Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-23-

Cüneyt Arıtürk

“DEMEK Kİ SİİRT’TE ADAM KALMAMIŞ!”

İstanbul’a yerleşmiş bir Siirtli Bayan’a, Siirt’ten giden bir bayan arkadaşı misafir olmuş. Siirt’ten bahsederlerken:

-Bu arada haberin var mı yok mu bilemiyorum amma, yoksa sana müjde vereyim. Kardeşin, Belediye Meclisine üye olmuş!

demiş.

İstanbul’da ikamet eden ve kardeşiyle pek arası olmayan Siirtli Bayan:

-Eyvah1 Eyvah!

diyerek başına vurmaya başlayınca, haberi veren arkadaşı tereddüt içinde söylenmiş:

-Ben sana müjde olsun diye söyledim, sen ise ağlıyorsun!

deyince, İstanbul mukimi Siirtli Bayan, cevap vermiş:

-Nasıl başıma vurmayayım! Demek, Siirt’te adam kalmamış ki, sıra kardeşime gelmiş!

SİİRTLİ ÜÇ KÂĞITÇI,  KAMYONDAKİ SOĞANLARI NASIL SATTI

Birilerini tuzağa düşürmek için otostopla İstanbul’dan Siirt’e gelen Siirtli, kuru soğan çuvallarıyla dolu bir kamyonu görünce aklına cinlik gelmiş. Kamyona işaret ederek, durdurmasını istemiş. Şoför de, insanlık olsun diye durmuş. Bizim ÜÇKÂĞITÇI, nereye gittiğini sorunca Birecik istikametine gittiğini belirtmiş. Siirtli, kendisini acındırarak, dinlenme tesislerinde WC’ye gittiğini ve dönünceye kadar bindiği otobüsün hareket ettiğini belirterek, kendisini beraberinde alıp alamayacağını sormuş. Zaten, yalnızlıktan canı sıkılan şoför de:

-Olur, şoför mahalline yanıma bin!

diye insanlık yapmış. Bizim üç kâğıtçı da, kamyonun şoförüyle sohbete dalmış samimiyeti ilerletmiş. Adını, sanını öğrenmiş. Ama, kendi adını ve memleketini kasıtlı olarak yanlış vermiş. Kamyonla böyle giderlerken, yol üzerindeki muazzam bir lokantanın önünde şoföre durmasını söyleyerek:

-Ben burada ineceğim. Bizim otobüsler buraya çok uğrar.  Birisinde yer bulur, yoluma devam ederim

demiş ve ilave etmiş:

-Vallahi seni çok sevdim. Bu lokantada sana bir yemek ısmarlamadan göndermem

diyerek, arabadan indirmiş.

Lokantaya girmişler. Siirtli Garsonlara:

-Şöyle sizin deyiminizle sofrayı “aşçı yemeği” ile donatın, demiş.

Bunu söyledikten sonra, kamyonun şoförüne:

-Ben bir lavaboya kadar gidip, geleyim!

diyerek masadan ayrılmış. Şoföre çaktırmadan, lokantanın üzerinde

“Müdüriyet”

yazan bölümüne girmiş. Lokantanın Müdürü veya sahibiyle konuşmak istediğini söylemiş. Zaten Müdüriyet bölümünde ortan da Lokantanın sahibiymiş:

-

Hemşerim, kamyonumuz soğan yüklü. Şehirden telefon ettiler. Cenazemiz varmış, geri dönmek zorundayız. Soğanı, geri götüreceğimize istersen çok ucuz fiyata sana satalım. Sen de kâr et. Biz de yükümüzden kurtulalım!

demiş.

Lokanta sahibi de tamah ederek, çok ucuz bir fiyat vermiş. Bizim üç kâğıtçı da:

-Çok ucuz amma, geri götürmekten yine de daha iyi!

diyerek parayı almış.

Yine şoföre görünmeden ve nereyi gittiğini dahi sormadan hareket etmekte olan bir otobüse binerek ayrılmış. Ondan sonra ne mi olmuş. Ondan sonrasını bilemiyoruz amma, muhtemelen olan şudur. Lokantanın işçileri kamyondaki soğanları indirmeye gitmişler, şoför de:

-Ne yapıyorsunuz!

diye müdahale etmiş. Aralarında tartışma çıkmış. Şoför de, lokanta sahibi de üç kâğıda geldiklerini anlamışlar, kim bilir belki karakolluk bile olmuşlar…

ADLARINI NEDEN BİLMİYORMUŞ!

İlimizde görev yapan yabancı bir memur, Siirt kökenli bürokrata sormuş:

-Dün beraber gezdiğimiz arkadaşın adı neydi?

Siirt kökenli bürokrat düşünmüş. Bir türlü adını çıkaramamış. Bunun üzerine şu cevabı vermiş:

-Bak Müdür Bey! Siirtlilerin çoğu ya Seyittir, ya Şeyh’tir, ya ağadır, ya Hacı’dır. Seyit kökenli olanları “Seyit Baba”, diye çağırırız. “Şeyh” kökenli olanlara “Şeyhim!” diye hitap ederiz. Ağazedelere  “Ağam” deriz. Hac görevini ifa etmiş olanları ise “Hacım” diye çağırırız. Bunun için de adlarını bilmeğe ve kullanmağa lüzum görmeyiz. Dün beraber olduğumuz arkadaşa “Seyit Baba” dersen yeterlidir!

“LEBBEYK ALLAHUMME LEBBEYK ĞALLEYTU ĞATUNE U CİTULLEYK”

Çok eski yıllarda, takribi 70-80 yıl önce Şehrimizde Hacı Musa namıyla bilinen çok nüktedan, şakacı bir zat varmış. Yıllardan bir yıl, Hac farizasını ifâ için Suudi Arabistan’a gitmiş. Kâbe-i Muazzamayı tavaf ederken, yanındaki Siirtli Hac arkadaşlarının duyacakları kadar yüksek bir sesle:

-Lebbeyk Allahumme lebbeyk ğelleytu Ğatune u citulleyk

diye bağırıyormuş.

Hanımının adı

(HATUN)

olan Hacı  Musa’nın söylediğini Türkçeye tercüme edelim ki, esprisi ortaya çıksın. İşte, söylediğinin Türkçe tercümesi:

-Sana geldim Allah’ım sana geldim. Hatunu bırakıp sana geldim!

Anekdotu ikinci bir anekdotla bağlayarak noktalayalım. Hac görevini ifâ etmek üzere Hacca gidecek olan bir dostu Ahmet Arıtürk’ü ziyaret etmiş. Ahmet Arıtürk de yukardaki anekdotu naklederek:

-Sen de Kabe-i Muazzamayı tavaf ederken, böyle demeyesin

diye takılmış.

Dostu cevap vermiş:

-Yok, ben hatunu beraber götüreceğim!

ALLAH DİLERSE  YAĞMUR DAMLACIKLARINI DA KONUŞTURUR

Öyle anlatılır ki, Siirtli iki ortak varmış. Bu ortaklardan biri gerçekten iyi niyetliymiş. Diğeri ise içten pazarlıklı katil ruhluymuş.  Ortağının servetine ve hatta hanımına göz diken kötü niyetli ortak, yağışlı bir gün ortağını sözde gezmeye götürmüş ve onu öldürmüş. Son nefeslerini verirken maktulün, katiline:

-Sen beni öldürdün amma, bu işin gizli kullanacağını zannetme. Gün gelecek, mutlaka olay ortaya çıkacak! Allah, hiç kimsenin zulmünü gizli bırakmaz!

demiş.

Bunun üzerine katil:

-Ne şahit var, ne delil. Bu nasıl olacak?

diyerek müstehzi bir şekilde cevap vermiş.

Öldürülen kişi son nefeslerini verirken:

-Sen öyle zannet. Bu yağan yağmurun damlaları bile beni katlettiğinin şahidi olacaklar ve seni ele verecekler!

demiş.

Kötü ortak, öldürdüğü arkadaşının cesedini orada bir ağacın altına gömmüş ve olaydan hiç haberi yokmuş gibi geri dönmüş. Hem arkadaşının malına konmuş, hem de dul kalan eşini almış. Maktulün hanımı, aslında katil kişiyi sevdiği için değil, kocasını öldürerek kaybettiğinden şüphelendiği ve bir fırsat bulup, gerçeği söyletmek için evlenmiş. Bunun için de kocasının katili olduğunu tahmin ettiği kişiyle sözde mutlu bir  eş numarası yapmış.

Katil de, ortağının evlendiği dul karısının kendisini gerçekten sevdiğine inanmağa başlamış. Bir gün eşiyle birlikte ortağını öldürdüğü ormana gitmişler. O gün de tesadüfen yağmur yağıyormuş. Ortağını gömdüğü ağacın altına gelirken,  maktulün son nefisini verirken söylediği sözlerini anımsayarak:

-Hani yağmur damlaları şahitlik yapacaklardı ve seni öldürdüğümü söyleyerek beni ele vereceklerdi!

diyerek kahkahalarla gülmüş. Söylediklerinin mânasını sorunca da artık kendisini çok sevdiğini zannettiği karısına durumu anlatıp:

-Senin eski kocanı ben öldürdüm ve bu ağacın altına gömdüm. Böylece hem sana sahip oldum, hem malına!

demiş ve olanları anlatmış.

Kadın o an için durumu idare ederek:

-Ne iyi etmişsin!

diye söylenmiş amma, ilk fırsatta durumu zamanın kadısına anlatmış. Ağacın altı kazılmış ve öldürülen kişinin cesedi çıkarılarak, katil yakalanıp

“kısasa kısas”

hükmünce ölüm cezasına çarptırılmış.

İşte, bizim Siirt’çe lisanımızda ki,

“Katil olaylarının failleri asla gizli kalmaz. Allah, yağmur damlalarına bile söyletir”

deyiminin bu olaydan türediği iddia edilir.

Yani, sözün özü

ALLAH DİLERSE YAĞMUR DAMLACIKLARINI DA KONUŞTURUR.

“ÂYET-İ KERİMENİN HÜKMÜNÜ  BEN DEĞİL, SEN DEĞİŞTİRMİŞSİN!”

Siirtli biri hanımını ziyadesiyle seviyormuş. Bir gün bir mecliste otururlarken bir sebeple:

-Valallahi de, billahi de, tallahi de benim hanımım Ay’dan, da Güneş’ten de güzeldir!

diye yemin edince, oradakiler:

-Bu çok ağır bir yemin oldu. Hanımın Ay’dan, Güneş’ten güzel olmayacağına göre, bu yemininden sonra ya boş düşecek, ya da ağır bir YEMİN KEFARETİ ödemen gerekecek!

diye ikâz etmişler.

Hanımını aşırı derecede seven Siirtlinin aklı başına gelmiş. Hakikaten, bu yemininin bir bedeli olmalı diyerek, yine Siirtli bir Hoca’nın yanına gitmiş, yeminini söyleyerek fetva istemiş. Siirtli Hoca fetva vermeye yanaşmayarak:

-Hiç böyle bir yemin yapılır mı, bu yeminin fetvası yok!

diyerek kestirip atmış.

Düşünceli ve kaygılı bir şekilde Hoca’nın yanından çıkan yemin sahibini, kalender meşrep bir dostu görmüş:

-Hayrola, Karadeniz’de gemilerin mi battı!

diyerek dalgınlığının sebebini sormuş.

Bunun üzerine, yemin sahibi başından geleni anlatarak:

-Hoca’da fetva vermedi, ne yapacağım şimdi?

demiş.

Kallendermeşrep Siirtli:

-Sen merak etme, ben şimdi Hoca’nın yanına gider, fetvanı alır, gelirim. Sen az burada bekle, hele!

diyerek, yalnız başına aynı Hoca’nın yanına gitmiş. Öğrenmek istiyormuş gibi yaparak:

-Hocam, namaz kılmak için birkaç sure öğrendim. Ama, doğrumu yanlış mı okuyorum bilemiyorum. Eğer izin versen, huzurunda okusam, yanlışım varsa düzeltsen!

demiş.

Hoca da:

-Oku bakalım!

deyince, kallendermeşrep Siirtli

TİN SURESİNİ

okumaya başlamış.

“-LAKAT ĞALAKNEL İNSENE Fİ EHSENİ TAKVİM=BİZ İNSANI EN GÜZEL BİÇİMDE YARATTIK.”

Âyetine gelince, kasten değiştirerek:

-LAKAT ĞALAKNAL ŞEMSE VELKAMARA Fİ AHSENİ TAKVİM= BİZ GÜNEŞİ VE AYI EN GÜZEL BİÇİMDE YARATTIK!

şeklinde okuyunca, Hoca hemen müdahale etmiş:

-Yanlış, yanlış “LAKAT ĞALAKNAL İNSENE Fİ AHSENİ TAKVİM!” olacak!

şeklinde düzeltmeğe kalkışınca, kallendermeşrep Siirtli taşı gediğine koymuş:

-Âyet-i kerimenin mealini ben değil, sen fiilen ve tatbikatta değiştiriyorsun Hocam. Adam “Eşim aydan da, güneşten de güzeldir” diye yemin etmiş. Sen, bunun fetvası yok demişsin. Âyet-i kerime ise, insanın bütün varlıklardan daha güzel biçimde yaratıldığını buyurmakta. Buna ne dersin!

Bu gerçek karşısında şaşıran Siirtli Hoca:

-Vallahi haklısın, fetvayı verirken, bu âyet-i kerime hiç aklıma gelmemişti. Hemen adamı çağıralım ve yemininin doğru olduğunu bildirelim

diyerek hakkı teslim etmiş…

DÜŞMAN ÇATLATMA OYUNU

Siirtli Bayan ile Eşi dost, akraba meclislerinde, düğünlerde, davetlerde hep yan-yana oturur, sürekli olarak birbirlerinin kulağına eğilerek fısıldaşır, sonra kahkahalarla gülerlermiş. Tabii, çevredekiler de hep onların bu durumunu izliyorlarmış. Bir gün erkeğin çok samimi bir arkadaşı dayanamamış:

-Yahu benimle, hanımın arasını bile açtınız. Siz, böyle fısıldaşıp arkadan kahkahaları atınca, eve gittiğimde hanım bana fırça atıyor “Bak, el âlem hanımını nasıl seviyor, nasıl fısıldaşıp, kahkahalar atıyorlar. Sen bir güne bir gün olsun hiçbir davette kulağıma eğilip, tek bir kelime bile söylemedin!” diye ağır sitemler ediyor. Senin hanımınla bu aşırı muhabbetin sırrı nedir, söyle biz de öğrenelim!

diyerek biraz da sitemkâr bir tavırla konuşunca, beriki:

-Sana, bu sırrımızı veririm amma, hiç kimseye söylememen şartıyla!

demiş ve yemin verdirmiş. Bunun üzerine, soruyu yönelten yeminle teyit ederek, karı-kocanın sırrını hiç kimseye açmayacağını söyleyince, gerçeği açıklayarak, şunları söylemiş:

-Eşim benden rica etti eş, dost, akraba toplantılarında, birbirimizin kulağına fısıldaşır gibi yapıyoruz. Ben O’nun kulağına “1, 2,  3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10” diye 1’den 10’a kadar rakamları ağır-ağır sayıyorum. O da benim kulağıma “11, 12, 13, 14, 15, 16, 17, 18, 19, 20” diye fısıldayarak 11’den, 20’ye kadar sayıları sayarak cevap veriyor. Sonra, bize “acaba ne konuşuyorlar” diye bakanları izleyip, kahkahalarla gülüyoruz. Biz bu oyuna, kendi aramızda, “Düşman çatlatma oyunu” adını koymuşuz…

Düşman çatlatmak isteyen eşlere duyurulur…

“HELVACIDAN AL, FIRINCIYA VER!”

Geçmiş yıllarda kalender meşrep bir Siirtli varmış. Cebinde sadece 10 kuruşu olan ve çok acıkan kalender meşrep önce bir helvacının yanına giderek parasını peşin verip 5 kuruşluk helva istemiş. Helvayı tartıp veren Helvacı, herhalde parayı aldığını unutmuş olacak ki:

-Parayı ver!

demiş. Bizim kalender meşrep her ne kadar:

-Parayı verdim ya!

demişse de, kabul ettirememiş. Çâr nâçar çıkarıp cebindeki diğer 5 kuruşu vermiş.

Helvacıdan, fırıncıya giden kalender meşrep, fırıncıdan da 5 kuruşluk ekmek istemiş. Fırıncı ekmeği vermiş. Parasını isteyince de:

-Demin verdim ya!

diyerek, yalan söylemiş.

Fırıncı, parayı alıp unuttuğunu zannederek:

-Ya öyle mi peki kusura bakma!

diye cevap vermiş.

Bu suretle ekmeği bedava getiren bizim kalender meşrep köşeyi dönünce, içinden şöyle dua etmiş:

-Ya Rabbi, işin gerçeğini sen biliyorsun, helvacıdaki 5 kuruşumu al, fırıncıya ver, seni vekil tayin ettim.

Yazarın Diğer Yazıları