“ASHAB-I KİRAM DEVRİNDE MİYİZ?”
Şehrimizde
(KELO)
namıyla anılan, bütün
KELOĞLANLAR
gibi şen, şakrak espri yüklü bir hemşerimiz varmış. Bu hemşerimiz, bir ara Bakkaliye dükkânı açarak işletmeğe başlamış.
Bir gün, sabah saatlerinde dükkânında oturmuş müşteri beklerken, tanıdığı biri gelmiş ve satın almak için bir şey istemiş
. KELO
da istenileni vermiş. Tanıdık müşteri, ikinci bir şey isteyince, gayet ciddi bir tavırla:
-Yok, veremem! Bak, komşum daha siftah etmemiş, git, ondan al!
demiş.
KELO’nun
böyle söylemesi üzerine müşteri de, bitişik bakkala yönelmiş ki, gidip ikinci alışverişini oradan yapacak.
Müşterisinin, sözünü ciddiye alarak komşu bakkala yöneldiğini gören
KELO,
komşusunun da duyacağı kadar yüksek bir sesle arkasından seslenmiş:
-Ulan, çok salak adamsın! Ben sana söyledim, sen de inandın ha, öyle mi! Valla, elimden gelse onu bir kaşık suda boğacağım! O da elinden gelse, beni bir kaşık suda boğacak! Hem, gidip ondan alışveriş yaparsan, kazıkların en büyüğünü yiyeceksin, haberin olsun! “Komşum daha siftah etmemiş, git ondan al!” meselesi ashabı
kiram devrinde kaldı. Şimdi, sahabe devrinde miyiz!
KELO’nun
yarı şaka, yarı ciddi bu sözleri üzerine hem müşterisi, hem de konuşulanları
duyan komşu bakkal kahkahalarla gülmüşler. Tabii, müşteri de geri dönerek alışverişini KELO’DA
TAMAMLAMIŞ…
BORÇ VERMEK İÇİN, BORÇ ALAN ESNAF
Helvacılar Çarşısında bir esnaf, genç oğluyla dükkanda oturmuş, müşteri beklerken, komşusu olan bir başka esnaf gelerek:
-Hacım, mümkünse bana 1000 lira borç ver!
diyerek, talepte bulunur.
O yıllarda bankalar öyle yaygın değildi. Hele kredi kartı denilen bir nesne hiç yoktu. Esnaflar, paraya ihtiyaçları olduğu zaman, komşu esnaflardan alır, verirlerdi.
Borç olarak istenilen Bin lira ise, o yıllar için büyük sayılacak bir paraydı. Neredeyse, küçük bir iş yerinin sermayesi kadardı.
Kendisinden borç istenilen esnaf, borç isteyen esnafa:
-Komşu, şu anda yanımda bu kadar para yok. Sen az bir otur, ben eve gideyim. Evde para olacak, sana getireyim!
der.
Borç isteyen esnaf biraz da utanarak:
-Sen zahmet etmeseydin Hacı Baba, bari çocuğu gönder o getirsin!
diyecek olur.
Beriki:
-Çocuk paranın yerini bilmez, ben gider, getiririm!
diye cevap vererek, yola revan olur. Az sonra gelir ve BİN lirayı komşusunun eline sayar. Komşusu da:
-Allah razı olsun, zahmet oldu. İnşaallah en kısa zamanda geri öderim
diyerek memnuniyetini ifade eder.
Borç parayı alan şahıs uzaklaştıktan sonra, oğlu:
-Baba, benim bildiğim kadarıyla evde para falan yoktu!
diyecek olur.
Babası cevap verir:
-Elbette yoktu. Gittim, bir esnaf dostumdan borç aldım, evden getirmiş gibi yaparak, verdim!
Babasının bu sözleri üzerine, genç oğlu:
-E, babacığım! Borç alıp, borç vereceğine (yoktur) deseydin ya! Gidip yüzsuyu dökerek başkasının minnetini almaya, ne gerek vardı!
Oğlunun bu sözlerine hayli içerleyen Babası nasihat babında şu cevabı verir:
-Bak oğlum, (param yok) diyerek adamcağızı geri gönderebilirdim. Yalan da olmazdı! Ama düşün ki bu adam Allah’a güvenerek bana gelmiş, benden borç para istiyor. Evet, bende para yok ama istediği parayı bulmak, benim için gayet kolay. Allah’a şükür, itibarım var. Nitekim gittim aldım, geldim. Hem, para aldığım şahsa en az 4-5 defa borç vermişliğim var. Yani, yüzsuyu dökmüş sayılmam. Ben de ona borç vermişim, o da bana borç verdi, esnaf işi böyle döner. Yüzsuyu ile değirmen dönmez ya! Allah rızası için döksek ne olur. Ha, şunu da söyleyeyim. Bu komşumuz, bana bin lira değil de on bin lira isteseydi, veremezdim. Çünkü veremediği zaman, beni de batırmış olur. Ama en kötü ihtimalle, borç aldığı bin lirayı vermezse bile, bana dokunmaz. Allah rızası için iyilik yapsan da, gücünü aşmayacaksın. Yüce Allah bile kullarına kaldıramayacakları yükü yüklemez.
UÇKUR DÜŞKÜNLÜĞÜ!
Müridi, Şeyhinin üçüncü kez evlendiğini ve yine çok mübarek bir şeyh efendinin kızını aldığını anlatıyordu. Bunun üzerine, yıllardan beri hanımını yitirmiş olan, ancak evlenmeyen dul Siirtli erkek muhatabı dayanamamış:
-Yahu kardeşim, benim hanımın rahmet-i Rahman’a kavuşması yılları buldu. Halâ bekâr hayatı yaşıyorum. Senin “Şeyh Efendin” bildiğim kadarıyla zaten iki evli, şimdi, üçüncüsünü almış öyle mi!
diye biraz da istihzayla sorunca, ahmak mürit, sözüm ona cevap vermiş:
-Biliyorsunuz, kadınların HAYIZLI (AY BAŞI DURUMU) oldukları günler var. İkinci, üçüncü defa evlenmelerinin sebebi, “HAYIZ GÜNÜ İÇİNDİR!”
deyince, beriki cevap vermiş:
-Yahu, senin Şeyh Hazretleri UÇKURUNDAN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞÜNMÜYOR MU! Kadın hayızlı olduğu zaman fırsat bu fırsat deyip, ZİKİR YAPSA YA!...
VALİ’NİN BAŞINA SİLKELENEN SOFRA BEZİ
Şehrimizde 28 yıl süreyle Belediye Başkanlığı yaparak bu alanda ulaşılması mümkün olmayan bir rekora imza atmış bulunan Merhum
HAMİ EFENDİ
zamanında yaşanmış bir olay anlatılır. Bu olayın yaşandığı yıllarda şehrin nüfusu takribi 10 bin kadardır. Henüz soyadı kanununun çıkmadığı, kişilerin lâkaplarıyla anıldıkları bir dönem.
Siirt’e yeni bir Vali atanmış. Belediye Başkanı ile birlikte şehri gezmek istemiş. Belediye Başkanı Hami Efendi bütün evlere ve işyerlerine haber salarak evlerinin ve işyerlerinin önünü, çevresini tertemiz hale getirmelerini tembihlemiş. Bütün şehir halkı el-ele vermişler ve her tarafı gerçekten de pırıl, pırıl yapmışlar. Belediye Başkanı, önce yalnız başına şehri gezmiş ve gerçekten her tarafın tertemiz olduğunu görmüş. Sonra, Vali Beyin yanına giderek:
-Şehri gezmek istiyordunuz, buyurun birlikte gezelim!
demiş.
Hami Efendi, her köşesinin, her sokağının tertemiz olduğuna emin olarak ara, daracık sokaklara kadar en ücra yöreleri bile Valiye gezdirmiş. Vali, şehri tertemiz görmekten dolayı Belediye Başkanına özellikle teşekkür etmiş. Şehir içi gezi böylesine olumlu bir şekilde devam ederken ve artık sona ermek üzereyken geçtikleri bir sokaktan pencereyi açan bir kadın yoldan gelen, geçen var mı, yok mu bakmadan sofra bezini Valinin ve Belediye Başkanın üzerlerine silkelemiş.
Bu durumdan çok rahatsız olan ve büyük mahcubiyet duyan
HAMİ EFENDİ’yi
teselli etmek, Vali’ye düşmüş. Şehri çok temiz bulduğunu, böyle istisnai durumların olabileceğini anlatmış. Tabii, Vali ne kadar teselli ederse ve hoşgörüyle karşılasa bile bu durum Belediye Reisini gerçekten çok üzmüş. Şehir içi gezisini tamamladıktan ve Vali’yi uğurladıktan sonra, başlarına sofra bezinin silkelendiği eve gitmiş. Kapıyı çalmış. Kırdığı büyük potun farkına varmış olan kadın, pencerenin kenarından bakmış. Belediye Reisini görünce, korkusundan gizlenmiş,
“evde kimse yok”
numarasına yatarak kapıyı açmamış ve açtırmamış.
Bunun üzerine Merhum Hami Efendi, kadının duyacağı yüksek bir sesle:
-Ulan kaltak! Bu senin yaptığına, “pişmiş aşın içine tükürmek” derler. Hadi, benim başıma silkeleseydin neyse! Sofra bezini silkelemek için bula-bula Vali Beyin başını buldun!
demiş…
DOST MU, DÜŞMAN MI BELLİ DEĞİL!
Siirtli siyasetçiler bir mecliste oturmuş yaklaşan seçimlerden ve siyasetten konuşuyorlarmış. Adaylık için nabız yoklamakta olan birine, orada olan biri durmadan kaş göz işareti yaparak bir şeyler anlatmak istiyormuş. Sonunda dikkat etmiş ve anlamış ki, kaş göz işaretleri pantolon fermuarının açık olduğunu işaret için yapılmaktaymış.
Kaş göz işareti yapan kişinin, kendisine gerçekten de destek olup olmadığını pek kestirmeyen, daha doğrusu desteğinden şüpheli olan aday önce açık unuttuğu fermuarını kapatmış, sonra taşı gediğine koyarak konuşmuş:
-Senin dost mu, düşman mı olduğuna bir türlü karar veremiyorum. “Dost başa, düşman ayağa bakar!” demişler. Sen ise, ortaya baktığına göre, dost musun, düşman mısın?
demiş ve yarı şaka, yarı ciddi hakkında duyduğu tereddüdünü iletmiş!