SİİRTLİ KAZAK ERKEK!
Yemeğe davetli olarak bir arkadaşının evine giden Siirtli,
KAZAK GEÇİNEN
ev sahibini tongaya düşürmek için, evin hanımına duyuracak şekilde kasıtlı olarak yüksek sesle konuşuyormuş:
-Kadın milletine asla müsamahakâr davranmayacaksın, müsamahakâr davranırsan, tepene çıkar, artık, onunla baş edemezsin!
diyor ve arkadaşını fitliyormuş. Gayesi, muziplik olsun diye, ev sahibi kadını ve erkeği birbirine düşürmekmiş…
Ev sahibi de, misafir erkeğin oyununa gelerek, güya
KAZAK ERKEK
olduğunu ispatlamağa çalışarak:
-Kadın dediğin, elinin kiridir. Karşı çıktı mı, üzerine KUMA GETİRECEKSİN, VEYA BOŞAMAKLA KORKUTACAKSIN, BAK NASIL KUZU GİBİ OLACAK!
diyormuş.
Ev sahibinin hanımı, bütün bu konuşulanları dinliyor sinirlendikçe, sinirleniyormuş. Kocasının öyle kazak geçinmesi, asabına dokunan ve gururu zedelenen kadın, nihayet dayanamamış, kocasıyla, erkek misafirin bir arada bulundukları odayı hışımla açarak:
-Demek, kadın elinin kiriymiş, karşı çıktı mı üzerine KUMA GETİRECEKMİŞSİN, KUZU GİBİ OLACAK HA!
demiş ve yüzüne tükürerek kapıyı hiddetle çarparak dışarı çıkmış. Gerçekte, karısından korkan ve pısırık biri olan ev sahibi, büyük bir mahcubiyet içinde misafirinin önünde boyun eğince, arkadaşı, teselli kabilinden:
-Seninki yine iyi! Benim hanım olsa, sadece senin değil, benim de yüzüme tükürürdü!
diyecek olmuş.
Bunun üzerine biraz rahat nefes alan ev sahibi:
-Yok canım o kadarı da fazla!
demiş!
ŞEREFE MÜTENASİP ÇEYİZ!
Geçmiş yıllarda, Siirtli aileler, kızlarını evlendirirlerken, işi adeta yarışa çevirirler, kızlarına en iyi çeyizi çıkarmak için özellikle anneler, büyük bir çaba sarfederlermiş. Bu durumu ifâde eden Siirt’çe bir deyim varmış.
“Kız beşikte, çeyiz sandıkta!”
denilirmiş
!
Gerçekten de, kız sahibi anneler, daha kızları beşikteyken çeyiz hazırlıklarına başlarlarmış. O zamanın çeyizleri, genelde el işi olduğu için, boş vakitlerinde oturur, el emekleriyle ve göz nuru dökerek, bir bez parçasına bile ruh katarlarmış.
Tabii annelerin, kızlarına hazırladıkları el emeği göz nuru eşyalar yanında, nişanlılık ve izdivaç döneminde çarşıdan alınacak eşyalar da çokmuş. Genelde, kız annelerinin ağır bastırmalarıyla, bütçeler zorlanarak çeyizler hazırlanırmış.
İşte o yıllarda, kızlarını nişanlayan bir ailede, kızın annesi her gün kızın babasına bir liste hazırlayıp
-Çeyiz için bunları almak gerekli!
diyormuş.
Adamcağız, ilk listeleri almış amma, listelerin ardı arkası da kesilmeyince, hem paralar suyunu çekmiş, hem borçlanma limiti de aşılmış.
Yine bir gün evden çıkacakken, hanımı yetişmiş:
-Kızın Çeyizi için alınacak eşyaların listesi!
diyerek kocasının eline bir kâğıt tutuşturmuş.
Adam, arttık fıttırmış olacak ki:
-Yahu, insaf et, bu çeyiz işi daha bitmedi mi?
diye hiddetle sormuş.
Kadın:
-Olur mu, kızı arkadaşlarından noksan mı bırakalım. Hem, bu çeyiz bir yerde senin şerefin sayılır. İster misin, senin için “kızına ıvır-zıvır birkaç parça çıkardı desinler!”
deyince, adam vitesten atmış:
-Ne yani, senin Baban Şerefsiz miydi, sana hiçbir şey çıkarmamıştı!
diyerek, bundan sonra çeyiz için hiçbir şey almayacağını, gerekirse, kızın nişanını bile bozacağını söylemiş.
Evet, şerefe mütenasip çeyiz çıkarmak, Siirt’in eski adetleri arasında, işte böyle aile içi kavgalara yol açacak boyutlardaymış…
BU DİREĞİ, BURAYA KİM DİKTİ!
Şehrimizde geçmiş yıllarda 2-3 meyhane vardı. Meyhaneye giden O yıllarda, meyhaneye giden Siirtli genç kafayı çekmiş ve sarhoş olduktan sonra kendisine ait arabaya binerek evine gidecek olmuş. Sarhoşluğun sonucu olarak da bir elektrik direğine çarpmış. Arabadan inen sarhoş genç avazı çıktığı kadar bağırmış:
-Bu elektrik direğini buraya kim diktiyse, anasını, avradını!
HAC ETMEK, BAZEN KAPININ ÖNÜNDEDİR!
Bizim Siirt’çe Lisanımızda
“IL HAC, UVE DEMIL BEP=HAC KAPININ ÖNÜNDEDİR”
diye söylene gelen bir deyim vardır. Bu deyimin, geçmişte yaşandığı belirtilen bir olayla bağlantılı olduğunu söyleyenler bulunmakta. Biz de, çok eskilere yönelik bu anekdotu ibret alınması açısından sunmayı uygun bulduk.
Öyle anlatılır ki, geçmiş yıllarda hac görevini ifâ etmek için hazırlanan bir Siirtlinin Hanımı, Hac yolculuğunun başlayacağı günün bir gün öncesinde, bir sebeple komşularının evine gitmiş. Kadıncağız, hamileymiş. Komşularının evine girince, burnuna et kokusu gelmiş. Hamilelik haliyle aşarmış, canı çekmiş. Komşu kadına:
-Galiba evinizde et pişiyor. Biliyorsun hamileyim, kusura bakma amma, canım öyle çekti ki, bir parça versen de yesem.
demiş.
Komşu kadın, evlerinde et pişmediğini, kendisinin yanlış koku almış olacağını söyleyerek, hamile olmasına karşılık kendisine et yedirmemiş.
Komşusunun bu tutumuna çok içerleyen kadın, eve dönerken, hacca gitmek hazırlığı içinde olan kocasına durumu anlatmış:
-Biz de, bu komşumuzun çok iyi biri olduğunu zannediyorduk. Hamile olduğumu bile, bile ve kendi dilimle istememe rağmen, bana bir lokma et yedirmedi!
diyerek sitem etmiş.
Akıllı biri olan ve komşusunun iyi biri olduğundan asla şüphe etmeyen kocası, bu işin içinde bir iş olduğunu sezinlemiş. İşin sırrını çözmek için kendisi giderek, komşusunun neden böyle davrandığını bizzat öğrenmek istemiş.
Komşu Kadın, önce sebebini anlatmak istememişse de, sonunda gerçeği itiraf etmek zorunda kalmış:
-Çocuklarım, üç-dört günden beridir aç yatıyorlardı. Artık, açlığa güçleri kalmamıştı. Dün, bir yerden geçerken ölmüş bir eşek gördüm. Gece vakti, yetimlerimden habersiz ve kimselere görünmeden eşeğin budunu kestim. Eve getirerek pişirdim. İşte, hanımının yemek istediği et, o etti. Bana ve çocuklarıma helâl olsa bile, senin hanımına yedirmem haram olurdu. Bu bakımdan, ona yedirmedim
demiş.
Duyduğu bu gerçek karşısında donup kalan Hacı Adayı
“Eyvah, ben ne yapıyorum. Peygamber
Efendimizin Hadis-i Şerifleri var ‘komşusu açken, tok yatan bizden değildir’ buyuruyor. Bu tanıma göre, ben gerçek
bir Müslüman bile değilken, Hazret-i Resulullah’ın huzuruna nasıl gideceğim.”
Diyerek, Hac yolculuğu için hazırladığı bütün erzakları
(O günün şartlarında Hacca gidip dönmek 3-5 ay sürermiş)
komşusunun evine göndermiş. Birlikte Hacca gideceği arkadaşlarına da, hastalandığını bahane ederek, o yıl için Hacca gitmekten vazgeçtiğini söylemiş.
Yine öyle anlatılır ki, o yıl Hacca giden Siirtli hacıların tümü bir rüya görmüşler. Hepsinin de gördükleri rüya aynıymış. Rüyalarında, o yıl Hac görevlerini ifâ eden bütün Müslümanların Haclarının
“Siirtli falanca oğlu falancanın hürmetine kabul edildiği”
bildirilmiş
.
Bu rüyayı gören ve birbirine anlatan Siirtli hacılar, dönüşlerinde kendilerini ziyaret edip, ellerini öpmeye gidenlere:
-Bizim değil, gidin, filancanın elini öpün. Çünkü, Hac görevimizin makbul olmasını ona borçluyuz diyerek gördükleri riyalarını anlatmışlar. Evet, bazen Hacı olmuş kadar, hatta, ondan daha çok sevap kazanmanın, KAPININ ÖNÜ KADAR YAKIN OLDUĞUNU ASLA UNUTMAYALIM.
“ATAYNA! ATAYNA! ATAYNA!”
Geçmiş yıllarda, Siirt’in düğünleriyle ilgili çok güzel örf ve adetler varmış.
“Kaş-göz devrinde”
kız görme usullerinden başlayarak, kız isteme faslına kadar çeşitli kademeler aşılırmış.
“ŞIHER”
denilen panayırlarda genç erkekler ve genç kızlar birbirlerini uzaktan bile olsa görmek fırsatını bulurlar, erkekler, beğendikleri kızlar olursa ailelerinin büyüklerini göndertip
“ALLAH’IN EMRİ, PEYGAMBER’İN KAVLİ”
ile istetirlermiş.
Erkek Evinin, kızı istemeye gitme törenine
(TEMLIHKEYYE=HİKAYENİN TAMAMLANMASI)
denilirmiş. Böyle denilmesinin sebebi şâyia olarak
(Filan kişiye, falancanın kızı istenecekmiş!)
söylemlerinin noktalanması ve resmileştirilmesiymiş.
Her ne kadar
TEMLIHKEYYE
sözde kız istemek ise de, aslında el altından kız isteme işi tamamlanmış ve verileceği kesinleştikten sonra kızın evine gidilirmiş. Erkek tarafı, genelde bir din adamını da beraberlerinde götürerek isteme işini ağdalı bir
SİİRTÇE LİSANI İLE GERÇEKLEŞTİRİRLERMİŞ.
Tabii, bu gidişte baklava, şeker ve başka tatlılar da götürmek adettenmiş.
Gelin tarafı evin kadınları ile erkek tarafı misafir kadınlar ayrı bir yerde, güvey tarafı erkeklerle, gelin tarafının erkekleri de ayrı bir odada, yani harem-selâmlık şeklinde oturulurmuş. Önce sohbet edilir, kahveler içilir, sonra da kızın istenmesi faslına geçilirmiş. Erkek tarafının beraberlerinde götürdükleri hoca söze başlayarak:
-CINEKUM RAĞİBİN, TALİBİN KERİMETEKUM AYŞE (MESELA) ŞE IBINNE CÜNEYT (MESELÂ) ME TEKULU!
TÜRKÇE TERCÜMESİYLE: “RAĞBET EDEREK, GÖNÜLLÜ OLARAK KERİMENİZ AYŞE’Yİ, OĞLUMUZ CÜNEYT’E İSTEMEĞE GELDİK NE DERSİNİZ? (VERİR MİSİNİZ ANLAMINDA!)
Der ve cümleyi üç defa tekrarlarmış. Üçüncü defanın bitiminde, kız tarafının en yaşlı erkeği veya ailenin büyüğü durumunda olanı
“ATAYNA=VERDİK!”
diyerek, kızı verdiklerini söyleyince, erkek tarafından, daha önce tembihlenmiş bir genç koşarak, önce hocanın, sonra kızın babasının ve aile büyüklerinin ellerini öper, böylece, kızın verildiği resmiyet kazanırmış.
İşte, Siirtli iki aile arasında yine bir
TEMLIHKEYYE TÖRENİ
icra edileceği bir günle ilgili anekdotu nakledeceğiz.
Kız tarafı,
Siirt’in NASRETTİN HOCA’SI AMMO ELYAS’ın
(İLYAS ARITÜRK)
ailesi olunca, sıra dışı olayların yaşanması elbette kaçınılmaz olacaktır. Nitekim,
TEMLİHKEYYE GECESİ,
erkek tarafı, kapının önüne gelip, kapıyı çaldıklarında
AMMO ELYAS
hemen kapıya koşmuş ve daha kapıdan içeriye girmelerine fırsat bırakmadan:
-ATAYNA! ATAYNA! ATAYNA! “VERDİK! VERDİK! VERDİK!”
diye bağırmış.
AMMO ELYAS’ın
bu davranışını erkek tarafı şakacı mizacıyla yorumlamışlar. Amma, resmi tören icra edildikten, kız usulüne uygun istenip, verildikten,
FATİHA OKUNDUKTAN VE ERKEK TARAFI SÖZ KESİMİNİN İŞARETİ ALYANSI TAKIP GİTTİKTEN SONRA EV HALKI, AMMO ELYAS’IN BAŞINA ÇULLANMIŞLAR:
-Senin bu yaptığın doğru mu. Şaka yapmak adına bile olsa, hiç böyle kapının önünden kız verilir mi, şakanın da bir haddi, hududu var!
diye fırça atacak olmuşlar.
Bunun üzerine
AMMO ELYAS
taşı gediğine koyup söylenmiş:
-Ne yani, kızı gördükten sonra, istemekten vazgeçselerdi, daha iyi mi olacaktı!
İşin doğrusu şu ki, istenilecek kız da biraz çirkinceymiş!