O BENİM İŞTE!
Siirtli genç, yeni nişanlandığı kızdan vazgeçmek istemiş. Tabii, nişanı bozmak öyle kolay değil. Bir bahane uydurmak lâzım. Gence, taktik vermişler:
-Kızın eski nişanlısı beni tehdit etti!
demesini önermişler.
Genç, bir cemaatin içine davet edilmiş. Nişanı niçin bozmak istediği sorulmuş. Kendisine verilen taktiği uygulayarak:
-Kızın eski nişanlısı beni tehdit etti!
demiş.
Bunun üzerine topluluktaki bir genç kendisine sormuş:
-Nerde gördü seni, kimin yanında tehdit etti.
Nişanı bozmak isteyen genç, bir şeyler uydurmuş. Bunun üzerine aynı genç cevap vermiş:
-Yalan söylüyorsun. Çünkü, kızın eski nişanlısı dediğin kişi, O BENİM İŞTE!
Ve kızın babasına dönerek söylemiş.
-Yalan söylediğine siz de tanık oldunuz. Ama, bu cemaatin huzurunda, ben, tekrar kızınıza talibim. Eğer, bozulan nişanımı yenilerseniz, kızınızı memnuniyetle alırım, demiş…
Ve kızı, eski nişanlısına vermişler…
ÖLÜM YATAĞINDA BİLE DÜŞMANI KENDİSİNİ BİTKİN GÖRSÜN İSTEMEDİ
Siirt’te, geçmiş yıllarda aşiretler arası devamlı çekişmeler olur, ağalar, nüfus bölgelerini genişletmek için rakipleriyle zaman, zaman müsademelere dahi girerlermiş.
Tabii, nüfus bölgelerini devamlı olarak genişletmek isteyen bu aşiretlerin reisleri, zaman-zaman da barış yapar, içten olmazsa bile kafileler halinde birbirlerinin davetlerine, düğünlerine taziyelerine giderlermiş.
Öyle anlatılır ki, bu aşiret reislerinden biri, çok ağır hastalanmış. Artık, her an için ölmesi beklenir hale gelmiş. Bunu haber alan ve yıllarca düşmanlık yaptıkları halde, son zamanlarda barışmış gibi görünen diğer bir aşiretin reisi, ölüm yatağında olduğunu duyduğu ağayı, adamlarıyla ziyaret etmek istediğini bildirmiş.
Haber, ölüm döşeğindeki aşiret reisine iletilmiş. Tabii, misafir gelmek isteyen birine
“hayır gelmesin”
denilemeyeceğine göre, talep kabul edilmiş. Ama, ölüm döşeğindeki ağa, ev halkını ve çocuklarını çağırmış:
-Çabuk, yatağımı düzeltin. Saçımı, sakalımı, bıyıklarımı kınalayın. Yıllarca rekabet ettiğimiz birilerinin gelip beni böyle hasta ve zelil görmelerine tahammül edemem
demiş.
Aile halkı denileni yapmışlar. Biraz sonra, karşı aşiretin reisi ve adamları gelmişler, bakmışlar ki, kendilerine
“ha
öldü, ha ölecek”
denilen ağanın saçı, sakalı, bıyıkları kınalanmış, arkasında yastıkları, dimdik bir şekilde oturuyor.
Hâl hatır faslı sona erip, ziyaretçiler ayrılmışlar. Yolda birbirlerine:
-Yahu, bu adam için “öldü, ölüyor” diye duymuştuk. Adamın hiçbir şeyi yokmuş!
diye birbirleriyle konuşurlarken ve henüz yüz metre uzaklaşmamışlarken, bir de duymuşlar ki, ağanın evinden feryatlar yükseliyor. Meğer, eski düşmanları kendisini bitkin görüp sevinmesinler diyerek, bütün gücünü ziyaret anında tüketen ağa, onların ayrılmalarından hemen sonra can vermiş.
İşte, geçmiş yıllarda, İlimizde ağalar arası rekabetin ne denli boyutlarda olduğunun belirtisi olarak anlatılan bir anekdot da budur.
HEM TERZİDİR, HEM DOKTOR!
İki eşli olan Siirtli Ağa’yı hanımlarından biri elbise alması, diğeri de doktora götürmesi için sıkıştırıyorlarmış. Her iki hanımının da, ihtiyaçtan değil, bunu birbirlerine nispet olsun diye yaptıklarını bilen uyanık Ağa önce doktora gitmek isteyen hanımının yanına gitmiş, onu ne kadar çok sevdiğini anlatmış. Diğer hanımdan habersiz sıra dışı yatağına almış.
Aynı taktiği elbise isteyen hanımına da uygulamış. Her iki kadın da isteklerinden vazgeçmişler. Kocalarına sebepsiz masraf kapısı açmaktan vazgeçtiklerini belirtmişler.
Hanımlarını terziye ve doktora gitmekten vazgeçiren Ağa, işin gırgırına takılmış ve söylenmiş:
-EM KURBANE SERE SOR, HEM TERZİYE HEM DOKTOR!
Tam karşılığı olmazsa bile söylediğinin tercümesini şöyle yapabiliriz:
-Kurban olayım kırmızı başlıya ki, hem terzidir, hem doktordur!
ŞEH IL KER!
Şehrimizde,
“Meşayihler Çarşısı”
olarak bilinen, Çarşı Camiinin hemen az üstünde, küçük esnafların bulunduğu Çarşının bu adı taşımasının sebebinin, bir zamanlar, esnaflarının tümüne yakınının,
MEŞAYİHLERDEN
(dini bilgilerle mücehhez) esnaflardan oluşmasından kaynaklandığı anlatılır.
Bu çarşı esnafının genelde sarıklı, cübbeli, kimselerden oluştukları, tam anlamıyla
AHİLİK KÜLTÜRÜNÜ TEMSİL ETTİKLERİ DE NAKLEDİLİR.
İşte, anlatacağımız bu anekdot da, geçmiş yıllarda bu çarşıda yaşanan bir olayla ilgilidir.
Öyle anlatılır ki, 14-15 yaşlarında bir genç kız, alışveriş için gittiği dükkândan bir şeyler alacakken, insanlık hali sesli bir hava çıkarır.
Bu mahcubiyet içinde, yüzü pancar gibi kızaran genç kızı düştüğü durumdan kurtarmak için, dükkân sahibi, bir taktik uygular:
-Kızım, yüksek sesle konuş. Benim kulalarım sağır, işitemiyorum!
der.
Bakkalın, gerçekten sağır olduğunu zannederek rahatlayan ve derin bir nefes alan kızcağız, yüksek sesle istediğini tekrarlar.
Ama, kızcağız ileride gerçeği öğrenip, yine de mahcup olmasın diye, dükkân Sahibi Şeyh ömür boyu kulaklarına pamuk tıkamış ve sağır numarasını sürdürmüş. Bunun için adı da
“ŞEYH EL KER=SAĞIR ŞEYH’E”
çıkmış…
İşte, bir zamanların MEŞAYİHLER ÇARŞISININ ESNAFLARI, BÖYLE ESNAFLARDI…
BİR SEÇİM ANEKDOTU
Geçmiş yıllarda, bir seçim ortamında büro açmış olan siyasi partilerden birine beleşçiler gidip oturuyorlar, çaylar, yemekler de bedava olunca “oh, gel keyfim, gel!”
Tabii, gelen beleşçilerin çoğu da çok güzel ATICI. Biri diyormuş ki:
-Benim, tam beş bin reyim var! Bir oy bile şaşmaz!
Diğer beleşçiler ondan geri mi kalacaklar. Biri:
-Benim on bin oyum var!
Diğeri:
-Bizim aşiretin oyları, net sekizbin oyun altına düşmez!
diyerek birbirlerine nispet yapmışlar.
Bunun üzerine, adayın uyanık yakınlarından biri şöyle söylemiş:
-Verdiğiniz rakamlar doğruysa, artık, büroyu açmamıza gerek kalmadı. Söylediğiniz rakamları alt alta koyunca zaten iş olmuş bitmiş, oyların yüzde 75’ini almış oluyoruz!
BİR ANEKDOT DA ASLAN TÜKENMEZ’DEN
Yıllarca MHP İl Başkanlığı yapan ve bir ara bu partinin 1. sıra Milletvekili adayı olan Hemşerimiz ASLAN TÜKENMEZ, Ülkü Ocakları Başkanıyken, Eğitim Enstitüsünden (bugünün Eğitim Fakültesi) bir grup genç kendisini ziyarete gidip sohbet etmişler ve sormuşlar:
-Sen Türk müsün, Arap mısın, Kürt müsün?
Aslan Tükenmez cevap vermiş:
-Benim Türk, Arap veya Kürt olmam neyi değiştirir. Siz, ne demeye getiriyorsunuz?
Gençler, üstelemişler:
-Başkan, sen bize net bir cevap ver!
demişler.
Bunun üzerine Aslan Tükenmez cevap vermiş:
-Benim yüzde 33’üm Türk, Yüzde 33’üm Kürt, yüzde 33’üm Arap’tır.
Bunun üzerine gençler sormuşlar:
-Bunlar oldu yüzde 99. Peki, diğer yüzde 1 nerede kalıyor.
Aslan Tükenmez cevap vermiş:
-Siirt İl Merkezinde iken yüzde 34 Arap, yüzde 33 Türk, yüzde 33 Kürdüm! köyde olduğum zaman yüzde 34 Kürt, yüzde 33, Arap, yüzde 33 Türk oluyorum. Güneydoğu Bölgesi dışına çıktığımda Türklük oranım yüzde 34, diğer oranlar yüzde 33’e düşer.
Gençler yine sormuşlar:
-Peki, Kürtçe biliyor musun?
Cevabı şu olmuş:
-Kürtçe’yi en çok bildiğini iddia edenlerle, Kürtçe bir açık oturumda tartışacak kadar!
“VERDİĞİ NİMETLERE ŞÜKREDİYORUM!”
Şakacı mizaçlı Siirtli, camide ellerini açmış uzun-uzun dua ederken gördüğü arkadaşına takılmış:
-Kardeşim, sen Allah’tan daha ne istiyorsun. Zenginlik vermiş, mevki-makam vermiş. Salih evlatlar lütfetmiş. Hepsinden önemlisi çok güzel, akıllı kibar bir hanımın var!
Duada bulunan kişi, arkadaşının esprisine karşılık cevabı yapıştırmış:
-Elhamdülillah, bu saydıklarının hepsi var! Ben zaten, Cenabı ALLAH’TAN bir şey istemiyorum. Sadece, verdiği nimetlerine karşı şükranlarımı arzetmekteyim…
BERBERE (KUAFÖRE), OYNANAN OYUN!
Allah’ın
“Yürü ya kulum!”
diyerek, Karun kadar zenginleştirdiği bir hemşerimiz, Siirt’e her gelişinde, eski berberinin (kuaför) dükkânına gider, tıraş olurmuş. Amacı, tıraş olmaktan çok, eski berberine bol bir ücret ödeyerek gönlünü almakmış.
Zengin hemşerimiz, bir gün yine İstanbul’dan, Siirt’e gelmişken bir dostunun iş yerinde biraz oturmuş ve:
-Ben, bizim berber Ahmet’in dükkânına gidip tıraş olacağım
demiş.
İş sahibi dostu, zengin iş adamının her gelişinde, eski berberine (Kuaför) giderek tıraş olduğuna ve bol bir ücret ödediğine vakıfmış. Aklından bir cinlik geçmiş. Zengin dostuna demiş ki:
-Ben, senin bu berberine bir oyun oynamak istiyorum. Tabii, eğer müsaade edersen ve sen de bana yardımcı olursan.
Zengin Siirtli:
-Nasıl bir oyun?
diye sorunca, dostu anlatmış:
-Şimdi sen, berber Ahmet’in dükkânına gidip tıraş olacaksın ya. Ben de oradan geçiyor gibi yapacağım. Seni yeni görmüş gibi yaparak, Berberin Dükkânına girip, “hoş geldin” deyip, seninle kucaklaşacağım. Sonra, çıkarıp senin tıraş paranı normal tarife üzerinden ödeyeceğim. Tabii, o almak istemeyecek. Ama sen “arkadaşı kırma, ondan al!” diyeceksin. Bak, berber ne hallere girecek…
Zengin hemşerimiz de, biraz matraklık olsun diye, teklifi kabullenmiş. Berber Ahmet’in dükkânına gitmiş. İstanbul’dan gelmiş olan zengin hemşerisini gören berber, temennayla önüne kalkmış. Hürmetlerini sunmuş. Bizim zengin de, koltuğa oturarak, sakalını tıraş etmesini söylemiş.
Berber, “En az 500 lira ödeyeceğini”
tahmin ettiği zengin hemşerimizi, tam tıraşa başlayacakken, sözleştikleri gibi, arkadaşı dükkânın önünden geçmiş ve sanki yeni görüyormuş gibi, içeriye girerek:
-O, merhaba ağabeyciğim. Hoş gelmişsin, Safalar getirmişsin. Sıhhatler olsun!
diyerek selâmladıktan sonra:
-Ağabeyin tıraş parası benden!
demiş.
Çıkarıp ON lira uzatmış. Berber, her ne kadar:
-Ağabeyim kabul etmez!
diyerek ayak diretmiş ve parayı almak istememişse de, beriki çok ısrar edince, zengin de müdahale etmiş:
-Ahmet, madem hemşerimin canı istemiş, benim tıraş paramı vermek istiyor, ısrar etme, al, ayıp olmasın!
demiş.
Berber Ahmet, çar nâçâr denileni yapmış ve ON lirayı almış. Parayı veren:
-Üstü kalsın!
diyerek, bir de için için alay etmiş. 500 lira gelecek diye sevinirken, ON lira almak durumunda kalan berber, iki dost, dükkândan birlikte ayrılınca, ellerini dizlerine vurarak dövünmeye başlamış:
-Allah yıkfel beytok, eşem kefelt beyti (Allah evini yıksın, nasıl evimi yıktınsa!”
diyerek, zenginin yerine para ödeyen için beddua etmeğe başlamış.
O, böyle beddua ederken, biraz sonra, bir delikanlı gelmiş. Berbere 500 lira uzatarak:
-İstanbullu zengin ağabey tıraş parası olarak gönderdi!
demiş.
Bunun üzerine Berber rahat bir nefes almış. Oyunu oynayan da, bilahare kendisine durumu anlatarak helâllik dilemiş.
DELİ, DELİYİ TANIR; DELİ, DELİYİ SEVER!
Ahmet Arıtürk bir gün bir arkadaşıyla caddede yürürken, karşıdan gelen Siirt’in sevimli maskotu Remzi yanına gelerek:
-O, Hocam!
diye sarılıp, kucaklamış ve öpmüş. Ahmet Arıtürk de aynı şekilde karşılık vermiş. Bunun üzerine yanındaki arkadaşı söylenmiş:
-
Bakıyorum, Remzi’yle aran çok iyi!
Ahmet Arıtürk cevap vermiş:
-Öyle olması çok normal, değil mi! Sen bunu bilmiyor musun deli, deliyi tanır, deli, deliyi sever!
ÇORABININ TEKİYLE HASTAYA GİDEN DOKTOR
Siirt’te hizmet verdiği yıllarda,
“İYİLİK MELEĞİ”
olarak anılan
Hemşerimiz Merhum Dr. Vehip
Arıkan’la
ilgili bir anıyı nakledelim. Belki diğer doktorlara da örnek olur. Anıyı yaşayan hemşerimiz anlatıyor:
-Hasta olan bir yakınımın ziyaretine gitmiştim. Gece geç saatlerde durumu ağırlaşan hastaya bakması için Dr. Vehip Arıkan’ın arkasına gidildi. Doktor, az sonra hastanın başucundaydı. Dikkat ettim, ayaklarının birinde çorap vardı. Biri çorapsızdı. Öyle acele etmişti ki, bu telâş içinde, çorabının tekini giymeyi bile unutmuştu.
İşte, Siirt’imizin unutulmaması gereken böyle güzel insanları hep olmuştur. Rahmet ve minnetle anıyoruz.