KİTAPLARI NASIL BEDAVAYA GETİRDİ!
Siirtli iş adamı İstanbul’a gidecekti. Lise son sınıfta öğrenci olan büyük oğlu, o zamanın meşhur bir yazarının kitaplarını getirmesi için dil döktü. Baba, haliyle oğlunun kırmayacak ve bu isteğini yerine getirecekti.
İstanbul’a giden işadamı, kitapevlerine giderek, kitaplarını alacağı Yazar’ın adresini sordu ve yazıhanesine giderek, görüşme talebinde bulundu. Yazar tarafından kabul edilen Siirtli iş adamı Yazar’a methiyeler düzerek:
-Oğlum sizin kitaplarınıza hayran. İstanbul’a geleceğim zaman bana adeta yalvararak “Baba ne olur bu Yazar’a uğra kitaplarını imzalatarak al!” dedi. Ben de adresinizi sorup size geldim. Sizden istirhamım, eserlerinizi oğlum adına imzalayarak vermenizdir. Bunu yaparsanız, hem bir babayı, hem bir genci çok sevindirmiş olacaksınız!
diyerek kitaplarını imzalı olarak istedi. Kitaplarının ta Siirt’te yaşayan bir genç tarafından hem de imzalı olarak istenmiş olmasından dolayı hayli gururlanan Yazar da, bütün eserlerinden birer adedini çocuğun adına imzalayarak babasına verdi.
-Borcumuz ne kadar?
diye soran Babaya da:
-Bizi bu kadar seven genç bir hayranımıza hediyemiz olsun! Çocuğun da gözlerinden öperim
karşılığını verdi.
Bu oyunla kitapları bedavaya getiren Baba, istediği kitapları imzalı olarak getirdiği için ayrıca kendi oğlunu da bir hayli sevindirmişti.
DOLMA TENCERESİ NASIL FAKİRLERE GİTTİ
Siirtli Hoca, Cuma günü okuyacağı hutbeyi hazırlamış, okur, yazar olan hanımı da merak etmiş, hutbeyi okumuş. Hutbenin konusu, fakirlere verilen sadakalarla ilgiliymiş. Hoca, hutbesinde bazı ashab-ı kiramdan bahsederek, evlerinin kapısını çalan fakirlere nasıl kendilerini aç bırakmak pahasına, evlerindeki yemeklerini verdiklerini ballandıra, ballandıra anlatıyor, Müslümanları, fakirlere karşı
SAHABİLER
gibi davranmağa teşvik ediyormuş. Hanımı, kocasının hutbesinden gerçekten etkilenmiş. Amma, hutbeyi okuduğunu da söylememiş.
Hocanın bir özelliği de, Cuma günü için hanımına güzel yemekler yaptırmakmış. O Cuma günü için de, Siirtlilerin en çok sevdikleri bir yemek olan dolma yapılsın diye evine et, dolma, biber, pirinç, domates göndermiş. Karısına da, akşam için yemek olarak dolma yapmasını tembihlemiş.
Akşam olup da, Hoca evine gelince yemeğin getirilmesini beklemiş. İşin doğrusu bu ya, Hoca
KİTEL (SİİRT’İN ÖZEL İÇLİ KÖFTESİ)
yemeğinden sonra, en çok dolmayı seviyormuş. Ama, bir de ne görsün önüne konulan, hazır aperatif yemek değil mi:
Hanımına, kızgınlıkla sormuş:
-Hani dolma, yetiştiremedin mi yoksa?
Karısı, cevap vermiş:
-Yok efendi, dolmayı yapmasına yapmıştım ama, bir fakir geldi. Ailesinin durumunu anlattı. Aç olduklarını söyledi. Ben de, bugünkü Cuma hutbeni okumuştum. Onun da etkisi altında kalarak, tencereyi olduğu gibi fakire verdim. Nasıl, iyi ettim, değil mi?
Bu cevabı alan Hoca’nın cinleri tepesine çıkmış ve öfkeyle söylenmiş:
-Behey ahmak kadın, ben o hutbeyi cemaat uygulasın diye yazdım. Sen uygulayasın diye değil. Hem, şimdi sahabe devrinde miyiz. Biz, sahabe miyiz. Bir daha böyle haltlar karıştırma! Sonra, üç taşını atarım, sen de, dolma tenceresini verdiğin dilencinin durumuna düşersin, ha!
HAVAAAR-HAVAAAR!
Siirt’in geçmişinde, bağcılığın çok önemli bir yeri varmış. O zaman, terör veya asayiş sorunu diye bir sorun olmadığı için Yaz mevsiminin girmesiyle, çoğu hemşerilerimiz bağlara gider, geceleri de bağlarda yatarlarmış. Yine o zamanlar, değil televizyon, radyo bile olmadığı için, bağ sahipleri her gün bir başka bağda bir araya gelir, sohbet ederlermiş.
Öyle anlatılır ki, yine bağların insanlarla dolu olduğu bir dönemde, şakacı mizaçlı biri olan
HACI MUSA
adındaki Siirtli, kendi bağındaki bir ağacın tepesine çıkarak:
-HAVAAAAR! HAVAAARR!
diye defalarca bağırmış. Siirt’çe
“HAVAR”
kelimesi
“İMDAT!”
anlamındadır. Rahmetlinin gür sesini duyan çevredeki bağ sakinleri, tehlikeli bir durum olduğunu zannederek, sesin geldiği yöne, yani
AMMO
MUSA’NIN
bağına doğru koşuşmağa başlamışlar!
Ağacın tepesinde olan
AMMO MUSA,
çevreden gelen kalabalığı görünce
“HAVAAAR, HAVAAAR”IN PEŞİNE “LEVAYEEE LEVAYEEE!”Yİ EKLEMİŞ! Böyle yapmakla “İMDAD” ÇAĞRISINI UZUN HAVAYA DÖNÜŞTÜRMÜŞ..
Geçmiş yıllarda, Şehrimizde ilk mısraları :
“HAVAAAR, HAVAAR LEVAYE, LEVAYE”
şeklinde başlayan bir
UZUN HAVA VARMIŞ!
Dört bir taraftan toplanan bağ sakinleri, ancak o zaman
AMMO MUSA’NIN
yine kendilerine bir oyun oynadığını farkedebilmişler…
Neyse ki
AMMO MUSA
gelenleri sevindirecek bir de haber vermiş:
-HATUNE (EŞİNİN ADI) BİR TENCERE DOLMA PİŞİRMİŞ. BENİ SEVENLER GELSİN YESİNLER DİYE BU OYUNU OYNADIM. BU KOŞUP GELENLER BENİ SEVİYORSUNUZ Kİ, İMDADIMA KOŞTUNUZ. DOLAYISIYLA DOLMA YEMEYİ DE HAKKETTİNİZ!
diyerek gelenleri akşam yemeğine alıkoymuş...
ELBİSE ASMA PARASI!
Şehrimizin susuzluk çektiği dönemlerde, hamamlar tıklım, tıklım dolarmış. Klasik Türk hamamları şeklinde yapılan kubbeli hamamların göbek taşları üzerinde uzanarak, oturarak ter atmak, sonra, tellaklar tarafından keselenip, liflenmek insanları çok rahatlatıyormuş.
Siirt’te hamamcılık mesleği, genelde zenginler tarafından yapılırmış.
DARICCEVVENİ (iç kısım)
denilen yerde işçiler hükmündeki tellaklar çalışırlarken,
(DARIL BARRANİ)
denilen dış kubbede oturan hamam sahiplerine de, müşterilerden hamam paralarını almak düşermiş.
Hele, Ramazan ve Kurban Bayramlarının haftasında ve özellikle arife günlerinde bütün hamamlar tıklım, tıklım dolar taşarlarmış. Hamama girenler keselenmek, liflenmek sırası kendilerine gelsin diye bazen saatlerce beklemek zorunda kalırlarmış.
Sıra beklemek iyi de, tellaklar, genelde bol bahşiş veren müşterilerine hep torpil geçer, hem sıralarını öne alır, hem de en iyi şekilde kese yapar, liflerlermiş.
Bir Kurban Bayramı arifesinde, çocuklarını da yanına alarak Havuzlu Hamama giden
Ammo Mahmut (Mahmut Amca)
adındaki Siirtli hemşerimiz saatlerce sıranın kendisine gelmesini beklediği ve sık, sık tellakları:
-Kardeşim, sıra bizim!
diye uyardığı halde, tellaklar yine bildiklerini okuyup, bol bahşiş veren hatırlı müşterilerini öne alınca, artık dayanamamış. Kendisinin ve çocuklarının başlarına kurnadan bir, iki tas su döktükten sonra, apar topar, hamam dışı mahfiline çıkmış. Çocuklarıyla birlikte elbiselerini giyindikten sonra, cüzdanından para çıkarıp, Hamam sahibine:
-Elbise asma parası al!
demiş.
Hamamın sahibi:
-Nasıl, anlamadım!
deyince de Ammo Mahmut:
-Kardeşim, saatlerden beri içerideyiz. Amma, tellakların bir türlü bizi yıkamadılar. Defalarca “sıra bizimdir” diye ikaz ettik, aldırmadılar. Biz de yıkanmadan çıktık. Elbiselerimizi, hamamın askılarına asarak işgâl ettiğimiz için alacağın bir ücret varsa al!
diyerek ağır şekilde sitemde bulunmuş. Hamam sahibi, gönlünü almak için her ne kadar:
-Olur mu Ammo Mahmut, hele elbiselerinizi çıkarıp içeriye girin, ben şimdi tellaklara talimat verir, en iyi şekilde ve derhal keseleyip, liflemelerini tembihlerim!
dese de, sırasının defalarca ihlâl edilmiş olmasından haklı olarak son derece gocunmuş olan
Ammo Mahmut’u
ikna edememiş. Para vermek için ısrar etmesine karşılık:
-Tarifemize bak, kese, sabun, duş ücretleri yazıyor. “Askıya elbise asma” diye bir ücretimiz yok!
diyerek parasını geri vermiş…
“IŞ BEHSIDDİK!” = “ HOROZDAN NE HABER!”
Lisanları Arapça olan Siirt’in
RISTAK
yöresindeki bir köyden iki gencin canları, kendilerine ziyafet çekmek istemiş. Köydeki kümeslerden birine gizlice girerek bir horoz çalmışlar. Köyün dışına götürerek kesmişler. Yaktıkları ateşin üzerinde güzelce çevirip yemişler.
Ama horozu kesip ateş üzerinde çevirerek pişirdikten ve yedikten sonra yaptıkları işin hiç de iyi olmadığını anlayarak ve
“ya bizim çaldığımızı, kesip yediğimizi anlarlarsa!”
düşüncesinin korkusu ve utancıyla köyden uzaklara kaçmağa karar vermişler.
İki genç, İstanbul’a giderek ayrı-ayrı yerlerde işe girmişler. Koca şehirde birbirlerinden kopmuşlar. İkisi de çalışarak zengin olmuşlar. Yine birbirlerinden habersiz burunlarında tüten köylerine dönmek için o günün vasıtalarıyla Siirt’e kadar gelmişler. Tesadüf, aynı gün köyden kaçan iki genç, yine aynı gün Şehir merkezinden yaya olarak köylerine gideceklerken köyün yolunda karşılaşmışlar. Birbirlerini tanıyan gençler sarılıp öpüşmüşler.
Biraz safça olanı yıllar önce çalınmış horozun hala araştırmasının yapılmakta olacağı endişesi içinde suç ortağı arkadaşına sormuş:
-ECEBE IŞ BEHS IDDİK=ACABA, HOROZDAN NE HABER!
İşte, geçmiş yıllarda Siirtliler bu olaydan yola çıkarak, önemsiz konuları gözlerinde büyüten ve evhama düşenler için
“IŞ BEHS IDDİK!=HOROZDAN NE HABER!”
deyimini kullanarak evham sahibi kişileri alaya alırlardı…
“HELE ÖNCE BİR TEK GÖZÜMÜ AÇAYIM SONRASINA ALLAH KERİM”
Kallendermeşrep Siirtliyi arkadaşları zorlayarak sözde tövbe ettirmek için bağlı oldukları tarikatın tekkesine götürmüşler. Kallendermeşrep, Siirtli kendisine öğretildiği şekilde önce boy abdesti almış, iki rekat tövbe namazı kılmış. Sonra Şeyhin huzuruna çıkarak el almış, tövbesini Şehin elinde de ikrar etmiş.
Bu işler tamamlandıktan sonra, tarikatın mutad halkasına dahil olması için de kendisine talimatlar verilmiş. Adına
“hatim”
denilen meclise alınmış. Ancak hatime girilmeden önce dostları sıkı sıkıya:
-Hatim sırasında gözlerin hep kapalı olacak. Sakın gözlerini açma, maazanallah kör olursun!
demişler.
Siirtli kallendermeşrep, hatime girmiş, hatim biraz uzayınca,
“acaba ne oluyor”
diye merak ederek kendi kendisine:
-Hele önce bir tek gözümü açayım. Varsın bir gözüm kör olsun. Öbür gözle idare ederim!
diyerek gözlerinden birini açmış. Bakmış ki, bir şey olduğu yok. Sonra, diğer gözünü de açmış.
Hatim tamamlandıktan ve arkadaşlarıyla birlikte tekkeden ayrıldıktan sonra, yolda arkadaşlarına:
-
Hani gözlerimi açsam, kör olacaktım, önce birini, sonra ötekini açtım. Gördüğünüz gibi gözlerim sapsağlam! Beni olduğum gibi kabul ederseniz, ne ala. Aksi takdirde siz kendi yolunuza, ben yoluma!
diyerek, tövbeye tövbe etmiş…
SİGARA YASAĞININ ANIMSATTIĞI ANEKDOT!
Kapalı alanlarda sigara yasağıyla ilgili sürdürülen denetimler, bize Siirt’e ait anlatıla gelen bir anekdotu anımsattı. Anekdot şu:
Kaçak tütün kullanmanın yaygın olduğu yıllarda, tekel idaresinin
“KULCU”
adı verilen takip memurları varmış. Bu takip memurları, kaçak tütün kullanımını kontrol eder, kaçak tütün kullananlara anında ceza keserlermiş.
İşte, bu kulculardan biri de çoktan rahmete intikal etmiş
HAMİT İNO
adı ile bilinen acımasız bir takip memuruymuş. Bir gün, bir dost meclisinde
HAMİT İNO’NUN
kulcu olduğunu bilmeyen yine bir Siirtli çıkarıp sigara tabağını uzatmış ve:
-Çok güzel kaçak tütünüm var. Bir sigara sarmaz mısın?
demiş.
HAMİT İNO
da sigara tabağını muhatabının elinden aldığı gibi, cebindeki ceza makbuzunun cildini çıkarıp, o zamanın parasıyla 10 Lira ceza kesmiş.
Bu anekdottan yola çıkarak sigara tiryakisi hemşerilerimizi uyaralım. Sakın siz, siz olun da sakın ha, kapalı mahaldeyken çıkarıp da kimseye sigara ikram etmeyin. Bakarsınız, kapalı mekanda sigara içilmesine yönelik denetçilerden biri olabilir!