİNE BAK.' DEDİ.
BEN DE, 'ÇEKİLİN YOLUMDAN.' DEDİM. X
RAHMAN'IN TAKDİR ETTİĞİ HER ŞEY ELBETTE OLACAKTIR.
İNSANOĞLUNUN MES'UD HAYATI NE KADAR UZUN OLURSAN OLSUN,
MUTLAKA BİR GÜN BİR TABUTTA TAŞINACAKTIR.
RESÛLULLAHIN BENİ ÖLDÜRECEĞİNİ HABER ALDIM.
RESÛLULLAHIN YANINDA BAĞIŞLANMAK EN ÇOK UMULAN ŞEYDİR.
ÖZÜR BEYÂN EDEREK ALLAH ELÇİSİNİN YANINA GELDİM.
RESÛLULLAHIN KATINDA ÖZÜR DAİMA KABULE ŞAYANDIR.
MERHAMET VE TEENNİ İLE MUÂMELE ET BANA!
İÇİNDE BİR ÇOK NASİHAT VE HÜKÜMLER BULUNAN
KUR'AN HEDİYESİNİ SANA İHSAN EDEN ALLAH, HİDÂYETİNİ ARTTIRSIN!
RAKİPLERİMİN DEDİKODUSUYLA BENİ MUÂHEZE ETME!
HAKKIMDA BİR ÇOK DEDİKODULAR YAPILMIŞSA DA,
BEN PEK O KADAR SUÇLU DEĞİLİMDİR.
BEN ŞİMDİ ÖYLE BİR MAKAMDA BULUNUYORUM Kİ,
BURADA GÖRDÜĞÜM VE İŞİTTİĞİM ŞEYLERİ
BİR FİL GÖRÜP İŞİTSEYDİ, MUHAKKAK TİTRERDİ.
BURADA, BENİ MUTLAK ALLAH'IN İZNİYLE
PEYGAMBERİN AFFINA NÂİL OLMAK KURTARABİLİR.
BEN, YÜCE PEYGAMBERE KARŞI HİÇBİR İTİRAZDA BULUNMADAN
SAĞ ELİMİ, ONUN ADÂLETLİ ELİNE UZATIYORUM.
ŞİMDİ, SÖZ ONUN SÖZÜDÜR
ŞÜPHE YOK Kİ, RESÛLULLAH DOĞRU YOLU GÖSTEREN BİR NUR,
KÖTÜLÜKLERİ YOK ETMEK İÇİN ALLAH'IN SIYRILMIŞ
KESKİN VE YALIN KILIÇLARINDAN BİR KILIÇTIR..."
Ka'b, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.
Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O "Tâc Beyit" şuydu:
"Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allah'ın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır."
Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan
mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek
memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.
Bundan sonra
"BANET SÜÂDÜ"
adlı kaside
"KASİDE-İ BÜRDE"
olarak anılmaya başlandı.
Ka'b bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.
Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.
Ka'b, "Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem." diye cevap vermişti.
Fakat Hz. Muaviye, Ka'b'ın vefatından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.
Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.
Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası
"Mukaddes Emânetler"
arasında Topkapı Sarayının
"Hırka-i Saadet"
dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.
Ve unutmayalım, bugün mukaddes emanetler arasında yer alan HIRKA-İ ŞERİF, PEYGAMBER EFENDİMİZ TARAFINDAN, YAZDIĞI KASİDEDEN DUYDUĞU MEMNUNİYETTEN DOLAYI ŞAİR KA’B’A VERDİĞİ BİR ATİYESİDİR…