Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı İmparatorları aynı zamanda
HALİFE
unvanını almışlardır. Halife sözcüğü Arapça kökenli olup
Hazret-i
Muhammed
'in (O’na al ve ashabına salat ve selam olsun)
dünya işlerine vekil olmak anlamına gelir.
Hilafet
(veya Halifelik), İslami siyasî ve hukukî yönetim makamına ve yönetime verilen isimdir. 16. yüzyılın başında
Yavuz Sultan Selim
'in
Memluk Devleti
'ne son vermesiyle birlikte halifelik
Osmanlı Devleti
'ne taşınmıştı.
Peki, Peygamber Efendimiz Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun)
manevi temsilcisi anlamında kullanılan Halifelik İslam dinin özünde var mıdır. Peygamber Efendimizin bir hâdis-i şeriflerinde
“Hilafet benden sonra 30 yıldır. Ondan sonrası acı bir saltanattır”
buyurdukları bilinmektedir. Bu durumda, halifelik ilk dört halife ile Hazret-i Hüseyin’in dönemini kapsamaktadır. Ondan sonrasının acı bir saltanata dönüştüğü bellidir.
YEZİD’İN
bile halifelik makamına oturduğu düşünülürse, başka söze gerek yok. Gerçi akan zaman içinde bu sıfatı kullanan isimler arasında gerçekten iyi yöneticiler de olmuştur. Ancak, istisnalar kaideyi bozmaz. Halife unvanını kullanan Osmanlı Padişahları arasında bile içkiye, her türlü işrete düşkün olanların varlığı tarihi gerçeklerdendir. Yani, unvanları
(HALİFE)
bile olsa, maneviyatta bu alanda hiçbir kıymet-i harbiyeleri yoktur.
Hilafet Makamına oturanlar, genelde bu unvanı İslam âlemi üzerinde bir tahakküm aracı olarak kullanmak istemişlerdir. Tabii, bu duruma kananlar olduğu gibi, takmayanlar da olmuştur.
Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasından sonra, Mustafa Kemal Paşa’ya Cumhurbaşkanlığı makamı yanında Halife olması teklifi yapılmış, ancak, bu teklifi kabul etmemiş, etmek şöyle dursun, ilgası için gereken yasal düzenlemelerin yapılması emrini vermiştir. Nitekim
3 Mart
1924
tarihi itibarıyla Halifelik makamı ilga edilmiş
Osmanlı Hanedanı
nın elinde bulunan halifelik sıfatı,
Türkiye Cumhuriyeti
tarafından kaldırılarak, yerini laikliğe bırakmıştır.
Halifeliğin birleştirici bir fonksiyonu olması gerekirken bu durum tarihte pratik olarak başarılmamıştır. Çoğu zaman birkaç yerde birden fazla hilafet görülmüştür. Örneğin, Osmanlı'nın hilafetini bazı devletler tanımamış ve kendi halifeliklerini ilan etmişlerdir.
Tüm bu sebeplere ilave olarak halifeliğin sembolik bir makam ya da bir dini liderlik makamı olması gerekirken devlet karşısında siyasi bir güç olmaya başlaması,
Türkiye Cumhuriyeti
açısından ileride doğabilecek büyük sorunların habercisi niteliğindeydi.
En önemli sebepleri ise halife mevcut oldukça
Türkiye Cumhuriyeti
'nde yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki
inkılapların
yapılamayacağı idi.
Saltanatın kaldırılmasından ve
VI. Mehmet
'in (Padişah Vahdettin)
İstanbul
'dan ayrılmasından sonra,
TBMM
'nin
18 Kasım
1922
'de halife seçmiş olduğu
Abdülmecit Efendi
, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmiş, bundan güç alan
Abdülmecit Efendi
de, imzasını
Halife-i Müslimin
ve Hadim-ül Haremeyn olarak atması kararlaştırılmışken, ileride hanlık iddiasında bulunabileceğine işâret eden
"
Hâlife Abdülmecid
bin
Abdülaziz Han
"
olarak atmaya başlamıştı. İslam alemi içinde hazırladığı beyannamenin altına
İstanbul
yerine Dar-ül Hilafe yazmak için ısrar edip
Cuma selamlığına
Fatih
'in kıyafeti ve başında sarıkla çıkmak istemesi, törenler düzenlemeye, demeçler vermeye ve bazı
İslâm
ülkelerinin kendisine bağlılık bildirmeleri üstüne,
İslam dünyasının
siyasi bir önderi gibi davranmaya başlamıştı.
Bu durumun yeni kurulmuş Cumhuriyet yönetimi için tehlikeli olabileceğini kavrayan
Atatürk
,
İzmir
'deki ordu tatbikatları sırasında ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncesini açıklayıp, yasanın meclis gündemine getirilmesini kararlaştırdı.
1 Mart 1924'teki bütçe görüşmelerinde Halife'ye ve
Osmanlı Hanedanı
'na verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra, 3 Mart 1924'te kabul edilen yasayla, halifelik kaldırılıp, ileride saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için hanedan üyelerinin de yurt dışına çıkarılmaları kabul edildi. 5 Mart 1924 sabahı
Abdülmecit Efendi
ailesiyle birlikte Türk topraklarından ayrıldı.
Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılması kararlaştırıldı.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu
kabul edildi.
Şerriye ve Evkaf Vekaleti
kaldırıldı, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü kuruldu. Erkân-ı Harbiye Vekâleti kaldırıldı yerine Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı kuruldu. Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaştı. Devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellendi. Daha bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğdu.
Halifeliğin kaldırılması, eski rejim taraftarlarını etkisizleştirmiş, iç ve dış politikada bağımsızlığın sağlanmasına, Avrupa ile aynı prensiplerde buluşulmasına yardımcı olmuştur. Laikliğe geçiş süreci hızlanmıştır. Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, yapılacak inkılâpların gerçekleştirilmesi kolaylaşmıştır. Ümmetçi devlet anlayışından ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.
1928'de yapılan bir değişiklikle de “Türkiye Devleti'nin dini İslamdır" ibaresi kaldırılarak “devletin dini adalettir” ilkesi benimsenmiştir. Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin yemin şekli yeniden düzenlenmiştir.
Devletin tüm inançlara saygılı ve eşit mesafede olması, tüm vatandaşlarının vicdan ve inanç özgürlüğünü tarafsızca koruması, vatandaşlarını dini baskılardan uzak tutması anlamına gelen
laiklik
,
5 Şubat
1937
'de
Türkiye Cumhuriyeti
'nin temel ilkelerinden biri olarak Anayasa'da yer aldı ve devlet politikası haline geldi.
Halifeliğin kaldırılışından hemen sonra
Şerif Hüseyin
kendisini Halife ilan etti ve ardından 9 ülkenin yöneticisi daha kendilerini halife ilan ettiler.
Şimdi de Suudi Kralları halife olduklarını söylüyorlar. Bu sefihlerin halife olduklarını iddia etmeleri karşısında halifeliğin ne olup, ne olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu!!!