Cüneyt Arıtürk

SİİRTLİ ÜÇKÂĞITÇI!

Cüneyt Arıtürk

Sık-sık üçkâğıtçıların haberleriyle karşılaştığımız oluyor. Telefonla kendilerini polis olarak tanıtan mı, istihbarat elemanı gibi davranarak telefon açtığı kimselerin banka hesaplarına çöreklenenler mi istersiniz. İşin tuhaf yanı, üçkâğıtçıların oyunlarına gelenler arasında Profesör, emekli hâkim, savcı ve benzerlerinin de bulunması. Oysa, emniyet teşkilâtı sık-sık vatandaşları uyararak, kendilerini polis veya istihbaratçı olarak tanıtanların oyunlarına gelmemeleri konusunda telefonlara mesajlar göndermekte. Geçmişte de, bu gibi üçkâğıtçılar vardı. Bugün gelişen teknolojiyi kullanarak (Aptallar olmazsa, iş kalmaz açıkgözleri) deyimini anımsatan tertiplerle, vurgunlar gırla gidiyor.

Her toplulukta olduğu gibi, elbette Siirtimiz de de üçkâğıtçılıklarıyla ünlenen birileri vardır. Öyle üçkâğıtçılar vardır ki, saf vatandaşlara köprüleri, saat kulelerini, parkları, bahçeleri, kendilerine ait olmayan iş yerlerini, taksileri, kamyonları ve aklınıza gelebilecek taşınır-taşınmaz her mal varlığını kendilerininmiş gibi pazarlayıp, satarlar. Bugün Siirtli bir üçkâğıtçıyla ilgili anekdotu anlatarak, okuyucularımıza, her türden üçkâğıt oyunlarına gelmemeleri konusunda uyaracağız. Unutmayalım ki, insanları üçkâğıtçıların tuzağına düşüren hastalıkların başında tamah gelir. Pahalı bir şeyi, ucuza kapmak gibi!

Aşağıdaki anekdot, bizzat üçkâğıtçı bir hemşerimiz tarafından arkadaşlarına nakledilmiştir. İbret olması ve ders alınması açısından sunuyoruz:

Birilerini tuzağa düşürmek için otostopla İstanbul’dan Siirt’e gelen Siirtli, kuru soğan çuvallarıyla dolu bir kamyonu görünce aklına cinlik gelmiş. Kamyona işaret ederek, durdurmasını istemiş. Şoför de, insanlık olsun diye durmuş. Bizim ÜÇKÂĞITÇI, nereye gittiğini sorunca Birecik istikametine gittiğini belirtmiş. Siirtli, kendisini acındırarak, dinlenme tesislerinde WC’ye gittiğini ve dönünceye kadar bindiği otobüsün hareket ettiğini belirterek, kendisini beraberinde alıp alamayacağını sormuş. Zaten, yalnızlıktan canı sıkılan şoför de:

-Olur, şoför mahalline yanıma bin!

diye insanlık yapmış. Bizim üç kâğıtçı da, kamyonun şoförüyle sohbete dalmış samimiyeti ilerletmiş. Adını, sanını öğrenmiş. Ama, kendi adını ve memleketini kasıtlı olarak yanlış vermiş. Kamyonla böyle giderlerken, yol üzerindeki muazzam bir lokantanın önünde şoföre durmasını söyleyerek:

-Ben burada ineceğim. Bizim otobüsler buraya çok uğrar.  Birisinde yer bulur, yoluma devam ederim

demiş ve ilave etmiş:

-Vallahi seni çok sevdim. Bu lokantada sana bir yemek ısmarlamadan göndermem

diyerek, arabadan indirmiş.

Lokantaya girmişler. Siirtli Garsonlara:

-Şöyle sizin deyiminizle sofrayı “aşçı yemeği” ile donatın, demiş.

Bunu söyledikten sonra, kamyonun şoförüne:

-Ben bir lavaboya kadar gidip, geleyim!

diyerek masadan ayrılmış. Şoföre çaktırmadan, lokantanın üzerinde

“Müdüriyet”

yazan bölümüne girmiş. Lokantanın Müdürü veya sahibiyle konuşmak istediğini söylemiş. Zaten Müdüriyet bölümünde oturan da Lokantanın sahibiymiş:

-

Hemşerim, kamyonumuz soğan yüklü. Şehirden telefon ettiler. Cenazemiz varmış, geri dönmek zorundayız. Soğanı, geri götüreceğimize istersen çok ucuz fiyata sana satalım. Sen de kâr et. Biz de yükümüzden kurtulalım!

demiş.

Lokanta sahibi de tamah ederek, çok ucuz bir fiyat vermiş. Bizim üç kâğıtçı da:

-Çok ucuz amma, geri götürmekten yine de daha iyi!

diyerek parayı almış. Yine şoföre görünmeden ve nereyi gittiğini dahi sormadan hareket etmekte olan bir otobüse binerek ayrılmış. Ondan sonra ne mi olmuş. Ondan sonrasını bilemiyoruz amma, muhtemelen olan şudur. Lokantanın işçileri kamyondaki soğanları indirmeye gitmişler, şoför de:

-Ne yapıyorsunuz!

diye müdahale etmiş. Aralarında tartışma çıkmış. Şoför de, lokanta sahibi de üç kâğıda geldiklerini anlamışlar, kim bilir belki karakolluk bile olmuşlar…

Yazarın Diğer Yazıları