Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-31-

Cüneyt Arıtürk

ALİYE ĞAMMIĞVER!

Gördüğü olumsuzluklara karşı tepkisini hemen ortaya koyan, duruma göre

“NEREDE HÜKÜMET!”, “NEREDE VALİLİK!”, “NEREDE BELEDİYE!”, “NEREDE EMNİYET!”, “NEREDE TRAFİK!” diyerek

hiddetlenen bir hemşerimizin adı

ALİYE ĞAMMIĞVER’E ÇIKMIŞ. “ALİYE GAMMIĞVER”

deyimi nereden geliyor derseniz, bu anekdotumuzu okuyunuz:

Şehrimizde, geçmiş yıllarda her işi kendisine dert edinen bir hemşerimiz varmış. Öylesine dertlenirmiş ki, bu yüzden tanıdıkları lâkabını

“ALİYE ĞAMMIĞVER”

olarak koymuşlar. Bunun mânası

“HER İŞİ DERT EDİNEN ALİ” İMİŞ!

Bir gün samimi bir arkadaşı kendisine tavsiyede bulunmuş ve öyle olur olmaz her şeyi kendisine dert edinmemesini söylemiş. Hatta, bu konuda kasem bile verdirmiş.

İşte, bu

ALİYE ĞAMMIĞVER,

kendisine artık hiçbir şeyi dert edinmemesini tavsiye eden arkadaşıyla gezerken, kuyruğu kesilmiş bir

SIPA

görmüş. Dayanamamış ve söylenmiş:

-Gel de dertlenme! Şimdi, bu zavallı sıpa, kıçına konacak sinekleri nasıl kovalayacak!

Evet, toplumsal olaylarla, insanların sorunlarıyla dertlenmek iyi ama, siz, siz olun da bu işi

ALİYE

ĞAMIĞVER’İN

durumuna getirmeyin. Tepkinin de orta yolu en iyi olanıdır!

“MEMEOK! MEMEOK!”

Siirtli bir hemşerimiz lokantaya gitmiş. Kendisine yemek ısmarlamış. İşin gerçeği, cebindeki parası da ancak ısmarladığı yemeği karşılayacak kadarmış. Tesadüf bu ya, çok samimi iki arkadaşı da aynı lokantaya girmesinler mi! Tabii, şaşırmış kalmış. Ama, yine de onları masasına buyur etmiş. Arkadaşları da, gidip masasına oturmuşlar.

İlk giren ve cebindeki parası yalnız kendisi için ısmarladığı yemeğe yetmekte olan Siirtli, garsonu çağırmış ve arkadaşlarının siparişlerini almasını istemiş. Garson da sormuş, arkadaşları da kendilerine yemek ısmarlamışlar.

Tabii, cebindeki parası ancak kendisine yetmekte olan Siirtli durumunu arkadaşlarına çaktırmadan bu işin altından nasıl kalkacağını düşünüyormuş. Biraz acele ederek yemeğini yemiş ve kasada oturan lokantanın sahibinin yanına giderek yavaş sesle:

-Kusura bakma, lokantada oturmuşken, arkadaşlar geldi, onları da masama davet etmek zorunda kaldım. Sakın onlardan para alma “hesabınız ödendi” de, ben sana paranı biraz sonra getirir öderim!

demiş.

Parası çıkışmayan Siirtlinin, durumu idare etsin, arkadaşlarına çaktırmasın diye gayet yavaş sesle konuşmasına karşılık, lokanta sahibi patavatsız bir şekilde lokantada bulunan herkesin duyacağı kadar yüksek bir sesle:

-MEMEOK! MEMEOK! CENOK İ KUN TAYYOP. ITHIP, MIÇIĞVEN LE TIHTİ=PARAN YOKSA YOK! CANIN SAĞOLSUN. İSTERSEN HİÇ VERME!

demez mi!

REHİN OLARAK İSTENEN BIYIK TELLERİ

Geçmiş yıllarda, Siirtli muteber bir tüccar, kendisi gibi muteber bir tüccarın yanına gitmiş. Önüne çok güzel bir iş imkânı çıktığını ancak, mali yönden sıkışık durumda olduğunu belirterek:

-İstersen ve para verirsen bu işi ortaklaşa yapabiliriz. Bunun için istediğin kimseyi de kefil olarak getirebilirim

demiş.

Diğer Siirtli tüccar, ortak bir iş için para isteyen tüccara:

-Kefile gerek yok. Ancak, rehin olarak bana bıyıklarından üç tel verirsen, istediğin parayı veririm

diye şart koşmuş.

Bu teklif, para isteyen tüccarın çok zoruna gitmiş. Talebini reddederek oradan ayrılmış. Bu arada, konuyu başka bir tüccara anlatmış ve karşılaştığı durumdan duyduğu üzüntüyü dile getirmiş.

Durumu anlattığı arkadaşı, kendi kendine “Ben gider ondan para alırım.” Diyerek, birinci tüccarın yanına gitmiş ve para istedikten sonra kendisi teklif etmeden:

-İstersen, bıyıklarımdan üç teli de kefil olarak sana bırakırım!

demiş.

Tüccar gülmüş:

-Biz, her erkeğin bıyığının tellerini rehin kabul etmeyiz. Ancak, erkek gibi erkeğin bıyıklarından üç teli rehin isteriz. Sen değil bıyığından üç teli, bıyıklarınla birlikte sakalını da versen bu teklifim senin için geçerli değildir.

diyerek, para vermeden geri göndermiş…

NASIL OLDUĞUMA SEN KARAR VER!

Bektaşi meşrep Siirtliye, kış günü yolda karşılaştığı bir dostu sormuş:

-Ne var, ne yok! Nasılsın?

Cevap vermiş:

-

Nasıl olacağım. Ayakkabımın dibi delik, su çekiyor. Evin damı akıyor. Yakacak odun alacak para yok. Alınca, ucuz diye YAŞ ODUN alıyorum. Külüstür soba dört, beş yerden tütüyor. Nasıl olduğuma sen karar ver!

NEDEN AĞLIYORMUŞ!

Siirtli iki arkadaş lokantaya gitmişler. Sipariş ettikleri yemekler önlerine konmuş. Arkadaşlardan biri, küçük bir süs biberi ağzına almış. Amma, biber öylesine acıymış ki, ağzı yanmış, gözleri yaşarmış.

Arkadaşı sormuş:

-Hayrola, gözlerin neden yaşardı?

Beriki, muziplik olsun ve arkadaşının da ağzı yansın diye gerçeği gizlemiş:

-Birden Rahmetli Babam aklıma geldi de!

demiş.

Aldığı cevaptan sonra, diğeri de ufak biberlerden birini ağzına atmış. Tabii, onun da ağzı yanmış ve gözleri yaşarmış.

Bunun üzerine ağzı ilk yanan, istihzayla:

-Senin gözlerin neden yaşardı?

diye soracak olmuş.

Beriki cevap vermiş:

-Baban gibi muhterem bir zatın ölmüş olmasına ve arkasından senin gibi “İT” birini “Oğlum” diyerek bırakmasına…

“BELEDİYE BAŞKANININ 4 HANIMI VARSA BİZİM HAREM KURMAMIZ LÂZIM!”

Eski Valilerimizden merhum Recep Birsin Özen sözün tam anlamıyla halk adamı bir valiymiş. İlimizde Vali olduğu yıllarda (1984-1985) terör olayları henüz dal budak salmamıştı. Filesini eline alır, çarşı pazar dolaşarak evinin ihtiyacı için alışveriş yapar, bu arada, vatandaşlarla sohbet edermiş.

İlimize atandığı ilk günlerde Pervari eski Belediye Başkanlarından Merhum Emin Özcan (Emin Ağa) bir heyetle ziyaretine gelmiş. O sırada, Vali Beyin Eşi de Vali Beyin yanındaymış. Emin Ağa’nın dört hanımla evli olduğunu bir şekilde öğrenmiş olan Vali Recep Bey, Belediye Başkanını eşine takdim ederek espri yollu söylemiş:

-Bak Hanım, bu bizim Pervari İlçemizin Belediye Başkanı Emin Özcan. Başkanın 1’i resmi, 3’ü imam nikahlı tam 4 hanımı var. Bu bölgede yöneticiler, hanım sayılarına göre değerlendirilirler. Şimdi, Siirt’in en küçük ilçesi olan Pervari Belediye Başkanının 4 Hanımı olduğuna göre, benim, halk arasında itibar bulabilmem için HAREM KURMAM LÂZIM!

Vali Recep Birsin Özen’in bu nüktesi karşısında, Hanımı dahil, ziyaretçilerin hepsi kahkahalarla gülmeğe başlamışlar.

SAHTE KARNE

Bilgisayarların, fotokopilerin yaygın olmadığı, hatta, Şehrimizde hiç bulunmadığı dönemlerde, karnelerini tahrif emek isteyen öğrenciler, ya karnedeki rakamları çamaşır suyu ile silerek değiştirirlermiş, ya da bazı matbaalarda karne bastırıp, doldururlarmış!

“Para gelsin de, nasıl gelirse gelsin!” diyen ve sahte işler için kullanılacağını bile, bile karne bastıran bir matbaa da varmış. Yine bir karne döneminde, lise öğrencisi birkaç kafadar bir araya gelmişler ve sahte karne bastırmak için belli matbaaya gitmişler. Matbaacı:

-Yalnız karne değil, isterseniz “TAKDİRNAME”, isterseniz “TEŞEKKÜRNAME” bile basarım. Yeter ki siz, paradan haber verin!

demiş.

Fiyatta anlaşıp, karneleri bastıran öğrenciler, kendi kafalarına göre de doldurmuşlar. Karnede bir de düşünceler bölümü varmış. Sahte karneyi pek iyilerle ve iyilerle dolduran öğrencilerden biri düşünceler bölümüne:

“O kadar çalışkan, o kadar saygılı bir oğlunuz var ki onunla ne kadar gururlanırsanız azdır” diye yazmış. Tabii, gerçek karnelerini saklamışlar ve sahte karneleri ailelerine vermişler.

Sömestri tatili sona erip, okullar açılınca karnesine “O kadar çalışkan, o kadar saygılı bir oğlunuz var ki onunla ne kadar gururlanırsanız azdır!” notunu düşmüş olan çocuğun babası gerçekten gururlanarak okula gitmiş ve acı gerçeği öğrenerek, büyük bir hayâl kırıklığına uğramış.

Akşam olup da, durumdan habersiz çocuk okuldan eve dönünce Babası:

-Dersler nasıl gidiyor?

diye sormuş.

Çocuk:

-Çok iyi Baba, zaten karnemi de gördünüz. Dersler, yeni başlayacak!

demiş.

Babası hiddetlenerek:

-Ulan eşek oğlu eşek! Haydi, karneyi değiştirdin! Sahte karne düzenledin. Ne demeye “O kadar çalışkan, o kadar saygılı bir oğlunuz var ki, onunla ne kadar gururlanırsanız azdır!” diye yazıyorsun. Okuluna, gururlana gururlana gittim. Rezil, kepaze olup döndüm. Vallahi, bugünden sonra okula adım atmayacaksın! Gelip, dükkânda çalışacaksın!

demiş.

Okuldan çıkarılan çocuğun durumu ne mi olmuş. Siyasete atılmış. Ve

“ALLAH, YÜRÜ YA

KULUM!”

deyince, köşeyi dönmüş, zengin bir iş adamı olmuş…

(MIN KİS KESO!) VEYA KESO’NUN KESESİNDEN!!!

Siirt’çe meşhur bir deyimdir. Har vurup harman savururcasına yapılan harcamaları anlatmak için

(MIN

KİS KESO!)

denilir. Bunun Türkçeye tercümesini

(KESO’NUN KESESİNDEN)

olarak açıklayabiliriz. Peki, bu deyim dilimize nerden ve nasıl yerleşmiştir!

Öyle anlatılır ki, Siirt’in hakimi konumunda olan iyi yürekli bir ağa (ağaların iyi yüreklisi çok ender olur), Cuma günleri namaz kıldıktan sonra çarşı Pazar dolaşır, fakir fukaraya yardım dağıtırmış. Bunun için evden çıkmadan önce pembe, yeşil ve sarı keseler içine 100, 50 ve 25 akçe koyarmış. Beraberinde dolaşan birine de keseleri verir, yardıma muhtaç birini gördüğü zaman (Bir pembe kese ver) ya da (bir yeşil kese ver) veya bir (sarı kese ver) dermiş. İşte, zengin adamın, para keselerini taşıyan ve dağıtan şahısa yaptığı bu işinden dolayı (KESO) adı verilirmiş. Bu olaydan dolayı, bol para harcayan kimselere (her halde Keso’dan para geldi) anlamında

(MİN KİS KESO)

derlermiş. Bunun bir anlamı da,

(HAVADAN GELEN PARA!)

olarak algılanabilir…

KADININ AKILLISI, NASIL BELLİ OLUR!

Hem evleri, hem iş yerleri komşu iki Siirtli  dost, birbirlerine nispet olsun diye kendi Hanımlarını methetmişler, ne kadar akıllı olduklarından dem vurmuşlar. Hanımlarını övmekte yarışa giren bu iki dost, gerçeğin ortaya çıkması ve hangisinin eşinin daha akıllı olduğunun tespiti için bir oyun oynamayı kararlaştırmışlar.

Kararlaştırdıkları testi uygulamak için, her ikisi de birer karpuz alarak çıraklarıyla evlerine göndermişler. Yine, aralarında kararlaştırdıkları gibi, akşam, iş yerlerini kapatınca, önce birinin evine birlikte gitmişler.

Evin sahibi hanımına seslenerek:

-Hanım, bize bir karpuz getir!

demiş.

Kadın karpuzu getirince de:

-Bu karpuz güzel görünmüyor, al bunu da, başka karpuz getir!

diye söylenecek olmuş.

Kadın:

-Evde başka karpuz yok ki getireyim. Bir karpuz göndermişsin. O da bu

demiş.

Ev sahibi ve misafir ses çıkarmamışlar. Karpuzu kesmekten vazgeçip, kalkmışlar, diğerinin evine gitmişler. Ev sahibi, hanımına seslenmiş:

-Hanım, bir karpuz getir!

demiş.

Kadın, evdeki tek karpuzu getirmiş, önlerine koymuş. Ev sahibi:

-Bu karpuz, güzel görünmüyor. Al da, başka bir karpuz getir

deyince, kadın karpuzu almış. Götürmüş, aynı karpuzu, sanki başka bir karpuz gibi getirip yine önlerine koymuş. Bu durum, birkaç defa tekrar edilmiş. Kadın, hiç istifini bozmadan, karpuzu almış, götürmüş, değişik bir karpuzmuş gibi, yine aynı karpuzu getirip, önlerine koymuş.

Sonunda, ev sahibi ikna olmuş gibi görünerek:

-Ha, bak bu güzel görünüyor. Bunu bırak, tabak, bıçak çatal getir de, kesip komşuyla birlikte yiyelim!

demiş.

Evin hanımı, denileni yapmak üzere odadan çıkınca, ev sahibi, dostuna söylenmiş:

-Gördün mü akıllı kadın nasıl olur. O’na, yüz defa “Bu karpuz güzel değil. Al götür, başkasını getir!” desem hiç itiraz etmeden götürür, yine getirirdi. Beni mahcup etmemek için: “Evde başka karpuz yok ki getireyim” demezdi.

BOTAN ÇAYINI UNUTMUŞ!

Avcı geçinen palavracı Siirtli, arkadaşlarına bir dağ keçisini nasıl yakaladığını anlatıyormuş:

-Gazal kaçtı, ben arkasına düştüm. O koşuyor, ben koşuyorum! O takatten düştü, ben ise halâ aynı hızla koşmağa devam ediyorum. Derken, onu KALLENDERA taraflarında kıstırdım!

Dinleyicilerden biri sormuş:

-Peki, BOTAN ÇAYINI nasıl aştın?

Palavracı avcı şaşkınlıkla söylenmiş:

-Vallahi, Botan Çayının arada kaldığını unutmuştum!

BU ALTIN DOLU KÜP BOŞALINCAYA KADAR!

Siirtli kadın, kendisine çile çektiren pinti kocası öldükten sonra, gönlüne göre bir erkekle evlenmiş. Hem de, eski kocasından kalan evine iç güveyi olarak almış.

Kadın, yeni kocasına, eski kocasından kalan evinin odalarını gezdirerek, anılarını anlatıyormuş. Bir ara, girdikleri bir odada kapalı bulunan koca kasayı açan kadın, kasanın içindeki altın dolu küpü göstermiş. Küpün çil-çil altınlarla dolmasına bir parmak ya kalmış, ya kalmamış. Küpün içindeki altınların arasına saplanmış bir de kama varmış.

Kadın, yeni kocasına anlatmış:

-Eski kocam, “bu küp ağzına kadar altınla dolmadıkça midemi doyurursam, bu bıçakla vurulayım” diyordu. Küpün dolmasına az kalmıştı amma, küp dolmadan o gitti. Altınları da bize bıraktı diyerek gülmeğe başlamış.

Bunun üzerine, yeni kocası da altın küpünün içindeki kamayı çıkarıp, tekrar saplamış ve saplarken de şöyle söylemiş:

-Ben de, seninle birlikte bu küpteki altınların tamamını yemedikçe, eğer çalışırsam bu bıçakla vurulayım

demiş.

Aman, siz siz olun da nekeslik yapmayın. Boşuna mı “malını yemeyenin, malını yerler” denilmiş…

Yazarın Diğer Yazıları