Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-15-

Cüneyt Arıtürk

“OOO..MERHABA ADİL BEY…”

Prof. Dr. Merhum Ahmet Memduh Yaşa’nın, Siirt’e her gelişinde ilk uğradığı dostu

SİİRT GAZETESİ Sahibi Mehmet Emin

Kılıççıoğlu

olurdu. Yine Siirt’e geldiği bir gün Mehmet Emin Kılıççıoğlu’nun yazıhanesinde otururken, Gazete almak için Şehrimizin popüler Berberlerinden (Yeni tanımıyla Kuaför) Merhum Abdullah Güldoğan selâm vererek içeriye girmiş. Abdullah Güldoğan’ı, Ağabeyi Lütfü Güldoğan ile karıştıran Memduh Yaşa da:

-Oooo, merhaba Lütfü Bey!

demiş!

Rahmetli Abdullah Güldoğan, kendisini ağabeyi ile karıştıran Prof. Dr. Memduh Yaşa’ya cevap vermiş:

-Sağolun ADİL BEY, SAĞOLUN! (Adil Yaşa, Memduh Yaşa’nın Avukat olan ve 2 dönem Siirt milletvekilliği yapan Kardeşi)

Bu cevap üzerine Prof. Memduh Yaşa:

-Beni Adil ile karıştırdın, ben Adil’in Ağabeyi MEMDUH’um!

diyecek olmuş.

Merhum Abdullah Güldoğan da gülerek cevap vermiş ve taşı gediğine koymuş:

-Siz de beni LÜTFİ AĞABEYİMLE karıştırdınız. Ben de Lütfi’nin kardeşi ABDULLAH’ım! Demiş.

Bunun üzerine Merhum Mehmet Emin Kılıççoğlu devreye girmiş:

-Memduh’cuğum, sen Lütfi ile Abdullah’ı birbirine karıştırırsan, alacağın cevap bu olur. Abdullah bu, taşın altında kalacak değildi ya…

Bu söz üzerine üç rahmetli de gülüşmüşler…

RAKİPLERİNİ NASIL OYUNA GETİRDİLER!

Görevi gereği yıllarca Ankara’da ikâmet eden üst düzey bir bürokrat, milletvekili adayı olmak için memleketi Siirt’e gelmiş. Geldiğinde, yabancı (Siirtli olmayan anlamında) hanımını da beraber getirmiş. Seçimler için bir süre kalması gerektiğinden, hanımını Ankara’ya geri göndererek çalışmaları başlatmayı hedefliyormuş. O zamanlar, otobüs şirketleri olmadığı için gelişler, gidişler Kurtalan Ekspresi ile oluyormuş. Milletvekili adayı olmaya niyetli üst düzey bürokrat Siirtli, hanımını almış, Kurtalan’a götürerek trene bindirmiş. Amma, o bunu yaparken, rakipleri gizliden gizliye takip ediyorlarmış.

Milletvekili adayı olmaya niyetli üst düzey bürokrat trenden inerken, hanımının bulunduğu kompartmana giden siyaset erbabı iki Siirtli, hanımı tanımıyormuş gibi yaparak, güya birbirleriyle sohbet etmeğe başlamışlar. Biri, diğerine:

-Baksana, dünyada neler oluyor! Adam güya gelmiş milletvekili adayı olacak. Oysa, gayesi kadını boşayıp evlenmekmiş!

diyerek, “hanımından boşanacak kişi diye” üst düzey bürokratın adını vermiş. Öbürü de:

-Hanımı da çok muhterem biriymiş. Zavallıyı kandırmış. O da “Kocam milletvekili olacak!” hayalîndeyken, bir de bakacak ki, boşanmış, kapının önüne konulmuş, kocası evlenmiş!

Kadın, kendisini tanıtmadan can kulağıyla konuşulanları dinliyormuş. Tren Diyarbakır’da durunca hemen inmiş ve Kurtalan istikâmetine gidecek ilk trende yer ayırtarak geri dönmüş. Bu ani dönüşüne şaşıran Kocasına da hiçbir sebep göstermeden ve trende duyduklarını anlatmadan:

-Ben Milletvekili olmanı istemiyorum. Ya benimle geri dönersin, ya da boşanırız, öyle giderim!

diye tutturmuş. Gerçekte, hanımını çok seven Siirtli üst düzey bürokrat, takındığı bu kesin tavır karşısında, hanımını, adaylığa tercih ederek Ankara’ya geri dönmüş. Bu suretle, rakipleri tarafından daha ilk hamlede ekarte edilmiş…

Yıllar sonra, üst düzey bürokrata yaptıkları oyunu aynı siyasiler, kahkahalarla gülerek anlatmışlar.

ÇİFTÇİNİN, LOKANTACIDAN İNTİKAMI!

Kurtalanlı bir çiftçi, ekinlerini biçtirmek için Adana’dan biçerdöver getirmişti. Haliyle biçerdöverin ekibine de yemek vermek ona aitti. Kurtalan’daki bir lokantaya giderek,  sahibine, arazisi için gelmiş olan biçerdöver ekibinin yemeklerini vermesini ve hesabı mahsulü kaldırdıktan sonra ödeyeceğini söylemiş. Lokantacı da:

-Biz, peşin çalışıyoruz!

diyerek teklifi reddetmiş. Bu duruma bir hayli sinirlenen çiftçi, ses çıkarmamış. Ama, lokantadan çıkar çıkmaz, intikâmını almağa başlamış. Kendisi lokantadan çıkarken, bir grup tanıdığı ile karşılaşmış. Kendilerine:

-Nereye gidiyorsunuz?

diye sorunca ve:

-Lokantaya, yemek yemeğe gidiyoruz!

cevabını alınca fırsatı kaçırmamış:

-

Ben de lokantaya, yemek yemeğe gitmiştim. Şöyle bir mutfak tarafına göz attım. Ne göreyim, koca, koca fareler, ortalıkta cirit atmıyor mu? Neredeyse kusacaktım. ‘İyi ki daha yemek yememişim’ diyerek geri çıktım

demiş.

Bu sözleri duyan ve hedefleri lokanta olan kafile, hemen geri dönmüşler ve başka bir lokantaya gitmişler. Çiftçinin intikamı bununla da kalmamış. Lokantacı için:

-Adam zaten necisin teki. Ayakta, işiyor, sonra ellerini yıkamadan, şişleri eline alıp kebap yapıyor!

diyerek menfi propaganda yapmağa başlamış. Bu propagandalar o kadar etkili olmuş ki, lokantacı bir de bakmış, iş yeri sinek avlıyor. Etraftan sorup soruşturmuş. İşin gerçeğini öğrenmiş. Çiftçiye giderek, adeta yalvarmış ve bu menfi propagandadan vazgeçmesini istemiş.

Tabii, yeni imajını sağlayıncaya kadar, kaybettiğiyle kalmak pahasına!

“RUHUNA ÇOK DUALAR OKUNACAK!”

Çocuğu olmayan zengin, ancak, zengin olduğu kadar da cimri bir Siirtlinin hanımı ölmüş. Adam, genç ve güzel bir bayanla ikinci evliliğini yapmış. Çocuk konusunda problemi olan adamın kendisi olduğu için, ikinci hanımından da çocuğu olmuyormuş.

Arkadaşlarından biri takılarak:

-Sana çok gıpta ediyorum. Öldükten sonra ruhuna ne kadar dualar okunacak, bilsen!

diyormuş.

Arkadaşının neyi imâ ettiğinin farkında olmayan, çocuksuz zengin:

-Ruhuma neden çok dualar okunacakmış?

diye soracak olmuş.

Beriki sinsi, sinsi gülerek cevap vermiş:

-Birinci karıyı öldürdün, ama, ikinci karın çok genç. Bu gidişle o seni öldürecek. Sen öldükten sonra, kendisine bir genç bulup evlenecek. Senin malına, mülküne konan o genç de, her gece hanımına “Gel eski kocanın ruhunu şâdedelim!” diyecek!

Bu açıklamadan sonra arkadaşının ne demek istediğini anlayan çocuksuz, cimri zengin:

-Allah senin belânı versin!

diye söylenmiş.

VALİ’YE RAĞMEN NASIL MEBUS OLDU!

Türkiye’de, 1950 yılı öncesinde Millet Meclisine seçimle değil, atamayla mebus (milletvekili) seçilirmiş. Mebus seçilmek istenen kişi hakkında, İlin Valisinden bilgi alınır, Vali, mebusu onaylarsa, telgrafla bildirilir ve seçimi kesinleşirmiş.

1950 yılı öncesi dönemlerde, 1 milletvekilliği boşalan Siirt’e, yeni bir mebus atanacakmış. Hükümet, mebus olarak atamayı düşündüğü  kişi hakkında, o zamanın Valisinden bilgi istemiş. Meğer, Vali ile mebus atanacak kişinin arası hiç mi, hiç yokmuş. Vali, atamayı durdurmak için hemen bir telgraf yazarak, Postaya göndermiş. Ancak, Vali’nin telgrafı postaya gitmeden önce, bir şekilde mebus olup olamayacağı sorulan kişinin eline geçmiş. Hemen telgrafı değiştirmiş ve kendi kendisini tezkiye eden çok mükemmel bir telgraf göndermiş.

Tabii, hâl böyle olunca, adı geçenin mebusluğu kesinleşmiş. Yeni mebusun ilk işi de Valiyi Siirt’ten aldırmak olmuş!

“ŞEHRİN EŞRAFINDANDIR!”

İlimize yeni atanmış Valileri ve sair devlet erkanlarını ziyaret etmek,

EŞRAF TAKIMI

HEMŞEHRİLERİMİZİN

asla ihmâl etmeyecekleri bir gelenektir. Geçmiş yıllarda, İlimize yeni atanan bir Valiye

“hoş geldiniz”

ziyaretinde bulunmak için o zamanın özel kalem müdürlüğü görevini ifâ eden (O zaman, özel kalem müdürleri yokmuş, tahrirat kâtipleri varmış) hemşerimize, yine bir hemşerimiz

Vali Beye “hoş geldiniz”

ziyaretinde bulunmak istediğini belirtmiş.

Tahrirat Kâtibi Hemşerimiz bu talep üzerine:

-Senin için randevu isterken, neci olarak söyleyeyim?

diye sormuş.

Berikinin kafası atmış:

-Yahu, ne diyeceksin! “Şehrin Eşrafındandır!” diyeceksin tabii!

demiş.

Kendisini

“Şehrin Eşrafından!”

olarak takdim ettirmek isteyen kişinin ne kadar üç kâğıtçı biri olduğunu bilen Tahrirat Kâtibi, çâr, nâçâr:

-Peki! Öyle olsun!

diyerek Valinin huzuruna girince, randevu talebini iletmiş ve:

-Şehrin eşrafından …….. …… zatı âlinizle görüşmek istiyor!

demiş.

Vali, sormuş:

-İyi kardeşim, “Şehrin Eşrafından” da, işi gücü, mesleği yok mu bu adamın!

Tahrirat Kâtibi, gülümseyerek cevap vermiş:

-Sayın Valim! Adamın kendisi, böyle takdim edilmeyi istedi. Bana sorarsanız, üç kâğıtçının, dalaverecinin, sahtekârın tekidir! Ama zengindir ve iktidar partisi mensubudur. Bu açıdan, haklı olarak kendisini “ŞEHRİN EŞRAF TAKIMINDAN GÖRMEKTE!”

Tahrirat Kâtibinin bu tarifi üzerine Vali cevap vermiş:

-Bu, Şehrin eşrafı mı, meşrafı mı olduğunu söyleyen zat her kim ise, ona de ki,”Vali beyin şu an için sizi kabul etmeğe zamanı müsait değil!”

Ve sözlerine devam etmiş:

-Bize eşraf takımı değil, adam gibi adam lâzım!

“KARİZMAYI, ÇİZDİRMEYELİM!”

Geçmiş yıllarda, İstanbul’da fırtınalar estiren

BABA TAKIMINDAN BİR SİİRTLİ,

yine kendisi gibi

KABADIYI TAKIMI

hemşerilerinin davetlerine uyarak, birkaç gün kalmak üzere Siirt’e misafirliğe gelmiş.

O zaman şöhreti, nâmı gazetelerden düşmeyen, barları, pavyonları, şarkıcıları haraca bağlamış olan bu Siirtli ünlü kabadayının Şehrimize geldiğini öğrenenler, oturduğu çayhanenin önünü doldurmuşlar,

ÜNLÜ BABAYI

camekanların dışından seyrediyorlarmış.

O sırada, toplanan kalabalığın sebebini merak eden ve işi hamallık olan Babayiğit bir Siirtli:

-Ne var, ne oluyor?

diye sormuş.

-Duymadın mı, içeride İstanbul’u haraca bağlayan ÜNLÜ KABADAYILARDAN SİİRTLİ  ‘ARAP…….’ Var!”

diye cevap vermişler. Bunun üzerine, gayet güçlü kuvvetli olan ve 200 kilo yükü, tüy hafifliğindeymiş gibi sırtına vurup beşinci kata kadar çıkaran bu hamal hemşerimiz, ünlü kabadayının duyacağı kadar yüksek bir sesle:

-Ulan! ‘ARAP B.K’ dedikleri bu mu? Şimdi, içeriye girip, oturduğu masayı başına geçirmezsem!

demiş.

Neyse ki, etrafında bulunan hemşerilerimiz bırakmamışlar. Amma, kendisine küfredildiğini kulağıyla duyan bu İstanbul’un haracını almakla ünlü kabadayı, yanında oturan Siirtli dostlarına:

-Vallahi, bugün geldiğim gibi, bugün gideceğim! Şimdi, Siirt’te kendi memleketimde, ne idüğü belirsiz bir hamaldan dayak yersem ve bu durum İstanbul Gazetelerine aksederse, benim itibarım beş paralık olur, karizmam çizilir. Hemen, otobüste bana yer ayrılsın. En erken saatte hangi firma, hangi otobüs gidecekse fark etmez!

demiş.

Ünlü kabadayının yanında oturan ve kendileri de, kendi çaplarında kabadayı sayılan dostları, her ne kadar:

-Yahu, cahillik etti. Biz onu çağırır, senden özür diletiriz!

demişlerse de ünlü Baba:

-Yok kardeşim, yok! Bu küfrüne karşı, ya benim kalkıp onu tabancayla vurup öldürmem, ya da Siirt’ten ayrılmam şart, oldu!

cevabını vermiş. Dediğini de yaparak, birkaç gün kalmak niyetiyle geldiği Şehrimizde, birkaç saat kalarak, aynı gün ayrılmış!

“ HEM HOCAYIM, HEM SİİRTLİYİM, HEM DE DULUM!”

Siirtli Hoca, bir özel kuruluşun irşat ekibine dahil edilmiş. Hitabeti kuvvetli Hoca, gezi boyunca gidilen illerde, ilgili cemaat tarafından düzenlenen konferanslar yoluyla vaaz ve nasihatlerde bulunuyormuş.

Bu gezi sırasında, dinleyicileri sosyeteye mensup bayanlardan müteşekkil kalabalık bir gruba hitap da varmış. Siirtli Hoca, kendisini dinleyen sosyetik hanımları ağlatacak derecede çok mükemmel bir konferans verdikten sonra konuşmasını şu sözlerle kapatmış:

-Bu arada, konuşmamın başında kendimi tanıtmayı unuttum. Ben hem Siirtliyim. Hem Hocayım. Hem dul bir erkeğim. Olur ya, sormak isteyip de, kalabalıktan utanarak sormadığınız, zihinlerinize takılan sorular varsa, cep telefonumun numarasını yazın, günün her saatinde arayıp sorabilirsiniz.

Cep telefonunun numarasını dinleyici bayanlara yazdıran Siirtli Hoca’ya, daha sonra on kadar bayan dinleyicisinden cep telefonuyla evlenme teklifleri gelmiş.

Yazarın Diğer Yazıları