Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-20-

Cüneyt Arıtürk

“KEÇİ GİBİ SAKALINLA BAŞINI SALLAYINCA!”

Siirtli Molla bir Cuma günü minberden hutbe okuyormuş. Hutbesini irat ederken, cemaatten birinin ağlamakta olduğunu görmüş. Kendi içinden: “Vaazım ne  tesirliymiş ki, cemaati bile ağlatıyorum” diye geçirmiş. Hem sevinmiş, hem gururlanmış. Hutbeyi bitirdikten sonra minberin yanında oturmakta olan ağlayan kişiye:

-Beni bekle, benden önce camiden ayrılma!

diye tembihlemiş. Cuma namazı kılınıp, tespihatlar yapıldıktan ve cemaat dağıldıktan sonra, Hoca kendisini beklemekte olan ağlayan kişinin yanına gitmiş. Kendisini beklemekte olan kişi:

-Buyur Hocam, ‘beni bekle’ dedin, bekledim. Bir şey mi diyecektin?

diye sormuş.

Hoca da:

-Önemli değil. Sana yüreğim kaynadı. Beraber bir yemek yiyelim istedim. Şurada bir lokanta var. Gel de beraber bir yemek yiyelim!

demiş.

Böyle bir teklif, giyiminden kuşamından fakir olduğu anlaşılan köylünün elbette ki canına minnetmiş.

Birlikte lokantaya gitmişler, garson istenilen yemekleri önlerine koymuş. Bir taraftan yemek yiyorlar, beri taraftan sohbet ediyorlarmış.

Molla, sözü döndürüp dolaştırıp adamın hutbe sırasındaki ağlamasına getirmiş ve:

-Hutbemde seni en çok etkileyen ne oldu da böyle ağladın?

diye sormuş.

Saf köylü gerçeği söylemiş:

-Vallahi Hocam, ben çobanlık yaparken, Herekol Dağlarında bir keçim yardan aşağı düşmüştü. Keçiyi kurtarmam mümkün olmadı. Zavallı keçi “Me-me-me…” diye meliyor, başını sallıyordu. Sen de hutbe verirken, tıpkı benim keçim gibi kafanı sallamaktaydın. Sakalın da tıpkı keçimin sakalına benzemekte. Keçimin sakalına benzeyen sakalınla, yine keçi gibi kafanı sallayınca, birden keçim aklıma geldi, ona ağladım!

demiş. Molla aldığı cevaba çok öfkelenmiş ama “Kendi düşen ağlamaz” diyerek, ısmarladığı yemeğin parasını vermiş.

“RAHMETLİ, ÇOK İYİ GÜLLE OYNARDI!”

Allah yine de taksiratını affetsin diyelim. Her türlü kötülüğü irtikap etmekten çekinmemiş, Allah hakkına, kul hakkına önem vermemiş bir hemşerimiz, dar-ı fenâdan (Dünya) dar-ı bakaya (ahrete) göçmüş.

Sonuç itibarıyla, mezarlığa götürülmüş ve defnedilmiş. Bütün ölüler gibi, imam telkinini yaptıktan sonra münadi, her telkin sonunda söylenen meşhur soruyu sormuş:

-Merhumu, nasıl bilirdiniz?

Kimseden ses-sedâ yok. Hiç kimsenin dili, yalandan bile olsa “ALLAH RAHMET ETSİN” veya “İYİ BİLİRDİK” demeğe varmıyormuş. Münadi, mecbur olmuş, aynı soruyu üç defa tekrarlamış. Nihayet cemaatten birinin şöyle söylediği duyulmuş:

-Rahmetli, çocukken çok güzel GÜLLE OYNARDI!

ALİ KALKANCI EKSİK!

Bir ara Siirt’e gelen zamanın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in iki Siirtli Hocayla birlikte gazetede yayınlanan fotoğrafını gören bir hemşerimiz yanındakilere söylenmiş:

-Fotoğrafta tek eksik, Ali Kalkancı. O da olsaydı, çok güzel olacaktı, ya!

EMANETLER YERİNDE DURDUĞUNA GÖRE

HACI SALİH ÇETO (ARITÜRK),

Siirt’in muteber tüccarlarındanmış. Halkın itimadını, sevgi ve saygısını kazanmış biriymiş. Bankaların yaygın olmadığı, hatta, şehirde tek bir banka şubesinin bile bulunmadığı yıllarda, Siirt’in bankası gibiymiş. Bir çok zenginler, dul kadınlar paralarını, ziynet eşyalarını yanında emanet olarak bırakırlarmış.

“Helvacılar Çarşısı” olarak bilinen yerdeki iş yerine bir gün hırsız veya hırsızlar girmişler. Gece yarısından sonra meydana gelen hırsızlık olayının kendisine iletilmesi üzerine büyük bir telâşla dükkânına giden Hacı Salih Çeto, kendisine ait çekmecedeki bütün paraların ve ziynet eşyalarının alındıklarını görmüş. Ama, aldırmamış. Onun asıl korktuğu, kendisinde emanet olarak bulunan paraların ve ziynet eşyalarının da çalınmış olabileceği endişesinden kaynaklanıyormuş.

Kendisinde emanet olarak verilmiş olan paraları ve ziynet eşyalarını daha gizli ve kolay-kolay bulunamayacak bir yere saklıyormuş. Emanetteki para ve ziynet eşyalarına hırsızların ulaşamadıklarını görünce rahat bir nefes almış. Hemen, bir tellal çıkartarak çarşıya salmış. Tellâl:

-Her ne kadar Hacı Salih Çeto’nun dükkânına hırsızlar girmişlerse de, emanet olarak kendisinde bulunan paralara ve ziynet eşyalarına dokunulmamıştır. Kimse telâş etmesin. Her kimin emaneti varsa, gitsin, emanetini alsın!

diye çarşıları, sokakları gezerek, emanet sahiplerinin gereksiz telâşa düşmelerinin önüne geçmiş. Bu olaydan sonra da bütün emanetleri sahiplerine dağıtmış. Bir daha da emanet kabul etmemiş.

-“EMANETLER ÇALINDI MI” korku ve heyecanını bir daha yaşamak istemiyorum. Ya emanetler çalınmış olsaydı birilerinin “Acaba, emanetlerin üzerine yatmak için mi böyle bir dolap çevirdi” şeklinde düşünmeleri bile beni kahrederdi!” dermiş…

İMAM BAYILDI!

Geçmiş yıllarda, ilk defa İstanbul’a giden bir Siirtli, acıkınca, haliyle bir lokantaya girmiş. Önüne yemek listesini koymuşlar ve ne yemek istediğini sormuşlar. Siirtli, listeye şöyle bir göz atmış. Listede bildiği, bilmediği bir hayli yemek adları varmış. Sonra

“İMAMBAYILDI”

adını görünce, ne olduğunu bilmemiş ama kendi içinden:

“İmamlar, çok güzel yemek olmazsa, kolay kolay tav olmazlar. Demek, KITEL (Siirt’in meşhur içli köftesi) gibi bir şey olacak…

Düşüncesinden hareketle Garsona:

-İMAMBAYILDI GETİR!

demiş.

Az sonra, garson yemeği önüne koymuş, bir de ne görsün önüne konulan

SİİRTÇE ADIYLA

“EBUĞENNUÇ”

değil mi! Tabii, sesini çıkaramamış istemeye, istemeye yemeğe başlamış.

Bu arada, yanındaki masada oturan müşterinin büyük bir iştahla ve ağzını şapırdatarak yediği yemekte gözü kalmış ama adını da bilmediği için bir türlü isteyemiyormuş. Tam bu sırada, gözünün kaldığı yemeği yemekte olan müşterinin garsonu çağırıp:

-REPETE!

deyince bakmış ki, aynı yemek tekrar önüne getirilmiş. Yemeğin adının

“REPETE”

olduğunu zanneden Siirtli, önünde boşalmış olan tabağı kaldırmağa gelen garsona:

-REPETE!

demiş, az sonra, bir de bakmış ki, önüne getirilen yine ebuğennuç…

Kandırıldığını zanneden Siirtli Garsona çatmış:

-Bu ne biçim lokanta! Yanımdaki masada oturan “REPETE” deyince güzel yemekler gidiyor, ben, “REPETE” deyince gelen yine “EBUĞENNUÇ” oluyor!

demiş. Bunun üzerine Garson “REPETE”nin Fransızca’dan “TEKRAR” anlamına geldiğini, bunun için de kendisine tekrar İMAM BAYILDI getirildiğini söylemiş. Siirtli, cehaletinin kurbanı olduğunu anlayarak, susmak zorunda kalmış…

CEMEEEL! “DEVEEE…”

Saf ve zekâ düzeyi kıt oğlunu evlendirecek olan Siirtli tüccar, gelin adayının  evlerine gideceklerinde taktik vermiş:

-Bak oğlum, oturduğun zaman, yükseğe otur, konuştuğun zaman da büyük konuş ki seni beğensinler! Adam gibi adam sansınlar!

demiş!

Gelin adayının evine gidilmiş. Damat adayı, odaya göz atmış. Babasının

“yüksek yerde”

otur taktiğine uyarak, gitmiş, yatak ve yorganların üzerine oturmuş. (Geçmiş yıllarda, yere serilen yataklar üzerinde yatılır, gündüz saatlerinde yataklar ve yorganlar toplanarak

‘KEBBELE’

adı verilen bir köşeye istif edilirmiş.)

Tabii, bu durumdan babası çok rahatsız olmuş amma, sesini de çıkaramamış. Bu arada, sohbete dalmışlarken, damat adayı yine oturduğu

KEBBELEDEN

seslenmiş:

-CEMEEEL! (CEMEL, Türkçe DEVE anlamına gelir.)

Büyük bir mahcubiyet içinde kalan babası eve döndüklerinde oğlunu haşlamış. Çocuk kendisine şöyle cevap vermiş:

-Sen bana “yüksek yerde otur” demedin mi. Odada en yüksek yer yatak ve yorganların istif edildikleri kebbeleydi, oraya oturdum. “Konuşursan büyük konuş” demedin mi. Aklıma DEVEDEN daha büyük bir şey gelmedi, yoksa “FİİİL” mi demem lâzımdı, diye kendisini savunmuş…

SECCADELERİNİN BOYU O ZAMAN BELLİ OLACAK!

Yaşanan depremler Şehrimizde de endişelere yol açmakta. Özellikle yap-sat usulü binaların çürük yapıldıkları yolunda kaygılar var.

Yapsatçıların çoğunlukla hacı-hoca takımı olmalarına dikkatleri çeken bir hemşerimiz şöyle konuştu:

-Allah korusun, Siirt’te bir deprem olursa, hacı-hoca takımı müteahhitlerin SECCADELERİNİN BOYU ortaya çıkacak!

“ÇAYLAR, ŞİRKETTEN!”

Gerçekten, mert bir hemşerimizle ilgili bir anekdot anlatılır. Çayhaneye gittiği zaman, garsonu çağırır:

-Şu anda çayhanede oturanlarla, ben oturduğum sürece, çayhaneye gelenlerin hiç birinden çay parası alma. Hepsini ben ödeyeceğim!

dermiş. Çayhaneci de, söyleneni yapar, hani yolculuklarda otobüslerin durdukları bazı lokantalarda

“Çaylar şirketten”

denildiği gibi, çayhanenin garsonu da:

-Çaylar, Salih Ağabey’den!

diye seslenirmiş…

“ÖNCE YEDİR, SONRA KÜFRET!”

Bir yerel seçim haftasında, belediye başkan adaylarından biri, bir grup arkadaşıyla lokantaya gitmiş. Lokantacıyı çağırarak:

-Ben lokantadan çıkıncaya kadar, lokantada bulunan ve gelecek olan hiçbir müşteriden para alma. Hepsini benim hesabı ekle! Hesabın, tarafımdan ödendiğini söyle!

diye talimat vermiş. O sırada, lokantada oturanlardan biri yemeğini bitirmiş ve hesap ödemek için kasiyerin yanına gitmiş. Borcunu sormuş. Lokantacı:

-Hesapları Başkan adayımız ödedi. Afiyet olsun!

diye cevap vermiş.

Bunun üzerine, vatandaş öfkelenmiş:

-Kardeşim, ben hesabımı kimseye ödetmem. Paranı al!

demiş.

Kasiyere yakın bir yerde oturan ve konuşulanları duyan belediye başkan adayı:

-Ne olacak hemşerim. İçimizden geldi, “Hesaplar bizden” dedik

deyince, hesabın ödenmemesinde direnen vatandaş:

-Doğru diyorsun amma, kazanmayıp da seçim sonrasında “Yemeğimi yiyip, çayımı içip bana oy       vermeyenin anasını avradını…” diyenleri çok duyduk. Sana oy vermeyeceğime göre, neden yemek ikramını kabul edeyim. Önce yedir, sonra küfret diye mi!

demiş. Seçmen vatandaşın bu harbi tutumu üzerine Belediye Başkan adayı:

-Kardeşim, bırak hesabın benden olsun. para ödeme, yine de bana oy verme! Amma, keşke herkes senin gibi harbi olsaydı!

demişse de, beriki yine de hesabını ödeyerek lokantadan öyle çıkmış…

HAZRET-İ ALLAH, AHMET KULUNU DAHA ÇOK SEVİYORMUŞ!

28 Şubat 2009 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yerel seçim propagandası için Şehrimize gelecekmiş. O gün, sabah saatlerinden itibaren hava çok yağışlıymış. Mitingin başlayacağına yakın yağmur dinmiş, hava hafif açmış, güneş yüzünü göstermiş:

Din istismarcıları hemen devreye girmişler:

-Bu Recep Tayyip Erdoğan, Yüce ALLAH’ın ne sevgili bir kuluymuş ki, o gelecek diye yağmuru kesti, güneşi açtı, demişler.

Hem de, mikrofondan ve bütün halkın duyacağı bir şekilde.

Bu din istismarcılığı karşısında hayli öfkelenen

Gazeteci-Yazar Ahmet Arıtürk,

yan yana durdukları yine

Gazeteci Yazar Cumhur Kılıççıoğlu’na:

-Demek, şimdi yağmur tekrar başlasa, Yüce ALLAH, Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmiyor sayılacak öyle mi!

Demiş. Sonra da, şöyle dua etmiş:

-Ey Allah’ım, eğer bu Ahmet kulunu seviyorsan, Başbakan gelmeden önce, yağmur yeniden başlasın ve konuştuğu sürece devam etsin!

Gerçekten de, Başbakan gelmeden yağmur  yeniden yağmaya başlamış ve konuşması süresince de devam etmiş. Hem, öyle bir yağmur ki, miting alanındakilere, yağmurluk dağıtılmağa başlanmış. Bunun üzerine

Ahmet Arıtürk, Cumhur Kılıççıoğlu’na, demiş ki:

-Bak, Hazreti Allah, Ahmet kulunu, Recep Tayyip Erdoğan kulundan daha çok seviyormuş. Bunun için de duasını kabul etti!

Tabii, yağmur yağışlarını ALLAH’IN SEVMESİNE VEYA SEVMEMESİNE HAMLETMEK CEHALETTİR. Hem unutmayalım, Yağmur’un bir adı da RAHMETTİR.

Bu bakımdan AKP’liler yağmurunu kesilmesini “Yüce Allah’ın, Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmesi!” şeklinde yorumlayacaklarına “ayağıyla rahmet getirdi!” şeklinde yorumlasalardı, herhalde daha akıllıca bir iş yapmış olacaklardı.

ÇÖKELEK DE OLUR, YAĞ DA,  AMA, DAHA EFDAL OLUR YAĞ OLSA!

Siirtli Molla’ya, imamlık yaptığı köy halkından biri sormuş:

-Hocam, fitre olarak buğday yerine yağ veya çökelek verirsek olur mu?

Siirtli Molla cevap vermiş:

-Hele bu gece kitaba bir bakayım, yarın cevabını veririm!

demiş.

Eve gittiğinde sormuş:

-Hanım evde yağımız, çökeleğimiz var mı?

Hanımı cevap vermiş.

-Çökelek var ama, yağ bitmek üzere!

Ertesi gün, camiye giden Molla, kendisine soruyu yönelten köylüye Kürtçe şöyle cevap vermiş:

-İze kale ve kule-eğer run bi, eğer torak bi min kabule. Fakat run zeydetir makbule.

Tercümesi; Kitap diyor ki çökelek de olsa, yağ da olsa olur, ama, yağ daha makbuldür…

Yazarın Diğer Yazıları