“ÇOCUKLARINI OKUTTULAR, BİZLERİ CAHİL BIRAKTILAR!”
Hacı Ali, ilkokul üçten terk bir hemşerimiz. Kendisine bir gün:
-Neden hiç olmazsa ilkokulu bitirmedin?
diye sorduğumda, bana aynen şunları anlatmıştı:
-İlkokul üçüncü sınıfa gittiğim yıl, bir gün okuldan çıkmış, eve gidiyordum. Baktım, köyün meydanı hayli kalabalık. Çocukluk merakıyla, ben de kalabalığa doğru koştum. Köyün meydanında at üzerinde cübbeli, sarıklı, sakallı 40-50 yaşlarında bir adam durmuş. Köyün genç kızları, atının altından geçiyor, erkekler, saygı duruşunda gibi! Ağabeyim de oradaydı. Ağabeyimi görünce, ona yöneldim.
Bana:“Koş, Şeyh Hazretlerinin elini öp!”
dedi. Ben de, diğer çocuklar gibi el öpme kuyruğuna girdim. Sıra bana gelince, Şeyh Efendinin elini öpecekken, elimdeki kitaplar yere düştü. Şeyh Efendi hiddetlenmişti:
-Kimin oğlusun?
diye sorunca, benim cevap vermeme fırsat kalmadan, ağabeyim koşarak yanıma geldi.
-Şeyh Hazretleri, köleniz, benim kardeşimdir!
dedi.
Şeyh, bu defa ağabeyime kızarak söylendi:
-Bak, elinde gâvurların kitapları var. Kardeşini okula mı gönderiyorsun?
diye sordu.
Bunun üzerine Ağabeyim bana dönerek:
-Git, önlüğünü çıkar, bir daha da okula gitme sakın!
dedi. O zaman anlamıştım ki, köyümüz gelen bu sakallı, cüppeli, sarıklı zat köylülerin kerametlerini anlata, anlata bitiremedikleri Şeyh Hazretleriymiş!
Köyün kızları, erkek çocukları olsun diye atının altından geçiyorlarmış.
O günden sonra, okul yerine, çobanlık için meraya gitmeğe başladım. Doğrusu, ben de okuldan kurtulduğum için seviniyor, Şeyh Efendiye dua ediyordum.
Ama, benim okula gitmeme karşı çıkan ve kitaplarıma
“gâvur kitapları”
diyen şeyh hazretlerinin bütün çocukları okudular. Doktor oldular, mühendis oldular, hatta, milletvekili bile! Biz ise yine öyle ortada sipsivri kaldık! Eskiden, şeyhlerin huzurlarına dualarını almak için gidiyorduk, şimdi, çocuklarımızı bir kadroya yerleştirirler umuduyla!
“SİZ KADINLAR, ALIŞKINSINIZ!”
Yaşadığı dönemde, Siirt’in Nasrettin Hocası gibi biri olarak anlatılan
AMMO ELYAS
adında biri varmış. Şakayı seven ve yaptığı ağır şakalara bile herkesin gülüp geçtiği, kimselerin kızmadığı bu
AMMO ELYAS
ile ilgili olarak anlatılan anekdotlardan birini okuyucularımıza sunacağız.
Ammo Elyas,
bir gün bağa giderken, ayağına diken batmış. Bağ yolunda ayağına diken batan
AMMO ELYAS,
o sırada bir grup kadının gelmekte olduklarını görmüş ve yolun kenarına oturarak:
-Eyvah, eyvah! Ayağıma diken battı! Ne Yapacağım!
diye feryat etmeğe başlamış. Kadınlar, şakacı biri olarak bildikleri
AMMO ELYAS’IN
yanına gelmişler, çevresini sarmışlar. İçlerinden biri, elbisesinin yakasında bulunan dikiş iğnesiyle ayağındaki ufacık dikeni çıkarmış:
-Ammo Elyas, bu küçücük dikenden bu kadar feryat edilir mi?
diye soracak olmuş.
Ammo Elyas fırsatı kaçırmayarak taşı gediğine koymuş:
-Tabii, size göre hava hoş. Nasıl olsa her gece koca, koca dikenler yemeğe alışkınsınız!
demiş.
Bu muzip cevabı karşısında kadınlar grubunun gülerek verdikleri cevapları şu olmuş:
-Allah cezanı vermesin, AMMO ELYAS…
“DOLMAYA İHANET EDEMEM!”
Siirtli hasta, hemşerisi ve dostu olan bir doktorun yanına muayene olmaya gitmiş. Siirtli doktor da, hemşerisini güzel bir muayene ettikten sonra:
-Hem şekerin var, hem tansiyonun yüksek, mutlak surette perhiz etmen lâzım!
demiş.
Siirtli Hasta:
-Peki, KİTEL (Siirt’in meşhur içli köftesi) ile dolma yiyebilir miyim?
diye sormuş.
Kendisi de
KİTEL VE DOLMAYA
çok düşkün olan Siirtli doktor cevap vermiş:
-Vallahi, bu soruyu cevaplandırmak çok zor. Ben bile aynı durumda olmama rağmen, kendi kendime bile böyle bir perhizi uygulayamıyorum. Şimdi, ben sana KİTEL’DEN vazgeç diyeceğim ama doğrusunu istersen DOLMAYA İHANET EDEMEM!
“KIÇLARIMIZ ALIŞMIŞ!”
Ağaların ve ağalaşan şeyhlerin hükümlerinin çok etkili olduğu dönemlerde, Siirt’in çok büyük bir köyünün gençleri kendi aralarında toplanarakbir karar almışlar.
Gençler, o günden sonra
“Şeyhlerden, ağalardan köyün kahvesine gelen olursa, önünde kalkılmayacak!”
kararıyla, kendilerini sömürdüklerine inandıkları ağalara, şeyhlere karşı böylece tavır koymuş olacaklar.
Amma, kararın alındığı günün ertesinde, gençler kahvede otururlarken, köyün ağalarından birinin genç oğlu içeriye girmiş, bir gün önce
“Hiçbir ağanın, hiçbir şeyhin önünde kalkılmayacak!”
kararını almış olan gençlerin hepsi de ayağa kalkmışlar.
-Buyur ağam, bir emrin var mıydı?
diyerek saygı ve hürmetlerini sunmuşlar.
Genç ağa, bir süre kahvehanede oturduktan sonra çekip gitmiş. Kendi aralarında
“hiçbir şeyhin, hiçbir ağanın
önünde kalkılmayacak!”
kararı almış olan gençler, birbirlerinin suratlarına hayretle bakmışlar.
İçlerinden biri söylenmiş:
-Hani, “hiçbir şeyhin, hiçbir ağanın önünde kalkmayacağız!” diye söz vermiştik. Ne oldu bize! Ağayı görünce, ben dahil, hepimiz saygıyla ayağa kalktık!
İçlerinden biri de şu cevap vermiş:
-Öyle anlaşılıyor ki ağaları, şeyhleri görünce, önlerinde kalkmaya KIÇLARIMIZ ALIŞMIŞ!
“EKMEĞİN ACUSUNU BANİSEN, PEKMEZİN ANASINI AĞLATİSEN!”
Bir Siirtli ile bir Bitlisli arkadaş olmuşlar. İkisi de züğürt gençlermiş. Siirt ile Bitlis arasında yol üzerinde bulunan lokantalardan birine girmişler. O zamanki lokantalarda yoğurt, pekmez, tahin, peynir, gibi yöresel yemekler verilirmiş.
Gençler, bir tas pekmez ile bir somun ekmeği istemişler. Ekmeği, pekmez dolu tasa banıp yiyeceklermiş. Siirtli genç, açıkgözlük etmiş. Somun ekmeğin acusunu (hamur kısmını) çıkarmış, kendi önüne koymuş. Kabuğunu da Bitlislinin önüne!
Bizim Siirtli, ekmeğin acusunu pekmez tasına batırıyor, mübarek sünger gibi pekmezi çekiyor. Bitlisli ise ekmeğin kabuğunu pekmez tasına batırıyor ama, netice itibarıyla ekmeğin kabuğu, sadece ıslandığı ile kalıyormuş.
Bu durumda, Siirtlinin pekmezi silip süpüreceğini farkeden Bitlisli daha fazla dayanamamış:
-Ula, ekmeğin acusunu banisen, pekmezin anasını ağlatisen!
demiş ve uyanık Siirtlinin önündeki acuyu kapmış.
ŞEYH MUHAMMED EL ASKERİ, NEREYE GİTTİ!
Çarşı (Şeyh Muhammed el Asakir) Camii yeniden yaptırılmak üzere yıktırılırken, ilgisizlikten ve bilgisizlikten camiin içindeki türbesinin yeri de kaybedilmiş.
Şimdi de, Camiin içine temsili bir sanduka konularak üzerine
“ŞEYH MUHAMMED EL ASKERİ”
diye yazılmış. Peki,
ŞEYH MUHAMMED EL ASKERİ’NİN MEZARI NEREDE KALDI!
Evet, gerçekten ŞEYH MUHAMMED EL ASKERİ’NİN MEZARI (MÜBAREK CESEDİ) NEREYE GİTTİ. YOKSA, ALLAH DOSTU HAZRET, İNSANLARIN KÖTÜLÜKLERİNİ GÖRÜP DE Mİ KAÇTI, DERSİNİZ!
ZENGİN, AMA PİNTİ SİİRTLİ TÜCCARIN DÜŞTÜĞÜ DURUM
Geçmiş yıllarda Siirtli zengin, ancak zengin olduğu kadar da pinti bir tüccarın başına gelen bir olayı nakledeceğiz.
Pinti zengin tüccar mal almak için bir kış mevsiminde trenle Adana’ya gitmiş. Gece, geç saatlerde tren Adana’ya varmış. Trenden inmiş, otel parası vermemek için her gidişinde olduğu gibi yine bir numara yapmış. Açık gördüğü bir ekmek fabrikasına girmiş. Hasta olduğu için Adana’ya, tedavi olmaya geldiğini, fakir olduğunu, otelde kalacak parası bulunmadığını yana yakıla anlatmış ve fırında kalıp sabahlamasına müsaade etmelerini istemiş.
Ekmek fabrikasının çalışanları da acımışlar, üşümesin diye içeride, un çuvallarının üzerine bir şilte sermişler ve yatmasını söylemişler. Başına geleceklerden habersiz pinti zengin tüccar, sımsıcak ekmek fabrikasında çuvalların üzerine serilmiş şiltede uzanmış yatarken, bir polis ekibi gelmiş. Meğer o gece, bir yerde soygun olmuş. Ekipler her tarafı didik-didik arıyorlarmış.
Ekip, Ekmek fabrikasına da uğramış, yabancı kimselerin bulunup, bulunmadığını sormuş. Ekmek Fabrikası çalışanları da fakir ve hasta birinin içeride yattığını söylemişler. Polisler, hemen içeri girip, pinti tüccarı uyandırmışlar. Kim olduğunu, neci olduğunu sorgulamışlar. Tabii, bu arada üzerini de aramışlar. Bir de ne görsünler, ceketinin astarında, o zamanın en büyük kâğıt parası olan deste-deste binlikler. Hemen alıp, karakola götürmüşler. Pinti zengin, kimliğini açıklamak zorunda kalmış. Tüccar olduğunu itiraf etmiş. Adana’da iş yaptığı zengin tüccarların adlarını vererek, kimliğini onlardan tahkik ettirebileceklerini söylemiş.
Adana Emniyeti, Siirt Emniyetinden de gerekli bilgileri aldıktan ve adamın gerçekten çok zengin, ama, çok pinti biri olduğunu öğrendikten sonra, götürüldüğü karakolun komiseri onun için en ağır bir ceza olmak üzere Adana’nın en lüks otelinin, en lüks dairesini bir haftalığına ayırtmış ve parasını da peşin ödetmiş.
“ANNE, EŞEKTEN BAHSET!”
Siirtli genç, Vatani vazifesini yapmış, memleketine dönmüştü. Babası yıllar önce ölmüş olduğundan, annesiyle yalnız yaşıyordu. Oğlunun mürvetini görmek isteyen anne, genç oğluna sık-sık:
-Oğlum, artık seni evlendirmenin zamanı geldi, geçiyor!
diyormuş. Ama, oğlu yoksulluklarını bahane ederek evlenmek konusuna sıcak bakmamaktaymış. Bir gün annesi, oğlunu evlendirmek için çâreler sıralarken:
-Para bulamazsak, boz eşeği satar, başlık parası yaparız.
demiş. Ama, oğlu yine evlenmeye yanaşmamış. Kadıncağız, artık oğluna ısrar etmekten ve evlilik konusunu açmaktan vazgeçmiş.
Annesi, uzun süre evlilikten bahsetmeyince, evlenmek konusunda niyetini bozan genç dayanamamış ve bir sohbet sırasında annesine söylenmiş:
-Dade, dade! Ka behse kere beje!
Anlamı şu:
-Anne, Anne! Hele eşekten bahset!
“HAVADA BULUT YOK!”
Türkçesi kıt, Siirtli Müdüre, sorumluluğu altında bulunan bir mahfilde SİSKAV SANATÇILARININ müzik şölenini takip eden dönemin Valisi çağırtıp sormuş:
-Bak bakalım, repertuarlarında
“Havada bulut yok” var mı?
Müdür, hemen salonun penceresini açmış ve gökyüzüne baktıktan sonra, dönüp Valiye söylemiş:
-Sayın Valim, havada bulut yok!
BASTONUM NEREYE GİTTİ?
SİİRT GAZETESİ’nin Kurucusu Mehmet Emin Kılıççıoğlu’nun Babası, Ahmet Arıtürk’ün Anne tarafından Dedesi Haydar Efendi’nin (Haydar Kılıççıoğlu) İl Genel Meclisi Üyesi olduğu dönemde yaşanmış ilginç bir anekdot vardır.
O yıllarda da, şimdi olduğu gibi, İl Genel Meclisinde gruplar oluşurmuş. Her grup, İl Genel Meclisinde yetkilerin kendi gruplarında olması için çaba sarfederlermiş. Bunun için görev bölümünün yapılacağı seçim öncesinde, meclis üyeleri kendi aralarında anlaşmalar yaparlarmış. Hatta, sözlerinden caymayacaklarına dair birbirlerine yemin eder, ettirirlermiş.
İşte, Haydar Kılıçoğlu’nun il genel meclisi olduğu döneminde yine bir seçim öncesinde bir araya gelen gruplar ve grup üyeleri birbirlerine yemin ettirmişler. Rahmetli Haydar Kılıççoğlu’nun grubuna dahil olanlar da kendi aralarında yemin etmişler. Grubun lideri durumunda olan ve asabi mizacıyla tanının
HAYDAR EFENDİ,
grubundakilere yemin ettirmek yanında elindeki bastonunu uzatarak:
-Bu bastonum, sözünden cayanın karısına g……!
demiş.
Gruba dahil olanların hepsi de:
-Girsin!...
diyerek tasdik etmişler.
Ama, seçim öylesine hassas bir seçimmiş ki, gruptan tek bir kişi rakip grubun yanında yer alsa öbür grup kazanacakmış…
Meclis toplanmış, seçimler yapılmış. Haydar Efendi’nin grubu seçimleri 1 oyla kaybetmiş. Çünkü yemin ettiği ve söz verdiği halde, grubunda olanlardan biri ihanet etmiş ve karşı grubun yanında yer almış.
Bu duruma çok sinirlenen Haydar Efendi:
-Bastonum nereye gitti, bastonum nereye gitti!
diye bağırmış.
İl Genel Meclisi Başkanı konumundaki zamanın Valisi bu duruma şaşırmış ve:
-Haydar Efendi, seçimlerin sonuçlarıyla, bastonunun ne alâkası var?
diye sormuş.
Durum, Vali’ye anlatılmış. Bunun üzerine Vali de kahkahalarla gülmeğe başlamış.
ARTIK (AŞAĞIYA ÇIKIP) BİR ÇAY İÇEBİLİRİZ
Müdürü olduğu daire teftişten geçen Türkçesi kıt Siirtli, teftişin bitmesinden ve olumlu rapor verildiğinin anlaşılmasından sonra mesai arkadaşlarına keyifle söylenmiş:
-Artık AŞAĞIYA ÇIKIP bir çay içebiliriz!
SİİRTLİ, ŞEYTANI NASIL DÖVDÜ!
Bu hayâli anekdot da, Siirtlilerin üstün zekâlarının kanıtı olmak üzere uydurulmuştur.
Siirtlilerin, Şeytana bile pabucunu ters giydirebileceklerinin kanıtıdır. İşte, Siirtliler tarafından uydurulan anekdot:
Bir gün bir Siirtli ile Şeytan karşılaşırlar. Siirtli, Şeytan’ı düelloya davet eder. Ancak, düello iki defa olacak Birinci düellonun rövanşı da yapılacak. Düello alanları ve silâhlar Siirtli tarafından tespit edilecek.
Şeytanlığına güvenen Şeytan, Siirtlinin düello teklifini kabul etmiş. Siirtli, Şeytanı önce daracık bir odaya sokmuş, eline sırık gibi uzun bir sopa vermiş. Kendisi de, ucuna çivi çaktığı kısa bir sopayı eline almış:
-Haydi ilk dövüş yerimiz ve silâhlarımız bunlardır!
demiş.
Daracık odada yapılan ilk düelloda Siirtli, Şeytan’ı ucu çivili küçük sopa ile bir hayli dövmüş. Şeytan ise elindeki sırık gibi sopayla Siirtliyi dövmek istese de, sırığı, daracık odada tepretememiş bile…
Siirtlinin rövanş için seçtiği alan ise geniş bir meydanlıktır. Bu defa da kısa sopayı Şeytan’a vermiş, sırığı da kendi eline almış. Elindeki uzun sopayla, Şeytan’ı kendisine yaklaştırmadan pestilini çıkarıncaya kadar dövmüş…