İslam dininin özünde mezarları türbelere dönüştürmek yoktur. Mezarlar, mümkün mertebe yer seviyesinde işaret olarak belirlenen taşlarla şekillendirilirler. Ölenler için türbe yapmak işi Abbasiler döneminde başlatılmıştır. Mezarları, türbelere çevirmek BİD’ATTIR. Zaman-zaman büyük istismarlara yol açılmasının da sebepleri arasındadır. Bu açıdan, Türbelerle ilgili konuya bir anekdotla, açıklık getirelim istedik.
Anekdot şu:
Geçmiş yıllarda, uzun süre ortaklık yapan iki Siirtli, önce çok kazanmışlar, ancak, bilahare bütün mal varlıklarını kaybetmişler. Ellerinde kala-kala bir kısrakla, yavrusu kalmış. İşlerinin ters gittiğini anlayan ve birlikteliğin bir anlamı kalmadığını kavrayan ortaklar, ayrılmağa karar vermişler. Ellerindeki son mal varlıkları olan kısrak ve yavrusu için kura çekmişler, birisine kısrağın kendisi, diğerine de yavrusu düşmüş.
Yolları ayrılan iki ortaktan, kısrağı alanın, az bir yol aldıktan sonra, zaten hayli yaşlı olan kısrağı ölmüş. Zavallı, çok sevdiği kısrağı için bir çukur kazarak hayvanı içine gömmüş ve derdinden oturup başucunda ağlamağa başlamış. O esnada, oradan bir kervan geçiyormuş. Kervandakiler, adamcağızın bir mezarın başında oturup ağladığını görünce sormuşlar:
-Hayrola, neden ağlıyorsun?
Kısrağının öldüğünü ve kendi çâresizliğine ağladığını söylemeğe utanan birinci ortak:
-Şeyhim öldü, onu gömdüm. Başucunda ağlıyorum!
demiş
.
“ŞEYH”
kelimesini duyan kervandakiler, adamı teselli etmişler. Çok büyük bir şeyh olarak empoze edilen
KISRAK İÇİN TÜRBE yapmışlar.
Türbeye de para ve eşya atmışlar. Bu durumu gören birinci otak, kendi kendisine karar vermiş ve oranın
TÜRBEDARI OLMUŞ!
Gelen giden bütün kervanlar, oradan geçerlerken, Türbeye bir şeyler bırakıyor, o da bu sayede geçimini sağlıyormuş.
Aradan bir süre geçmiş, türbedar bakmış ki, türbenin yanından geçen kervanlar azalmış. Sebebini araştırmış, meğer aynı yol üzerinde çok daha ünlü bir türbe olduğu için, kervanlar artık o yöreden geçiyorlarmış. Merak edip, işini bozan bu türbeye gitmeğe ve durumu öğrenmeğe karar vermiş. Gelmiş ve görmüş ki, bu türbede, türbedar olan eski ortağı değil mi. Birbirlerini görünce sarılıp, kucaklaşmışlar. Tenha bir yere çekip dertleşmişler. Birinci ortak gelişinin sebebini anlatınca, ikinci ortak demiş ki:
-Vallahi, benim türbemde yatan da, senin kısrağın yavrusu!
"
Enayiler olmazsa, iş kalmaz açıkgözlere” diyerek ortaklar tekrar bir araya gelmişler. Ama, bu seferki işleri ticaret değil. Türbedarlık olmuş. Her ortak Türbesine gelen ziyaretçileri, diğer türbeye yönlendirmeğe başlamış!
Bunun için bizim Siirtçede söylenegelen bir deyim vardır.
-Kıl kıbbe let hassıbe ız yara= her kubbeyi ziyaret zannetme!
CUMA HUTBELERİ(!)
Din adamları, genelde uyanık olurlar. Bu bütün dinler için öyledir. Bundan dolayı Müslüman din adamları için olduğu kadar Hıristiyan ve Yahudi din adamlarının da uyanıklıklarını dillendirmek açısından anlatılan bir hayli anekdotlar vardır. Bugünkü yazımızda uyanık bir Siirtli imamla ilgili anlatıla gelen bir anekdotla okuyucularımızı hem düşündürelim, hem güllümsetelim istedik.
Anekdot şu:
Siirtli taze Hoca, bir köye imam olarak atanmış. O yıllarda imamlar, bugün olduğu gibi Diyanetin gönderdiği hutbeleri değil, kendi hazırladıkları hutbeleri okuyorlarmış. Siirtli İmam her Cuma günü güzel hutbeler veriyor ve köylülerin takdirini kazanıyormuş. Bir gün köyün hem ağası, hem en zengini olan
“PİRUN”
adındaki kişi, kimsenin olmadığı bir sırada Hocanın yanına gitmiş. Hoca’ya kızgın olduğu hâl ve tavrından belliymiş. Sebebini de şöyle açıklamış:
-“Bak Hoca Efendi, güzel hutbeler veriyorsun amma, hutbede Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan, Hüseyin, Hamza, Abbas diye bir takım isimler sıralıyorsun. Oysa, bu köyün hem ağası, hem en zengini benim, bundan sonra, vereceğin hutbelerde benim de adımın geçmesi lâzım."
diyerek sitem etmiş.
Siirtli uyanık Hoca, adamın cahil olduğunu anlayarak fırsatı değerlendirmiş:
-Doğru diyorsunuz da, bu iş karşılıksız olmaz. Adının hutbeye girmesini istiyorsan, 30 koyun vermen VACİP’TİR
Demiş. Zengin ve cahil ağa:
-30 koyunun ne kıymeti var. Tamam, gel koyunları al ve bu Cuma hutbesinden itibaren adımı hutbede oku
demiş.
Zengin ve cahil ağanın koyunlarını alan uyanık Siirtli Hoca, Cuma günü minbere çıkmış. Sıra bazı ashabı kiram ile aşere-i mübeşşirinlerin adlarının sıralandığı kesime gelince sonunda şöyle bir ilâve yapmış:
-PİRUN, PİRUN! AFAROK FIN NAR U AMİSOK BASİRUN!
“Pirun, Pirun, yerin cehennem, gömleğin ateşten olsun!”
anlamına gelen bu ifâdeyi kullanması üzerine, o gün tesadüfen o köyde bulunan ve Cuma hutbesinde hazır bulunan bir başka Siirtli Hoca hemen müdahalede bulunmuş:
-ME KISSIMINE FIL ĞUTBETİ PİRUN, PİRUN!
“Hutbelerde, Pirun, Pirun diye bir şey işitmedik!”
diyerek ikâz etmiş.
Hutbeyi veren Siirtli Hoca çaktırmadan, Hoca olduğunu anladığı meslektaşına üstü kapalı bir mesaj vererek söylenmiş:
-ISKIT YE EYYUHESSEKİTUN! ATAVNA SELESİN VİHDE MİN EHLİLİKRUN. ŞANOK IL AŞRA, U ŞENNEL IŞŞUN!
“Ey sükut ehli, sükut et. Bize 30 tane boynuzlulardan verdiler. On’u senin, yirmisi bizim olsun!”
anlamında.
Mesajı alan misafir Hoca, teklifi kabul ettiğini belirtmek için söylenmiş:
-Âmin, velhemdulillehi Rabbil Âlemin!