Cüneyt Arıtürk

SİİRT'E VE SİİRTLİLERE AİT ANEKDOTLAR-13-

Cüneyt Arıtürk

GERÇEK ŞEYHLER VE AHMAK MÜRİTLER!

Birçok yörelerde olduğu gibi, İlimizde de kendilerine

ŞEYH

denilen

TARİKAT ÖNDERLERİ

vardır. Yine her yörede olduğu gibi

GERÇEK  ŞEYHLER ARASINDA SORUN OLMAZ AMA,

müritler arasında:

-Benim Şeyhim,  senin şeyhinden daha büyüktür!

Sürtüşmeleri hep yaşanmıştır. Bir gün, müritleri tarafından birbirine rakip zannedilen iki

Siirtli ŞEYH,

bir

TAZİYE

yerinde tesadüfen karşılaşmışlar. Her birinin arkasında 40-50 müridi varmış. Taziye evinin kapısı önünde birbirlerini görünce duraklamışlar. Cahil müritler, kendi akıllarınca, karşı tarafın müritleriyle dövüşmeye hazırlanmışlar. Çünkü, her grup kendi Şeyhini, diğer grubun şeyhinden üstün görüyormuş ve kapıdan ilk girecek kişinin kendi şeyhleri olması gerektiği kanaatindeymiş. Bunun aksi olursa, dövüş kaçınılmaz olacakmış!

Müritler, böyle ham düşüncelerle bekler ve dövüşmeye bilenirlerken, birbirini gören iki Şeyh, önce musafaha yapıp kucaklaşmışlar, hâl, hatır sorup birbirlerine iltifatlar yağdırmışlar.

Şeyhlerinin, kapı önündeki bu muhabbetlerine şaşıran müritler, yine de tetikte, taziye evinin kapısından önce kimin gireceğini bekliyorlarmış.

Şeyhler ise, kucaklaşma faslından sonra, her biri, diğerini kendi önüne almak ve kendi önünde yürütmek için ricada bulunmağa başlamışlar. Ama her iki şeyh de, önde yürümekten imtina ediyor, müritlerinin, kendisine rakip zannettikleri Şeyhi, önünden yürütmek istiyormuş.

Bu arada, yine birbirlerine iltifatlar yağdırıyor ve önde yürütmek konusunda birbirlerini ikna etmeğe çalışıyorlarmış.

Şeyhlerden biri, sonunda soruna noktayı koymuş:

-Üstadım, sünnete riayet edelim. Bakın, siz kapının girişinin sağındasınız. Bu durumda, önde yürümek sizin hakkınızdır, demiş.

Sünnete uymak konusunda yapılan ikâzı kabul eden diğer Şeyh, müritlerinin duyacakları kadar yüksek bir sesle ve adeta onlara ders vermek istercesine söylenmiş:

-Peki Üstadım, emrettiğiniz gibi, sünnete uyarak kapıdan ilk ben gireceğim. Ama, haşâ ki  sizin önünüzde olduğumun delili zannedilmesin. Bizde, eşek sahipleri, eşeklerini önlerinde yürütür, arkadan “DEH”LERLER! Kendimi eşeğiniz ve beni arkadan DEHLEDİĞİNİZİ kabul ederek önünüzde yürüyorum, demiş:

Bunun üzerine diğer Şeyh de yine bütün müritlerin işitecekleri şekilde yüksek sesle şöyle cevap vermiş:

-Estağfurullah Üstadım! Bin kez estağfurullah! Ben, sizin eşeğinizim ve siz benim sahibimsiniz. Bizde de sahipleri, eşeklerinin önünde olur ve onları yularlarından çekerler. Bu durumda, ben eşeğinizim, siz önümde, beni yularımdan çekiyorsunuz!

diye cevap vermiş.

İşte, İlimizde yaşanmış gerçek bir olay! İşte gerçek ŞEYHLER VE AHMAK MÜRİTLER!

MASAROT (OLMADI)

Siirt’te müthiş su sıkıntısının çekildiği 1957 öncesi yıllarda erkekler, gusül abdestlerini genelde bazı camilerde bu iş için yapılmış olan ve

KULLATEYN

adı verilen büyük havuzlarda yaparlarmış. Öyle ki,

KULLATEYNLERE

girebilmek bile sıraya, hatta kuyruğa tabi imiş. Bu

KULLATEYNLERİN

biri

BABUDARP,

biri de

EL FAHR CAMİİLERİNDEYMİŞ!

Su sıkıntısı öyle hat safhalardaymış ki, sabah namazına gidenlerin çoğu,

KULLATEYNLERDE GUSÜL ABDESTİ ALIRLARMIŞ. Kış, yaz KULLATEYNLER dolup taşarmış…

KULLATEYN,

İslâmi bir terim olup, içinde belli miktarda su bulunması gereken bir havuzdur. Havuzdaki suyun rengi, kokusu, şekli değişmedikçe abdest almak için kullanılabileceği hükmünü içermektedir. Bu hüküm, su sıkıntısının çekildiği yerlerde Müslümanlar için bir kolaylıktır. Amaç, su israfının önlenmesidir.

İşte, Siirt’te su sıkıntısının had safhada olduğu zaman diliminde, hem

GUSUL ABDESTİ ALMAK HEM DE

SABAH NAMAZI KILMAK İÇİN

karların yerde olduğu bir kış günü Babudarp Camiine giden Siirtli, elbisesini soyunup havuza girmiş ve gusül abdesti almağa niyet ederek üç defa soğuk suyun içine başını daldırmış.

O zamanlar, Babudarp Camiinin

KULLATEYN

denilen kesimi iki bölümden oluşuyormuş. Bir tarafta sıra bekleyenler otururken, havuzun olduğu tarafa teker-teker girilip çıkılırmış. Gusül abdesti için girdiği havuzda üç defa başını daldıran ve soğuktan tir-tir titreyen adamcağız, tam havuzdan çıkacakken, havuzun bekleme bölümünden biri seslenmiş:

-MASAROT!

diye seslenmiş.

“MASAROT”

Siirt’çe bir kelime olup

‘OLMADI’

anlamına gelir!

Gövdesi, zaten suyun içinde olan adamcağız, abdest almakta bir noksan kaldığı evhamına kapılarak bir daha, bir daha başını suya daldırmış. Ama, öbür taraftan yine

“MASAROT=OLMADI”

sesleri gelmeğe devam ediyormuş. Bu durum, birkaç defa tekrarlanınca, boy abdesti alan kişi, kendisiyle dalga geçildiğini anlamış ve

KULLATEYN HAVUZUNDAN

titreye, titreye çıkmış, elbisesini giyinerek, bekleme kesimine geçmiş. Bir de bakmış ki, kendisine bu oyunu oynayan, meğerse en yakın ve samimi arkadaşı değil miymiş…

“ARTIK, SAATİNE BAKMA, DERSİNİ DİNLE!”

Siirtli olan ve disipliniyle öğrencilerinin korktukları, aynı zamanda sevdikleri bir öğretmen olarak anlatılan Merhum

TEVFİK HOCA

ile ilgili bir anekdotu, öğrencilerinden biri anlattı. Ben de, onun dilinden anlatmak istedim. İşte anekdotumuz:

Tevfik Hoca bir gün ders vermekteyken, sınıftaki bir öğrenciyi adıyla çağırarak tahta başına kaldırmış. Sonra, yüksek sesle sormuş:

-Oğlum, saat kaç?

Genç talebe, heyecanla ve biraz da gururla kolundaki saate bakmış ve saatin kaç olduğunu söylemiş. O zamanlar saat sahibi olmak, hele Siirt gibi bir yerde öğrenciler için büyük bir lüksmüş.

Çocuğa, saati sorduktan ve öğrenci de cevap verdikten sonra,

TEVFİK HOCA

sınıftaki öğrencilere:

-Çocuklar bakın, arkadaşınız kendisine saat almış. Hayırlı olsun diyelim, demiş!

Öğrencilerden, yarı alaylı bir sesle:

-Hayırlı olsun!

Seslerinin yükselmesi üzerine, Hoca, bu defa tahta başındaki öğrenciye dönmüş ve şöyle demiş:

-Bak oğlum, bütün sınıf arkadaşların kendine bir saat aldığını ve kolunda saatinin bulunduğunu öğrendiler. Şimdi, geç yerine otur, artık, ikide bir saatine bakma, dersini dinle demiş.

Meğer, kol saati alan öğrenci, derse girildiği andan, tahta başına kaldırıldığı ana kadar hep saatine bakıyor, bu arada sağa sola bakarak kendince caka satıyormuş. Tevfik Hoca da, bu duruma sinirlenerek, ona öyle hayati bir ders vermek istemiş…

“HELE ZİVZİK NARI OLURSA!”

Siirtli biri, bir kış günü, din eğitimi verilen Medreselerden birine gitmiş. Medrese Hocasının misafiri olmuş. Hoca’nın önünde, içinde küllenmeye yüz tutmuş ateş bulunan bir mangal varmış. Elindeki maşa ile mangaldaki ateşi eşelerken, Arapça bir deyim kullanarak:

-“EN NARU İFYEYKETİŞŞİTEİ!”

demiş. Hoca’nın

, “Ateş, Kış Mevsiminin meyvesidir!”

anlamına gelen bu deyimi kullanmasını, Arapça gramer bilgisi SİİRTÇE’DEN ibaret olan Siirtli, Hocanın nüktesini kavrayamamış. Hoca’nın kullandığı

“ENNARU”

kelimesini, Türkçe’deki

“NAR” MEYVESİ

zannederek, sözde, kendisi de nükte yapmak istemiş:

-“HELE, ZİVZİK NARI OLURSA!”

demiş! Arapça’da

“NAR” “ATEŞ”

anlamına gelir. Türkçe’de bir meyve adı olan

NAR’IN ARAPÇA

KARŞILIĞI İSE “RUMMAN” DIR.

Medrese Hocası

“ENNARU”

derken, Arapça

NAR’I,

yani

ATEŞ’İ

kastetmiş. Misafiri ise

“NAR”

kelimesini Türkçe ile karıştırmış! Bilindiği gibi,

ZİVZİK NAR’I

sadece yöremizin değil, belki Türkiye’nin, hatta dünyanın en tatlı

NAR MEYVESİDİR!

“KALDIRIM MÜHENDİSİ!”

Siirtli genç kız, sırrını Halasına açmış. Bir gencin kendisini sevdiğini, onun da gönlünün o gençten yana olduğunu söylemiş. Gencin ailesinin gelip isteyeceklerini ve sevdiği gence verilmesi için destek olmasını istemiş.

Halası sormuş:

-Peki, seni isteyecek bu genç ne iş yapıyor…

İşsiz, güçsüz biri olan sevdiği genç için kız, argo tabiriyle:

-KALDIRIM MÜHENDİSİ!

deyimini kullanmış! Okuma yazması olmayan ve argo bir tabir olarak

“işsiz, güçsüz, serseri!”

anlamına geldiğini bilmeyen kızın Halası,

“KALDIRIM MÜHENDİSİ!”

tabirini gerçek mühendis anlamında yorumlayarak cevap vermiş:

-Madem seni isteyen genç MÜHENDİS, ben mutlaka babanı ikna ederim, sen hiç merak etme!

“BİRAZ SIRTIMI UFALASAN!”

Geçmiş yıllarda, Siirtli Hâfızlar

(KUR’AN-I KERİMİ EZBERDEN OKUYANLAR)

Ramazan aylarında başka illere gider, zengin müşterilerinin evlerinde her gün bir

CÜZ OKUYARAK,

bayram günü okudukları

KUR’AN-I KERİMİN HATİMESİNİ YAPAR, ALDIKLARI HEDİYELERLE GERİ DÖNERLERMİŞ. Buna, SİİRTÇE deyimiyle “RAH ID DAVRA=DEVREYE GİTTİ” denilirmiş…

Yine bir Ramazan ayının öncesinde Siirtli 4-5 hâfız arkadaş

RAMAZAN DEVRESİ

için

MALATYA’YA

gitmişler. O zamanlar, otobüslerle seyahat yaygın olmadığı için gidiş, gelişler trenle olurmuş. Kurtalan’a kadar arabayla, oradan da trene binerek, gidilecek yerlere gidilirmiş. Malatya’da, genelde

DEVRE İÇİN

gidenlerin oturdukları bir

KIRAATHANE

varmış. Hâfızlar oraya gider, Malatya’nın zenginleri veya zenginlerinin adamları da kıraathaneye gelerek,

DEVREYE TUTMAK

için anlaşırlarmış. Bazı hâfızlar, devamlı olarak ve yıllardan beri gelip gittikleri için, artık, aboneleri bile varmış.

Malatya’ya giden Siirtli hâfızlar arasında aboneleri olanlar kıraathaneye gitmek ihtiyacını bile hissetmezler, doğrudan doğruya, aboneleri içinde kendilerine en yakın gördükleri ailelerin evlerine giderlermiş.

İşte, Siirtli bu hâfızlardan biri, yıllardan beri gelip gittiği ve artık abonesi olan bir evin yolunu tutmuş. Kapıyı çalmış. Kapıyı, evin Hanımı açmış. Meğer, geçen Ramazan’dan bu yana evin beyi vefat etmiş. Kadın, yine ve özellikle ölen kocası için devre tutacağını belirtmiş ve Siirtli Hâfızı eve almış.

Hâfızın, yol yorgunu olduğunu düşünen kadıncağız iyilik babında:

-Hâfız Efendi, banyoyu yakmıştım, yol yorgunusun, su sıcak istersen, gir yıkan, yol yorgunluğunu üzerinden at!

demiş. Ev sahibesi kadıncağızın, o yıl içinde dul kaldığını öğrenmiş olan Siirtli Hâfızın içine şeytani bir vesvese düşmüş. Girip yıkanmaya başladıktan az sonra, banyonun kapısın çalarak, seslenmiş:

-Hanımefendi, Allah razı olsun, su gerçekten sıcak. Ne var ki, sırtımı keseleyemiyorum. Bir zahmet, banyoya girsen de, sırtımı ufalasan!

Din adamı olarak bildiği ve bunun için saygı duyarak, yapmak istediği iyiliğin başka şekilde yorumlanmasına sinirlenen evin Hanımı:

-Ulan Hâfız! Meğer sen ne lânet şeymişsin. Çabuk elbiseni giyin ve evimden defol, bir daha da bu semte uğrama, ayaklarını kırdırırım!

demiş. Üzerinde hâfızlık kisvesi olduğu için, düştüğü bu durumdan son derece utanan ve defalarca özür dileyen hâfız apar-topar elbiselerini giyinmiş ve doğruca hâfızlar kıraathanesine gitmiş, oradaki arkadaşları neden geri döndüğünü sorup, cevap almakta ısrar edince de büyük bir pişmanlık içinde işlediği haltı itiraf etmek zorunda kalmış!

“HACI OLMAYAN HASAN!”

Bilahare Aydın Milletvekili ve Kültür ve Turizm Bakanı olan Atilla Koç’un Vali olduğu dönemde İlimizde Vali Yardımcısı olarak görev yapan üst düzey bürokratlardan Hasan Karakaş, izinli olarak umre ziyaretine gitmişti. Gelişinde bir yerel Gazetede:

-“Hacı Hasan Hicaz’dan döndü!”

Başlığı altında bir haber yayınlanmış. Bunun üzerine, ilgili gazeteye telefon açan Vali Yardımcısı, Gazetenin yetkilisine:

-Ben umreye gittim. Dolayısıyla “HACI” olmuş değilim!

demiş.

Ertesi gün, yerel gazetede düzeltme haberi çıkmış:

-“Hacı Olmayan Hasan, umre Ziyaretinden Döndü!”

Yazarın Diğer Yazıları