BOŞUNA “ATATÜRK” DEMEMİŞLER;
İlkokul mezunu olmayanların bile devlet memuru oldukları veya yine devletin resmi kadrolarında işçi olarak çalıştırıldıkları dönemlerde işe girmiş,
lâkabı ETTOH
olan bir hemşerimiz varmış. Bilahare, bir yasa çıkarılarak ilkokul mezunu olmayanların işlerine son verileceği açıklanınca ve ilkokul mezunu olmayanlara da, hariçten diploma almak için bir süre tanınınca, ilkokul mezunu olmayan genç, yaşlı binlerce işçi ve memur, hariçten ilkokul sınavlarına girmek için müracaat etmeğe ve sınavlara katılmağa başlamışlar.
Tabii, bu sınavlara girişlerin alelusul olduğu, bu durumdaki bütün memurların, işçilerin en azından bir ilkokul diploması sahibi yapılmalarının amaçlandığı ve bu konuda okullara da talimat verildiği belirtiliyor.
Sıtma savaş teşkilâtında işçi olarak çalışan
ETTOH
adlı bu hemşerimiz de, mecburi olarak ilkokul sınavlarına girmiş. Sınav komisyonu, şakacı olduklarını bildikleri hemşerimize takılarak ve halk arasında meşhur lâkabıyla hitap ederek, duvarda bulunan
“ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ”Nİ
göstermişler, yarı şaka, yarı ciddi:
-Bak, ETTOH! “ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ”Nİ okuyabilirsen, sana diplomanı vereceğiz. Yoksa, işin yaş!
demişler.
ETTOH,
kendisine gösterilen duvardaki hitabeye bakmış, bakmış, okuyor gibi yapmış ve bunu yaparken, başını da sallayarak:
-Kurban olayım, ne güzel söylemiş. Boşuna “ATATÜRK” DEMEMİŞLER!
Verdiği bu zekice cevap karşısında komisyon üyeleri kahkahalarla gülmüşler ve haliyle diplomayı da vermişler…
UYANIK SİİRTLİ SEÇMEN!
Seçimlerin birinde uyanık Siirtli seçmenin biri, aldığı oy pusulasındaki bütün siyasi partilerin ve bağımsızların altlarına
“EVET”
mührünü basmış. Dolayısıyla, oyunu iptâl etmiş.
Ama, zamanı ve sırası geldikçe, gördüğü siyasilere
“VALLAHİ, MÜHRÜ TAM SENİN ADININ OLDUĞU YERE BASTIM”
diyormuş.
Uyanık seçmen, yemininde haklı, çünkü,
“hiç kimsenin gücenme hakkı olmasın!”
demiş ve oy pusulasındaki bütün yuvarlakların altına
“EVET”
mührünü basmış. Oyunun iptâl edilmiş olması dışında, yemininde gayet haklı…
FIKRA DEDİĞİN BÖYLE OLUR
İki Siirtli, Mersin’e gezmeye gitmişler. Mersin’de gökdelen gibi bir otelde yer ayırtmışlar ki, dönüşte arkadaşlarına nispet yapacaklar. Birinci gece, rahat bir şekilde asansörle dairelerine çıkarlarken, ikinci gece geldikleri otelde asansörlerin bozuk olduğunu öğrenmişler.
-Birbirimize fıkra anlata anlata odamıza çıkarız!
diyerek merdivenlerden çıkmağa başlamışlar. 25’inci kata geldikleri zaman her iki Siirtlide de hâl kalmamış. Artık ne anlatılan fıkralara gülüyorlar ne de, fıkra anlatabilecek takatleri kalmış. Ama biri, diğerine söylemiş:
-Ben sana şimdi bir fıkra anlatacağım, fıkra nasıl olur gör, demiş!
Beriki, anlat bakalım deyince, söylenmiş:
-Resepsiyondan anahtarları almayı unuttuk!
“ORADA DA, GEL KEYFİM GEL!”
Siirtli Molla, vazederken, içkinin günahlarından bahsediyormuş. İşi biraz da zorlaştırmak için:
-Kıyamet günü, içtikleri şişeler, içenlerin boyunlarına asılacak!
deyince, aslında ayyaş biri olan ve o gün aklına ne esmişse camiye gitmiş dinleyici sormuş:
-Hocam, içenlerin boyunlarına asılacak şişeler dolu mu, boş mu olacak?
Hoca, işi daha da zorlaştırmak için:
-Dolu olacak!
deyince, ayyaş dinleyici sevinçle söylenmiş:
-Hocam, orada da desene “gel keyfim, gel!”
BEKARA, KARI BOŞAMAK KOLAY!
Sigaranın zararlarından bahsedildiği bir mecliste, Ahmet Arıtürk Demiş ki:
-Gelin, bir daha sigara içmemeğe yemin edelim!
Ve ilk yemini de kendisi yapmış.
Ahmet Arıtürk’ün, zaten hiç sigara kullanmadığını bilen Meclistekilerden biri cevap vermiş:
-Sen, nasıl olsa sigara içmiyorsun. Bunun için rahat, rahat yemin ediyorsun. Bu senin yaptığın “BEKARA, KARI BOŞATMAKTIR!” Hele sen de bizim gibi günde 2-3 paket içen biri olsaydın, acaba böyle bir yemini yapabilecek miydin?
KARIN, NE KADAR ÇOK ÇALIŞMIŞ!
Her toplumda olduğu gibi, Siirtlilerin de elbette iyileri ve kötüleri vardır. İyileri, Allah arttırsın. Bolluk ve bereket versin. Kötülerini de ıslah etsin dedikten sonra, bir kötü Siirtli ile ilgili anekdotumuzu sunalım:
Bir zamanlar, beyaz eşya ve elektronik malzemeler üzerinde çalışan Siirtli bir tüccar, İstanbul’da, aynı işin toptancılığını yapan bir Yahudi tüccardan çek, senet karşılığı yüklü miktarda eşyalar aldıktan sonra, bütün mal varlığını hanımının üzerine devretmiş ve
HİLELİ İFLÂS
yoluna gitmiş.
Yahudi tüccar, hileli iflâs eden Siirtlinin mal varlığı olup olmadığını araştırmak için Siirt’e gelmiş. Tapu dairesinde, vergi dairesinde araştırma yapmış. Borçlu üzerinde hiçbir mal varlığı tespit edememiş ama, hanımının üzerinde bir hayli gayri menkuller ile iş yerleri mevcutmuş.
Tabii, asıl borçlunun üzerinde bir mal varlığı tespit edemeyince, haliyle eli boş dönmek zorunda kalmış. Ama, gitmeden önce, hileli iflasta bulunan eski müşterisini bulup, ona:
-Senin üzerinde bir mal varlığı yok ama, hanımın hayli zengin. NE KADAR DA ÇOK ÇALIŞMIŞ”!
diyerek, düşünülünce çok iğneleyici olduğu anlaşılacak bir ifâde kullanmış.
Şunu da söyleyelim ki, gayri Müslimlerin haklarını hileyle ele geçirmek, dini açıdan, Müslümanların haklarını ihlâl etmekten çok daha vahim sonuçlara yol açar. Çünkü, gayri müslimin hakkını gasp etmiş olan kişi, ahiret günü, o gayri Müslime alacağına karşılık, imanını vermek zorunda kalabilir, özellikle bunu anımsatalım!
YAHUDİNİN ALACAKLARINDAN DÜŞ!
Yukarıdaki anekdota bağlantılı olarak bir de şöyle bir anekdot anlatılır. Hileli İflasta bulunan Siirtli tüccardan ev ihtiyacı için çeşitli elektronik araç gereçler almış olan bir hemşerimiz, aldıklarının hiç birinin taksitlerini ödememiş. Bunun üzerine, hileli iflas eden alacaklısı, çalıştığı daireye giderek, onu bulmuş ve taksitlerinin bir hayli geciktiğini belirterek, vermesi talebinde bulunmuş.
Hileli, müflis tüccara, borçlusu Siirtli ne cevap vermiş beğenirsiniz:
-O İstanbul’daki Yahudi var ya! Meğer, asker arkadaşımmış. Bana mektup göndermiş. Mektubunda diyor ki: “O hileli müflis tüccara söyle, senden olan alacaklarını, benim hesabımdan düşsün!”
Yani, açık bir şekilde,
“Sen, nasıl Yahudi’nin parasını yedinse, ben de senin paranı yiyorum!”
demeye getirmiş…
“BEN ACELEYE GELMEM!”
Geçmiş yıllarda, Şehrimizde yeni doğacak bebekler için tahta beşikler yapılırmış. O yıllarda, öyle dışarıdan gelen hazır beşikler de yokmuş. Bu bakımdan, hamile kadınlar için sipariş edilen ilk gerekli eşyalardan biri de bebeklerini yatıracakları ve sallayarak, tatlı ninnileriyle uyutacakları bir tahta beşik olurmuş.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Şehrimizde, geçmiş yıllarda yapılan tahta beşikler, bebeklerin sağlıkları ve rahatları açısından çok daha uygun dizayn edilmişti. Bebeklere, öyle pet bezler giydirilmezdi. Tahta beşiklerde içine lâzımlık konulacak bir oyuk bırakılır, beşiğe yatırılan bebek, defi hacetini lâzımlığın içine yapmış olurdu. Erkek bebekler için bir de “
sibek
” adı verilen kamıştan yapılmış idrarını yapacağı bir nevi tahliye borusu vardı. Yani, eski usul beşiklerde yatırılan bebeklerin altları daima kuruydu. Demek oluyor ki, geçmiş dönemlerde anneler, babalar, bebeklerinin sağlıklarını, bugünkü nesilden çok daha iyi düşünüyorlardı. Günümüzdeki nesil, işin kolayına gidiyorlar, bebeklerinin altlarının ıslak kalmasına bile-bile lâdes oluyorlar.
İşte, geçmiş yıllarda, eşi hamile olan bir baba adayı, Siirt’in marangozlar çarşısına giderek, doğacak bebeği için tahta beşik siparişi vermiş. Pazarlığını yapmış ve paranın bir kısmını kaparo olarak vermiş. Ancak, kendisine verilen siparişleri çok geciktirmesiyle ünlü marangoz hemşerimizin ihmalkârlığı tutmuş. Baba adayı her ne kadar:
-Sipariş ettiğim beşik oldu mu?
diyerek sormaya gitmişse de hep
“bugün git, yarın gel!”
taktiğiyle oyalandırılmış. Bebek dünyaya gelmiş, komşuların beşiğiyle büyütülmüş amma, beşik bir türlü yapılmamış. Zaten, baba da artık beşiği sormaktan vazgeçmiş.
Aynı baba, ikinci bir defa daha baba olacakken, aklına ilk doğan çocuğu için verdiği sipariş ve kaparo parası gelmiş, marangoza giderek, artık bir an önce beşiğini yapmasını isteyerek:
-Usta, bak ben sana ısmarladığım beşiğin kaparosunu yıllar öncesinden verdim. İlk çocuğum için yetişmedi. Bari, doğacak yeni çocuğum için şu beşiği artık yap da, bir an önce ver!
diyecek olmuş. Bunun üzerine marangoz ne cevap vermiş beğenirsiniz:
-Yok kardeşim yok, ben öyle aceleye gelemem. Neydi verdiğin kaparo, acelen varsa, kaparonu al, git başkasında yaptır!!!
AĞA VARKEN, SIRA NE DEMEK!
Şehrimizin, susuzluktan kırıldığı dönemlerde, hamamlar çok rağbet görürmüş. Çünkü, bütün Şehir halkı, banyo işini ancak hamamlara giderek gerçekleştirebilirlermiş. Bu bakımdan, hamamlar, sürekli şekilde kalabalık olurlarmış. Keselenmek, liflenmek için uzun süre sıra beklemek gerekirmiş.
Yine, Hamamın hıncahınç dolu olduğu bir gün sırasının kendisine gelmesini bekleyen arsız bir fakir, tellağın,
(AĞA)
olarak bilinen birisini öne almasına öfkelenmiş:
-Neden onu önümüze aldın?
diyerek bozuk çalmış ve takışmış. Neyse ki, artık olan olmuş. Ağa yıkanıp çıkmış. Tellaklar, arsız fakiri de ardından yıkamışlar. O da çıkmış. Kızgın bir şekilde, hamamcıya çıkarıp para ödemek istemiş. Hamam sahibi:
-Ağa, hamam paranı ödedi!
demiş.
Meğerse, sırasının öncesinde yıkanan ağa, hamamdan çıkarken, kendi hamam parasıyla, arsız fakirin de parasını ödemiş. Hamam parasının, sırasını alan ağa tarafından ödendiğini öğrenen arsız Siirtli, biraz da mahcup olmuş ama, artık olan olmuş.
Bir gün, arsız fakirle, zengin ağa aynı hamamda karşılaşmışlar. Sıra, yine arsız fakirinmiş. Tellak, bu defa keselemek ve liflemek için sıraya uyarak, arsız fakiri çağırmış.
-Buyur, sıra senin!
demiş.
Ama, arsız fakir kabul etmemiş:
-Ağa varken, sıra ne demek! Önce Ağamızı yıka, sonra beni…
diyerek sırasını zorla ağaya vermiş!
KİTAPLARI YOK AMA, TAM 25 ÇOCUĞU VAR!
Kerametleri müritlerinden menkul Siirtli Şeyhlerden biri ölmüş. Cenaze törenine binlerce kişi katılmış. Şehrimizde bulunan bir yabancı da, bu muazzam cenaze törenini görünce ve vefat eden kişi için
“ÇOK BÜYÜK BİR ÂLİMDİ”
denildiğini öğrenince, merak ederek Siirtli dostuna sormuş:
-Şeyh Efendi Hazretlerinin yayınlanmış kaç eseri var?
Şeyh Efendinin müridi, büyük bir ciddiyetle cevap vermiş:
-Kitapları yok ama, tam 25 çocuğu var!