Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-19-

Cüneyt Arıtürk

“EŞEĞİMİN KİRVESİ OLURSAN…”

Şakacı olan ve esprileriyle tanınan iki Siirtli karşılaşmışlar. Biri, beygirin üzerinde, diğeri eşeğine binmiş vaziyetteymişler. Asıl mesleği hastabakıcılık olanı, mesleği Dabak olana:

-Nereye böyle?

diye sorunca, beygirin üzerinde olan dabak, muhatabanın hastabakıcı olmasından kinaye olarak konuşmuş:

-Beygirimin tansiyon sorunu var. Bir hastabakıcı bulsam da, tansiyonunu ölçtürsem diyorum!

Taşın, kendisine atıldığını fark eden muhatabı hemen cevabı yapıştırmış:

-İsabet, ben de EŞEĞİMİ SÜNNET ETTİRECEĞİM DE, KİRVE OLCAK birini arıyordum. Sen eşeğime kirvelik yaparsan, ben de beygirinin tansiyonunu ölçerim. Böylece ödeşmiş oluruz.

ONUN ADI “HIRÇO”DUR!

Bir bağ bozumu mevsiminde komşularından biri Hacı Haydar’ın evine gitmiş, kapısını çalmış. Hacı Haydar’ın kendisi kapıyı açmış:

-Hayrola komşu, buyur!

demiş.

Komşusu da:

-Bağa gidecektik. Eğer mümkünse eşeğinizi verseniz?

diyerek, eşeklerini istediğini söylemiş.

Hacı Haydar:

-Bizim eşeğimiz yok!

Cevabını vermiş. Tam o sırada, evin bahçesindeki eşeğin anırma sesi duyulmasın mı. Komşusu biraz da sitemkar bir ifadeyle söylenmiş:

-Hani eşeğiniz yoktu!

Hacı Haydan cevap vermiş:

-Bir defa onun adı eşek değil. HIRÇO’DUR. HIRÇO!

Hırço, Hacı Haydar’ın eşeğine verdiği isimmiş…

DELİ AHMET!

Okullarda, arkadaşları tarafından bazı öğrencilere, hatta, öğrenciler tarafından öğretmenlere lâkaplar takıldığı bilinir.

HABABAM SINIFINDAKİ “İNEK ŞABAN, GÜDÜK NECMİ, KEL MAHMUT!” gibi…

Tabii bu durum Siirt’teki, okullar için de geçerlidir

. Gazeteci-Yazar Ahmet ARITÜRK’ÜN

ilkokuldan, lise sıralarına kadar peşini bırakmayan lâkabı da

“DELİ AHMET”MİŞ…

Okul sıralarındayken,

“DELİ AHMET” lâkabıyla anılan AHMET ARITÜRK,

bu lâkabının unutulmuş olmasına üzülüyor ve diyor ki:

-“Delidir, ne yaparsa yeridir!” kabilinden ­“DELİ AHMET”İ herkes hoş görüyordu. Şimdi, sözde “Gazeteci-Yazar” olduk. Bizi, akıllandı zannediyorlar. Bu yüzden yazdıklarımızdan, konuştuklarımızdan, hareketlerimizden gocunanlar oluyor. Oysa, benim DELİ TARAFIM, halâ, akıllı tarafıma ağır basıyor. Zaman, zaman yazdıklarıma, konuştuklarıma, halime, tavrıma gocunanlar varsa, DELİ TARAFIMA VERSİNLER. HOŞ KARŞILASINLAR, MAZUR GÖRSÜNLER…”

“TALİHSİZ MECİT!”

Şehrimizde lâkabı

“TALİHSİZ MECİT”E

çıkmış bir hemşerimiz varmış. Çok çalışkan, becerikli, sadık, atılgan, girişimci biri olmasına karşılık, talihsizlikler bir türlü yakasını bırakmazmış. Hava şartları bile, hep onun yaptığı işlere muhalefet edermiş. Ekin ekmeğe kalkışsa, o yıl kuraklık olur, inşaat yapmağa kalkışsa, etrafı sular, seller alır götürürmüş.

İşte bu

TALİHSİZ MECİT,

kendisine ait bir evin inşaatını tamamlamaya çalışırken, maddi yönden çok sıkışmış. Mecbur olmuş, bir dostundan inşaatın tamamlanması için borç para talebinde bulunmuş. Arkadaşı, hemen çıkarıp vermiş.

-Al, inşaatını tamamla…

demiş.

Talihsiz Mecit,

parayı alıp gittikten sonra orada bulunan bir başkası, parayı verene, şaka yollu:

-Parana, Fatiha oku! Bunun adını boşuna TALİHSİZ MECİT koymamışlar. Şimdi o gider inşaata başlar, daha tamamlamadan, öyle bir yağmur yağar ki, yaptığını sel suları,  alır götürür…

diyecek olmuş.

Beriki gülerek cevap vermiş:

-Ben de, zaten bunun için borç verdim ya! Belki, bu senin dediğin gerçekleşir. Çünkü, onbin dönüm ekinim var. Yağmur yağmazsa, yanan ben olacağım. Bakarsın, O’nun talihsizliği, benim talihim olur. Yağmur yağsın, söz, ona borç olarak verdiğim paranın bir tek kuruşunu bile geri almayacağım!

DOĞUŞTAN ÂMÂ İLE SONRADAN ÂMÂNIN HİKÂYESİ

Şehrimizde, geçmiş yıllarda,

Molla Beşir

adında doğuştan âma biri varmış. Şehrin bütün caddelerini, yollarını sokaklarını elinde bastonuyla çok rahat bir şekilde gezer, dolaşırmış. Gece, gündüz  farketmez, gezerken, hiç kimseden adres sormaz,

“acaba neredeyim”

endişesi duymazmış. Çünkü, Siirt’in bütün caddelerini, sokaklarını, kaldırımlarını adım, adım bilirmiş. Nereden dönülmesi gerektiğini, kaç adım attıktan sonra nereye varacağını, hangi yolda bir çukur bulunduğunu, hangi kaldırımın, caddeden ne kadar yüksek olduğunu adeta ezberlemiş. İşin gerçeği, o zamanlar Siirt de zaten 10 bin nüfuslu bir kasaba kadarmış. Evden, işe; işten, eve; camilere, taziyelere hep başkasından destek almadan yalnız başına gider gelir, yolunu da hiç şaşırmazmış.

İşte, bu doğuştan âmâ Siirtli Hemşerimiz, bir gece ziyaretinden dönerken, yolda birinin:

-Yolumu kaybettim, Allah rızası için biri elimden tutsun, evime götürsün!

diye yardım istemekte olduğunu duymuş. Böyle ağlayarak yardım isteyen, sonradan âmâ olmuş

“Ammo

Musa

” adında biriymiş. Doğuştan âmâ olan

Molla Beşir,

adamı sesinden tanımış. Sesin geldiği yöne yönelerek, gitmiş, elinden tutmuş ve:

-Ammo Musa, evinden neden bu kadar uzaklaşmışsın?

diye sormuş…

Evinin bulunduğu mahalleden bir hayli uzaklaşmış olan sonradan âma olma

Ammo Musa,

yolunu kaybettiğini, bulayım derken, daha da uzaklaştığını söylemiş. Bunun üzerine,

Ammo Musa’yı

elinden tutan

Molla Beşir

, O’nu, evinin kapısı önüne kadar götürmüş.

O zamanlar, küçük de olsa, Siirt’in bütün yollarını, sokaklarını, camilerini, hatta akrabası olsun olmasın hemen herkesin evinin yerini, doğuştan âmâ birinin bulabilmesi ve hiç şaşırmadan adım hesabı ile gidip gelebilmesi, baş gözleri görmeyen bu kişinin, gönül gözünün ne kadar açık olduğunun ispatı değil mi…

Allah, ikisini de rahmet eylesin…

AMCA ÇOCUKLARIYMIŞ!

Geçmiş yıllarda bir

MITRIP (ÇİNGENE

) Siirt’teki medreselerden birine giderek kendisini daha önce hiç görmeyen ve tanımayan Medresenin Hocasına sarılarak:

-Amcaoğlu nasılsın, iyi misin?

deyince, hoca şaşırmış ve bu şaşkınlıkla:

-Biz, nereden amca çocukları oluyoruz?

diye sormuş.

Arapça gramerden anlayan

MITRIP (ÇİNGENE)

cevap vermiş:

-Siz “fakih” değil misiniz. Halk arasında sizlere “RATIP” denilmiyor mu?

Hoca:

-Doğru ama, bunun bizim amca çocukları olmamızı gerektiren tarafı nedir? Onu anlayamadım?

deyince,

MITRIP

taşı gediğine koyarak cevabı yapıştırmış:

-Hocam, siz RATIP, biz MITRIP olduğumuza göre, bizden daha iyi amca çocukları mı olur!

“EŞEK DE YESİN…”

Geçmiş yıllarda, nakliye işleri katırların sırtlarında yapılırdı. Katırcılık, Şehrimizin en gözde mesleklerinden biriydi. Bu arada, köylere katırlar sırtında erzak götürenler, köylülerle, takas usulü alışveriş yapanlar da vardı.

AMMO TANNO

adındaki Siirtli de, bir gün alışveriş yapmak için katırına yüklediği helva tenekeleriyle Pervari’nin köylerine giderken, yolunu eşkıyalar kesmiş. Çok acıkmış oldukları anlaşılan eşkıyalar, helva tenekelerinden birini indirip, yemeğe başlamışlar.

Eşkıyaların, helva tenekesini yarıladıklarını gören Ahmet Tenno da dayanamamış, kendisi de onlarla helva yemeğe başlamış. Bir ara, koca bir helva parçasını da eşeğinin ağzına koymuş. Eşkıyalar, bu işe şaşırmışlar. Neden eşeğe helva yedirdiğini sormuşlar.

Cesur biri olan Ahmet Tenno cevap vermiş:

-

Talana hoş talana! Talana Ahmet Tenno’ye! TU Jİ BIĞVIN, EM Jİ BIĞVIN, BILE KER Jİ BIĞVE!

Kürtçe olarak verilen cevabın, Türkçe anlamı şu:

-Ne güzel bir talan! Ahmet Tenno’nun Talanı! Madem siz yiyorsunuz, ben yiyorum. Varsın, eşek de yesin!

Ahmet Tenno’nun bu cevabından hoşlanan eşkıyalar, çıkarıp, helvanın parasından çok fazlasını vermişler…

CUMA GÜNÜ DE TATİL OLSUN MÜSLÜMANLAR VATANLARINDA GARİP KALMASIN!

Geçmişte, Cumartesi günleri tam gün değil, yarım gün tatilken ve Cumartesi gününün tam tatil yapıldığı sırada Siirt’e bakanlar Kurulundan bir heyet gelmiş. Bakanlar, İl Halk Kütüphanesinin okuma salonunda basın toplantısı düzenlemişlerdi

. Ahmet Arıtürk

de, Gazeteci olarak toplantıya katılmış ve bazı sorular yanında şu talepte bulunmuştu:

-Cumartesi günü de resmi tatil kapsamına alındı. Malumunuz, Pazar günü Hıristiyanların, Cumartesi günü ise Yahudilerin dini tatil günleridir. Türkiye’nin yüzde 99’u Müslüman olduğuna göre, CUMA gününü de resmi tatil yapın! Gariban Müslümanların kendi ülkelerinde boyunları bükük kalmasın!

“NE KAYBETTİĞİNİ O BİLİYOR!”

Aynı zamanda ölü yıkayıcısı olan Hoca, yine bir mevtayı yıkamış, kefenlemiş ve tabuta konulup namazı kılınmak üzere camiye götürülmeye hazır hale getirmişti. O güne kadar çok sayıda mevta yıkamış olan ölü yıkayıcısı Hoca, maslahatı öyle büyük birine daha rastlamamıştı. Bu bakımdan, biraz da şaşkınlık içindeydi.

O sırada, yanına gelen bir başka Hoca arkadaşı, büyük bir teessür içinde:

-Adamcağızın hanımı da kocasının ölümünden öylesine müteessir olmuş ki, baygınlık geçirmiş hastaneye kaldırmışlar

deyince, ölüyü yıkayıp, kefenleyen Hoca söylenmiş:

-Tabii ağlayacak, baygınlık geçirecek. Çünkü ne kaybettiğini o biliyor!

PARA ÖYLE “DRİNG” VERİLİR Mİ!

Dinimizde işçilerin alın terleri kurumadan ücretlerinin verilmesi emredilir ama, maalesef bunun aksini yapanlar çok! Her toplumda olduğu gibi, Şehrimizde de işçilerin alın terini zamanında ödemeyen ve paralarını verinceye kadar analarından içtikleri sütü burunlarından fitil-fitil getirenler yok değil!

İşte, işçilerin hakkını öremekte böyle katı yürekli bir hemşerimizin dükkanına eskiden Siirçtçe lisanımızda

“BENNE”

denilen bir İnşaat Ustası gelmiş, İnşaatını çoktan bitirdiği evinden dolayı alacaklarını isteyerek:

-Mübarek olsun, evinin inşaatını bitireli neredeyse 4-5 ay oldu. Hala işçilik paramı ödemedin. Ben de müşkül durumdayım. Artık bir zahmet alacağımı ödesen!

deyince, dükkanda yanında olan çocuğu babasına:

-Baba, kasanın anahtarını ver! Ustanın parasını ödeyeyim!

diyecek olmuş.

Kendisinden borcu talep edilen iş adamı çocuğuna kızmış görünerek:

-Kasada para mı kaldı. Biraz önce bir başka alacaklı geldi. Parasını verdik! Kasa bomboş!

demiş ve Bina Ustasına:

-Birkaç gün sonra gel!

diyerek yine başından savmış.

Alacaklı Dükkandan uzaklaşınca, borç ödemede eli tutuklu iş adamı oğluna çatmış:

-Ulan eşeğin oğlu! Ben kasada paranın bulunduğunu, parayı çıkarıp adama vermeyi bilmiyor muyum ki sen işime karışıyorsun. Her isteyene öyle “DRNG” para verilir mi. Alacağını tahsil için bu adam buraya daha 10-20 defa gelip gitmeden ve bir ayakkabı yıpratmadan parasını ödemek olacak şey mi!

Evet, işte böyle haksızlıklar da olmuyor değil!

SÜNNETLİ Mİ, SÜNNETSİZ Mİ!

Bir okul arkadaşımız vardı. Babası memur olarak Siirt’e atanmıştı. Alevi olduğu söyleniyordu. Bunun için hep kendisine:

-Sünnetsiz Alevi!

diye takılanlar olurdu.

Her ne kadar Kendisi:

-Sünnetliyim!

dese bile kendisine inanılmaz ve:

-

Sünnetsiz Alevi! Sünnetsiz Alevi!

diye arkasından bağırılırdı.

Bir beden eğitimi dersinde, yine aynı şekilde bağıranlar olunca Çocuğun gözleri dolu-dolu oldu. Bunca tahkir edilmek canına tak etmiş olacak ki, birden bire şortunu çıkardı ve bağırdı:

-Bakın görün o… çocukları sünnetli miyim, sünnetsiz mi!

ADETULLAHA MUHALİF TALEP!

Siirtli eski kervancılardan

Hacı Hamza,

Hısta kaplıcasından dönerken, konak yeri olan

Billoris

(GERMAVE)

Kaplıcasının yanındaki

TEHTE MENDİK

denilen mevkide, gölgelikte kervanını istirahata çekmiş.

Siirt’e dönüş için artık bir konaklık mesafe kaldığından, kervandakilerin tümü nevalelerini bitirmiş, heybelerinde kuru ekmekleri bile kalmamış.

Bir hayli acıkmış olan ve kervandaki yolculardan hiç birinde açlığını bastıracak bir ekmek parçası dahi bulamayan kervancı başı, yüksek sesle:

-Hudayeme tu çaki, tu paki! Hemmu haval muhtaceteye, tu  muhtace kez na ki! Valla tu BIĞVAZİ tahte mendik buya KITLIK, AVE BOTAN BUYA TIRŞIK, HANE REŞŞE BUYA KEPÇEK! Ama, te adet ne kırıye, u

teadet neki…

Kervancıbaşının kafiyeli bir şekilde söylediği sözleri tam olmasa bile şu şekilde tercüme edebiliriz:

-Allah’ım kuvvetlisin, kudretlisin, herkes sana muhtaçtır, sen asla kimseye muhtaç değilsin. Vallahi istersen bu TAHTE MENDİK’İ (büyük bir kaya kütlesinin adı) KİTEL (Siirt’in meşhur içli köftesi), Botan Çayını TÜRLÜ GÜVEÇ (domates, biber, patlıcan karışımı bir sulu yemek türü), SİYAH HANI DA (Eskiden Billoris Yolu üzerinde bulunan ve yol genişletilince ortadan kalkan bir mağara) kepçe (büyük kaşık) yaparsın ama, böyle bir adetin yok ve böyle bir adet de edinmezsin!

diyerek, HEM AÇLIĞINI, hem açlığı esnasında KİTEL’E ve KITEL’İN yanında TÜRLÜ GÜVECE duyduğu özlemi kâfiyeli bir şekilde dile getirmiş.

Evet, ADETULLAH’A (Allah’ın, dünya nizamı için koyduğu adetlere aykırı olmazsa, Yüce ALLAH’ın yanında kaya parçasını, içli köfteye; Botan Çayını, Türlü Güvece, mağarayı da kepçeye çevirmek “OL DEYİNCE OLUR!” hükmü çerçevesinde hiç de zor değildir.

“ANNENE, BACINA DAYAN!”

İki Siirtli genç, İstanbul’da, halk otobüsüne binmişler. Dolmuş tıklım-tıklımmış. Öyle ki, otobüsün ortasında bile millet, adeta balık istifi gibi duruyormuş. İtişme, kalkışma had safhada.

Siirtli gençlerden biraz havai olanı, diğer arkadaşına Arapça (Siirtçe) gülerek sözde espri yapmış:

-Baksana bu önümdeki poposu büyüğe. Azcık arkamdan itekle de, sıkıştırayım, poposuna dayanayım!

demiş.

Meğer, önündeki kadın da Siirtliymiş  ve haliyle Arapça (Siirtçe) biliyormuş. Siirtli gencin edepsizce lâflarına, Arapça (Siirtçe) büyük bir tepki göstererek, söylenmiş:

-Oros.. çocuğu! Bana dayanacağına git, annene, bacına dayan…

Siirtli gençler, kadının kendileri gibi Siirtli olduğunu ve ne konuştuklarını bildiğini anlayınca, çok mahcup olmuşlar. Seslerini çıkarmadan ve ilk durak yerinde halk otobüsünden inerek, bir başka otobüsle yollarına devam etmişler…

“KALKIN, NAMAZA KALKALIM!

Müezzinin camiye gitmediği bir gün, İmam, cemaatten arkasında oturan kişiye:

-Namazı ikamet et!

demiş.

İkâmet getirmeyi bilmeyen Siirtli, namazı ikamet etmek yerine cemaate seslenmiş:

-Kalkın, namaza kalkalım!

ŞANSLA, AKLIN YARIŞINA DAİR  SİİRT ÖYKÜSÜ!

Siirtlilere has şansla, aklı yarıştıran bir anekdot vardır. Anekdot şöyle:

Yaşlı adam, ölmesine yakın adları

AKIL

ve

ŞANS

olan iki oğlunu çağırmış. Onlara:

-Altın dolusu bir küpüm var. On tarlaya sakladım. Ben öldükten sonra her kim onu bulursa, o altın dolu küp, o çocuğumun olacak!

demiş.

Babaları öldükten sonra adı

AKIL

olan çocuk, altın dolu küpü bulmak için tarlayı sürmeye karar vermiş. Kendi kendine:

-Küpü bulmasam da, tarlayı eker biçerim, geçimimi sağlarım!

diyormuş.

Adı

ŞANS

olan ise Babasının kendilerine söylediğine pek itibar etmediği için oralı bile olmamış.

Bir gün tarlayı sürmekle meşgul kardeşinin yanına gitmiş. Kardeşini kan-ter içinde tarlayı sürerken görünce haline gülmüş ve Babasının kendilerine şaka yaptığını, öyle altın dolu bir küpün olacağına ihtimal vermediğini söylemiş. Ama tarlada yürürken, ayağı bir şeye takılmış. Eğilmiş bakmış, bir küp. Küpü açmış, içi altın dolu.

Babaları

“her kim küpü bulursa, altınlar onun olacak”

dediği için küpteki altınların kendisinin olduğunu söylemiş. Babasının vasiyetine uyan kardeşi de itiraz etmemiş. Adı

ŞANS

olan çocuk, altın dol küpe kavuşarak zengin hayatı yaşamağa başlarken, adı

AKIL

olan diğer kardeş ise her yıl babadan kalma tarlayı sürerek geçinmek için ömür boyu çalışıp durmuş!

İşte

AKIL

ile

ŞANS’I

yarıştıran Siirtlilerin öyküsü bu!

ADI “KOMÜNİST”E ÇIKAN ÖĞRETMEN!

Geçmiş yıllarda, adı

KOMÜNİST’E

çıkmış Siirtli bir öğretmen, öğrencilerine ders verirken:

ocuklar, bakın daha ilk okul birinci sınıftan bizi “UYU, UYU YAT UYU!” diye nasıl uyutuyorlar. “BABA BANA BAL AL!” diyerek, eve ekmek getirmekten aciz babalarımızla nasıl eğleniyorlar, demiş!

Aynı öğretmen yine bir gün sınıfa girince:

-Çocuklar, “Allah’ım bana şeker ver!” diye dua edin, bakılım!

dedikten sonra,

-Dua ettiniz mi?

diye sormuş ve ilave etmiş:

-Bakın, Allah size Şeker vermedi! Şimdi de benden şeker isteyin, bakayım!

diyerek aklın sıra cebinde getirdiği şekerleri çocuklara dağıtacakmış. Ama uyanık öğrencilerden biri:

-Öğretmenim, benim canım şeker değil, elma istiyor. Bana elma ver!

deyince komünist öğretmen haliyle çuvallamış!

Yazarın Diğer Yazıları