Türbelerinden biri Baykan İlçesine bağlı Ziyaret beldesinde bulunan
Hazret-i Veyselkârani,
İslâm dünyasında
“HAYR-ÜT TABİİN” yani “TABİİNLERİN EN
HAYIRLISI”
unvanı ile bilinir ve anılır.
Peygamber Efendimiz HAZRET-İ MUHAMMED’İ (O’na, cümle
Peygamberlere al e ashaplarına salat ve selâm olsun)
baş gözüyle görmemekle beraber, gönül gözüyle gören tabiinlerdendir.
YÜCE ALLAH’ın
bir sırrı, bir hikmeti olarak, çok istemesine rağmen,
HAZRET-İ RESULULLAH’I
görmek ve ashabı kiram sınıfına dahil olmak kendisine nasip olmamıştır.
Veyselkârani Hazretleri
hakkında bilinenler çok azdır.
Yemen’in Karen Köyünden olduğu, milâdi 550-560 yılları arasında doğduğu konusunda rivâyetler vardır.
Hazret-i İSÂ’nın (aleyhisselâm)
göğe çekilmesinden sonra, insanlar yeniden ve süratle bozulmuş, adına
DEVR-İ FETRET
denilen karanlık bir dönem başlamıştır. Milâdi 500 yıllarına doğru adlarına
“HANİF”
denilen ve
Yüce ALLAH’IN
birliğine inanan insanlar ortaya çıkmış, irşat görevine başlamışlardır. Putperestler tarafından hor ve hâkir görülen
HANİFLER,
özellikle Arabistan yarımadasında boy göstermekteydiler.
Tevrat ve İncil’deki
bazı işaretlerden yola çıkarak, son Peygamberin dünyaya teşriflerinin yakın olduğunu biliyor ve bunu müjdeliyorlardı.
İşte, bu haniflerden biri de Yemen’de Muradoğlu kabilesinin ileri gelenlerinden AMİR’Dİ. Amir, bu yüzden kendi akrabaları tarafından bile “PUT DÜŞMANI” ilân edilerek dışlanmıştı.
Âmir’in eşi,
kabilenin en güzel kadınlarındandı.
Esmâ, Kocası Âmir’e inanıyor, güveniyordu.
Kocasının telkiniyle o da haniflerden olmuştu. Ancak, kabilesi
Amir’i ve eşi Esma’yı
mânevi abluka altına almışlardı. Onlarla konuşmuyor, alışveriş yapmıyor, yeniden putperestliğe dönmelerini sağlamak için mümkün olan her türlü hakareti yapıyorlardı.
Bu arada,
Amir ve Esma’nın bir erkek çocukları doğdu. Adını ÜVEYS
koydular. Amir, oğlu doğar doğmaz, diğer hanif arkadaşlarından öğrendiği
“ALLAH” ve “MUHAMMED”
adlarını kulağına defalarca okudu. Biliyordu ki, yeni doğan çocukların ilk duydukları kelimeler beyinlerine nakşedilir, asla silinmez.
Küçük Üveys 5 yaşlarına geldiğinde, babası hastalanmıştı. Daha gençti ama, ölüm, genç-ihtiyar dinlemiyordu. Hastalanmasında, ailesine karşı uygulanan ambargonun da etkisi vardı. Öleceğini hisseden Amir, Üveys’i yaşlı gözlerle süzerek:
-Sana öğrettiğim ve hayatın boyunca hiç unutmamanı öğütlediğim o iki mübarek ismi söyle bakalım, dedi.
Üveys, saygılı bir üslupla ve taşıdıkları büyük mânayı biliyormuşçasına:
-ALLAH ve MUHAMMED
cevabını verdi.
Bunun üzerine Amir:
-Size, bu iki mübarek isimden başka hiçbir miras bırakamıyorum. Ama, bu iki kelime, en değerli hazinelerden daha değerlidir. Sakın, hiç unutmayın. Özellikle sen ey Esma, Üveys’in bu iki mübarek ismi unutmasına asla fırsat verme. Hayatta olduğun sürece hep telkinde bulun, dedi.
Eşini ve çocuğunu Allah’a emanet eden Amir, ebediyet âlemine intikâl etti. Eşi ağlıyor, henüz ölümün ne olduğunu bilmeyen Üveys ise, Annesinin ağlamasına ağlıyordu.
Neyse ki, ölümünden sonra olsun akrabaları Amir’e ve ailesine sahip çıktılar. Amir’i defnettiler. Esma’ya da, putlara dönmesi için telkinde bulundular.
-Putlara dönmezsen, halin nasıl olur. Kocanın ölümünden ders al, dediler.
Esma da, onlara uymuş gibi yaptı. Bunu, oğlu için yapıyordu.
(DEVAM EDECEK)