“SİİRT 10 MİLYONA DEĞER Mİ?”
1957 yılı öncesinde Siirt, susuzluk açısından tam bir
KERBELÂYMIŞ.
O zamanları yaşayanların anlattıklarına göre, hemen her evde kuyu vardı. Ama, kuyuların suları, toprağın kireçli olması yüzünden hem tuzlu, hem acıydı. Aslında kuyu suları, bahçeleri sulamaktan, inşaat işlerinde kullanılmaktan başka hiçbir işe yaramazdı.
Yine o günleri yaşayanların anlattıklarına göre, ellerin ve yüzlerin acı ve tuzlu olan kireçli sularla yıkanmaları yüzünden Şehrimizde insanların yüzde
80’i TRAHOMLUYDU.
O zamanlar Şehrimizde mevcut olduğu belirtilen Trahom Savaş Hastanesinde gözlerini ilâçlamak için bekleyenlerden oluşan kuyrukların sonu gelmezdi.
Şehrimizin içecek suyu ise 2-3 çukur çeşmeden
(BRAYKE, SÜTÜT, TARMOL)
ve sakalar tarafından sağlanırdı. Sakalık, o dönemlerin en geçerli ve en kazançlı mesleklerinden biriydi. Genelde güçlü, kuvvetli, kavgacı tipli insanlar sakalık mesleğini yürütürlerdi. Çünkü, çeşme başlarında devamlı sıra kavgası olurdu. Hatta, çeşme başlarında su sırası yüzünden meydana gelen kavgalarda çok sayıda öldürme ve yaralama olayları yaşandığı anlatılır.
Yani, sakalık yapanlar güçlü, kuvvetli, kavgacı tipli olmasalardı, mesleklerini yürütmelerine imkân yoktu. Çünkü, çeşme başlarında kaba kuvvet hâkimdi.
Hatta anlatıldığına göre, sakalar, vatandaşları da mağdur etmemek için 2 teneke kendileri, 1 teneke de, halktan bekleyenlere su aldırırlardı. Bu usul, çeşmelerde sıra beklemek işinde adeta gelenekselleştirilmişti. Sakalık yapanlar, genelde Şehrin kabadayı takımından oluşurlardı.
Ailelerin, parasını ödeyerek alabildikleri günde 2-3 teneke su olurdu. Zaten, 1 teneke suyun o zamanın 1 Lirası olduğu söylenir. Ki bu paranın satın alma gücü bugünün 10 TL’si kadar olarak belirtilir.
İşte, Siirt bu Kerbelâ hayatını yaşarken, 1950 yılının genel seçimleri öncesinde İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olarak Siirt’e gelmiş, Şehrin o zamanki ekabirleri de, kendisinden Botan Çayı üzerinde bir baraj yaptırılmasını ve Siirt’i susuzluktan kurtarılmasını arzetmişler.
İnönü’nün Siirt’e gelişini ve gidişini fırsat bilen o zaman yeni kurulmuş ve İlimizde de teşkilâtlanmış olan Demokrat Parti’nin (Rahmetli Menderes’in ve Bayar’ın Partisi) Siirtli kurucuları hemen etrafa bir haber yaymışlar.
Siirtlilerin kendisine arzedilen su ile ilgili sorununu dinledikten sonra, İsmet İnönü’nün yanında, baraj konusunda deneyimli bir danışmana. Barajın maliyetini sorduğu ve:
-Paşam, 10 milyona malolur!
deyince de;
-Siirt’i satarsak, 10 milyon lira eder mi?
dediği iddiasını bütün şehre yaymışlar.
Yine söylentilere göre, 1950 yılında yapılan genel seçimlerde Siirtli DP’lilerin işledikleri tek seçim argümanı budur:
-“İsmet Paşa, “SİİRT’İ SATARSAK, 10 MİLYON LİRA EDER Mİ, DEMİŞ!”
Rahmetli İnönü’nün, bu sözü kullanıp, kullanmadığını bilemiyoruz, daha doğrusu inanmıyoruz ama, bu söylenti, hâlâ hemşerilerimiz tarafından zaman-zaman dillendirilir.
BİRAZ DE ASLAN’LAR YESİNLER!”
Bir ara, MHP’den milletvekili adayı olan Hemşerimiz ASLAN TÜKENMEZ, konuşmak için çıktığı seçim kürsüsünden hemşerilerine seslenmiş:
-Bu milleti soyup, soğana çevirdiler. Kim yapıyor bunları? Farelerle, kediler! Oylarınızla destek veriniz de, bu defa ASLANLAR YESİN!
Milletvekili adayı hemşerimiz, adının
“ASLAN”
olmasından kinaye olarak bu sözü söyleyince, taraftarları coşmuşlar:
-Evet! Kediler, fareler yiyeceğine, ASLANLAR YESİN!
YÜZDE 34 TÜRK, YÜZDE 33 ARAP,
YÜZDE 33 KÜRT OLAN SİİRTLİ!
İstanbul’da, Üniversitede okuyan Siirtli bir genç, aynı üniversitede bir kız öğrenciyle tanışmış. Arkadaş olmuşlar, samimiyet ilerlemiş. Siirtli genç, kız arkadaşına önce nişanlanmak ve sonra da evlenmek konusunda teklifte bulunmuş.
Kızın kendisi de gönüllü ama, danışılması gereken bir de ailesi var. Annesine, babasına durumu açmış ve kendisinin de gençten hoşlandığını özellikle vurgulayarak, tepkilerini ölçmeğe çalışmış. Kızın Babası:
-Genci eve getir de, yakından tanıyalım, bakalım, neyin nesiymiş!
demiş.
Kız arkadaşı, Siirtli gence:
-Anneme, Babama senden bahsettim, seninle tanışmak istiyorlar!
diyerek evlerine davet etmiş.
Kızı gerçekten seven ve onunla evlenmek konusunda çok istekli olan Siirtli:
-Ne zaman müsait olursanız, haber ver, damat adayları ayaklarının üzerinde yürüyerek gidiyorlarsa, ben ailenle tanışmak için başımın üzerinde yürüyerek gelirim. İnşaallah annen, baban beni beğenirler de, problem çıkmaz!
demiş.
Kız da:
-Ha, şunu da söyleyeyim. Babam milliyetçi biridir. Konuşmalarına dikkat et!
diyerek, babası konusunda tiyö vermiş.
Gencin kendisi de, zaten milliyetçi karakterli olduğu için, sevdiği kıza bu konuda bir sorun yaşanmayacağını belirtmiş.
Kararlaştırılan günün akşama Siirtli genç, özene bezene giyinerek, sevdiği kızın evine gitmiş. Tabii, bir demet çiçek ve en pahalısından bir kutu çikolata da götürmeyi ihmâl etmemiş.
Doğrusu, kız tarafı da genci hoş karşılamışlar. Ne de olsa, kızları onu seviyor ve onunla evlenmek istiyor. Söz dönüp dolaşmış, Kızın babası gence sormuş:
-Sen köken itibarıyla Türk müsün, Kürt müsün?
Genç cevap vermiş:
-Gerçek bir cevap istiyorsanız, şöyle söyleyeyim. Benim Annem Türk’tür. Siirt’e görevle atanmış ve orada babamla tanışıp evlenmişler. Babam, Siirt Merkez ilçe halkındandır. Yani, Siirtlidir Arap’tır. Babaannem Kürt’tür. Yani ben yüzde 34 Türk, yüzde 33 Arap, yüzde 33 Kürt kökenli olan bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım!
Gencin samimi konuşmasından hoşlanan kızın Babası:
-Peki yüzde 33 Arap, yüzde 33 Kürt ve yüzde 34 Türk derken, bu yüzde 1’lik pay fazlasını neden Türk tarafına verdin?
diye şaka babında bir soru yöneltmiş. Her Siirtli gibi zeki olan genç, cevabı yapıştırmış:
-Çünkü Bayrağım, Türk Bayrağı’dır. O fazlalığı onun için verdim. Gerektiği zaman, o yüzde 1’lik payın arkasına iki SIFIR EKLERİM yüzde yüze çıkar. Madem Türkiye Cumhuriyeti Bayrağının gölgesi altında yaşıyoruz, O HALDE YÜZDE YÜZ TÜRKÜM!
Gencin samimi ve duygulu konuşmasından hayli etkilenen Babası, Kızına dönüp:
-İşte, ben böyle bir damat isterim!
demiş ve damat adayı Siirtli genci beğendiğinin işaretini vermiş!
SİİRTLİ TELGRAFÇILAR
Geçmiş yıllarda, telgraflar
MORS
adı verilen bir alfabeyle çekilirdi. Mors alfabesi, nokta ve çizgilerden oluşurdu. İşte PTT’lerde (Posta Telgraf Telefon) mors alfabesinin yaygın olarak kullanıldığı ve telgraf memurlarının önemli bir görev ifâ ettikleri geçmiş yıllara ait bir anekdot anlatılır.
Ankara’da, PTT Genel Müdürlüğü görevini gören o zamanki teşkilât, Siirt PTT Müdürlüğüne yazı yazarak kurs görmek üzere iki telgraf memurunun gönderilmesini istemiş. O zamanlar, seyahatlerin yüzde yüzüne yakını trenlerle yapıldığı için iki Siirtli telgraf memuru da haliyle Kurtalan’dan eksprese binerek Ankara’ya gidiyorlarmış. Tren, Malatya’ya girdiği zaman, iki Siirtli telgrafçının oturdukları kompartımana, bir bayan girmiş. Giyimi de, kendisi de güzel bayan, nezaketen oturmak için müsaade istemiş. Siirtli telgrafçılar, tabii bu duruma çok memnun olmuşlar. Ankara’ya kadar, böyle güzel ve kibar bir bayanın yanlarında oturacak olmasına sevinmişler.
Birbirlerine
MORS
alfabesi taktiğiyle ve madeni parayla önlerindeki sehpalara tıkırdatarak mesajlar göndermişler. Birinci telgrafçı:
-Bu hatun, bizimle Ankara’ya kadar gelirse yaşadık. Baksana güzelliğine, boyuna, endamına!
diye mesaj gönderirken, diğeri:
-Sen evli, barklı adamsın! Bunu, bana bırak. Yoksa, Siirt’e dönerken seni hanımına şikâyet ederim. Gününü görürsün!
diyerek yarı şaka, yarı ciddi uyarmış.
İki Siirtli telgrafçı arasında, mors alfabesi taktiğiyle mesajlaşma devam edecekmiş amma, bir de ne görsünler, yanlarına gelen Bayan da mors alfabesiyle her ikisine şöyle bir mesaj göndermiş:
-Anlıyorum ki, siz de benim gibi telgrafçısınız. Ve büyük bir ihtimalle, benim Ankara’da katılacağım kursa siz de katılacaksınız. Şunu size hatırlatayım ki, ben evli, çoluk çocuk sahibi bir telgraf memuresiyim. Edebinizle yerinizde oturacaksanız, oturun, aksi takdirde, bu kompartımandan ayrılıp başka bir kompartımana giderim. Ankara’da, Genel Müdürlükte de sizi rezil kepaze ederim!
Kompartımanlarına giren bayanın, kendileri gibi bir telgrafçı olduğunu ve kendilerinin de katılacakları kursa katılmak için davet edildiğini öğrenen Siirtli telgrafçılar, mors alfabesiyle birbirlerine gönderdikleri mesajın, algılandığının mahcubiyeti içinde defalarca özür dilemişler. Çok centilmence davranarak, kendilerini affettirmeyi başarmışlar. Ankara’da, kurs boyunca beraber olmuşlar. Kursun tamamlanmasından sonra da, yine birlikte Malatya’ya kadar yol arkadaşlığı etmişler.
KOMÜNİZİMDE PERDE PİLAVI YOK, KİTEL YOK, SARMA DOLMA YOK!
Sovyetler Birliğinin şaşaalı döneminde, dünyada bir
KOMÜNİZM
havası esiyordu. Bütün ülkelerde, özellikle fakirler ve orta sınıf vatandaşlar, kulaktan dolma duydukları
“EŞİTLİK”
safsatasına kanıyor, bu yüzden komünizm rejimini, kurtarıcı gibi görüyorlardı.
İşte, o yıllarda bir gün, Türkiye’nin iç sorunlarının konuşulduğu ve tartışıldığı bir dost meclisinde, kapitalist rejimin kötülüklerinden ve insanları ezmesinden yakınan bir Siirtli:
-Kardeşim, din mefhumu olmazsa, ben bugün kendimi KOMÜNİST İLÂN EDECEKTİM!
diyecek olmuş
. Bu iddiada bulunan kişinin ne kadar midesine düşkün olduğunu bilen yine Siirtli arkadaşı:
-Bak dostum, Komünist ülkelerde PERDE PİLAVI YOK, KİTEL (SİİRT’E ÖZEL İÇLİ KÖFTE) YOK. SARMA-DOLMA YOK! Bunları düşün, sonra kararını ver!
diyerek şakayla karışık cevap vermiş.
Bu cevabı alan muhatabı da yarı şaka, yarı ciddi söylenmiş:
-Vallahi. Öyleyse komünist olmaktan vazgeçtim. Hem, emin olun, bu akşamki yemeğimiz SARMA-DOLMA. Ben sarmasız, dolmasız, hele-hele KITELSİZ, PERDE PİLAVSIZ NASIL KALIRIM!
“ORADA FOTİN VERECEKLER!”
Siirtli bir hemşerimiz, namaz kılmak için Camiye gitmiş. Namazını kılıp, camiden çıkmak için ayakkabısını koyduğu yere bakmış ki, ayakkabı yok. Belki yanlışlık olmuştur, alan getirir diye beklemiş. Cami tam anlamıyla boşalınca, kesin olarak ayakkabısının çalındığını anlamış. Ayakkabıyı çalan her kimse, yerine dibi delik ayakkabısını bırakmış.
Yeni aldığı pahallı ayakkabının çalınmasından duyduğu üzüntünün etkisiyle:
-Bir daha gelip camide namaz kılanın da…
diyen ayakkabı sahibinin sesini işiten müezzin, şaka yollu:
-Üzülme, olur böyle şeyler. Hem, burada ayakkabın çalındığına göre, orada (ahirette) çalınan ayakkabının yerine FOTİN verecekler, hiç merak etme, demiş…
Hemşerimize de, çalınan ayakkabısının yerine bırakılan tabanı yırtık ayakkabıyı giyip, camiden çıkmaktan başka yapacak bir şey kalmamış…