TİLLO’YA KAYMAKAM ATANINCA;
Tillo’ya atanan Kaymakamlardan biri Siirt’e gelmeden önce, merak etmiş, İstanbul’da yaşayan bir Siirtliyi bulup sormuş:
-Tillo, nasıl bir yer?
demiş.
Soruyu yönelttiği Siirtli, sebebini sorup da, Tillo’ya Kaymakam olarak atandığını öğrenince gülerek:
-Kaymakam Bey, senin işin çok zor!
diye cevap vermiş.
Genç Kaymakam:
-Neden?
deyince de, Siirtlinin cevabı şu olmuş:
-Bak Kaymakam bey, en küçük Tillolu, kendisini Kaymakamdan büyük görür. Anladın mı bu işin zorluğunun sebebini!
***
Bu anekdotun bir benzeri de Tillo’ya atanan Müftü için anlatılır.
Onu da aktaralım: Müftü olarak Tillo’ya atanan genç İlahiyatçı, Siirt’e gelirken, otobüste bir Siirtlinin yanında oturmuş. Otobüsün koltuklarında yan yana otururlarken, sohbete dalmışlar. Yanındaki gencin İlahiyatçı olduğunu ve Tillo’ya Müftü olarak atandığını öğrenen Siirtli:
-Vallahi Müftü Bey, sana acıyorum!
diyecek olmuş.
Sebebini soran taze müftüye şu cevabı vermiş:
-Tilloluların en küçüğü, dini konularda müftü kadar bilgi sahibidirler. Medreselerinde ders veren hocalarına gelince, değil ilahiyat fakültesi mezunlarını, ders veren profesörlerini ceplerinden çıkarırlar. Sen en iyisi, Tillo’ya giderken “Müftü” olarak değil, “Fakih” olarak gittiğini söyle. Oradaki Medrese Hocalarından ders al, gerçek anlamda İCAZETLİ MÜFTÜ OLMAĞA BAK!
“EVİMİZİN CAMİYE DÖNÜŞTÜĞÜNDEN HABERİM YOKTU”
Yaşadığı dönemde Siirtli Bayanların
“HACI ANASI”
olarak bilinen bir Kadın evinin bir bölümünü, ziyaretçi bayanlara cemaatle namaz kıldırmak üzere düzenlemiş ve güzel bir şekilde necasetten arındırarak, adeta bir mescit odasına çevirmiş.
Kalender meşrep huylu eşi bir gün, bulamadığı bir eşyayı aramak üzere evin cemaatle namaz kılmak için tanzim edilmiş odasına aceleyle ve ayakkabılarıyla girmiş. Hacı Ana, telâşlanarak:
-Ne yaptın, ne yaptın! Bak, Mescit odasına ayakkabıyla girdin. Yerdeki sergiler necis oldu. Ben şimdi onları nasıl tekrar yıkattıracağım!
diyerek, biraz da sitemkâr bir şekilde konuşmuş:
Kalender Meşrep huylu Merhum Eşi gülerek cevap vermiş:
-Hanım, kusura bakma! Evimizin camiye dönüştürüldüğünden haberim yoktu!
Allah, karı-koca ikisini de gani-gani rahmet eylesin…
BÜYÜK ŞEYTAN!
Televizyonun çıktığı ilk yıllarda, televizyon antenleri evlerin damlarında görünmeğe başlayınca, Ahmet Arıtürk’e bir dostu:
-Artık her evin başında ŞEYTANIN BİR SİMGESİ VAR!
diye dert yakınarak, çanak antenleri göstermiş. Televizyonun,
AHLAK ÜZERİNDE
yapacağı tahribatları yana, yakıla anlatmış.
Ahmet Arıtürk, bir gün bakmış ki, kendisine bu şekilde yanıp yakılan arkadaşının damında çapı 3 metre olan büyük bir uydu anten var. Dayanamamış, arkadaşına söylemiş:
-Sen küçük anten için “ŞEYTANIN SİMGESİ” diyordun. Onlar küçük şeytanlar! Şimdi, görüyorum ki, senin damında “BÜYÜK ŞEYTAN”ın simgesi var.
Arkadaşı, dertliymiş. İşin gerçeğini anlatmış:
-Bizim mahalledeki komşu evler kendi aralarında anlaşarak, ortak bir uydu anten almağa karar vermişler. Uydu antenin kurulacağı en uygun alan olarak da benim evin damını tespit etmişler. Geldiler, uydu anteni benim
damımda koymak için müsaade istediler. Söyle bakalım, sen olsun ne yapardın?
Ahmet Arıtürk, durumu anlamış ve arkadaşına hak vermiş ama, yine de nüktesini Gazeteye saklamış. Ertesi gün Gazeteye şöyle bir haber geçmiş.
“Küçük çanak antene ‘ŞEYTANIN BAYRAĞI’ diyordu. Uydu Anten kurarak, evinin damına BÜYÜK ŞEYTANI koydu.”
1 MECİDİYE İÇİN, 10 MECİDİYE!
Geçmiş yıllarda kullanılan ve adına
MECİDİYE
denilen bir para birimi varmış. 1 Mecidiye, 20 kuruşa eş değermiş. Tabii, o yıllarda kuruşun da piyasada epey kıymeti varmış.
İşte, kuruşun ve hele, hele mecidiyenin çok kıymetli olduğu dönemlerde, Siirtli bir zengin, bir gün def-i hacet için gittiği camiin tuvaletine her nasılsa
1 MECİDİYE
düşürmüş. Adam, o günden sonra, def-i hacet için camiin tuvaletine her gidişinde, düşürdüğü mecidiye aklına gelerek dertleniyormuş.
Nihayet, bu duruma dayanamayan zengin, hem bir sevap işlemek, hem de dertten kurtulmak için camiin fosseptik olan tuvaletini temizlettirmeye karar vermiş.
Yine o yıllarda, kanalizasyon teşkilâtı olmadığından, helalara yaptırılan FOSSEPTİK ÇUKURLARI dolduklarında boşaltmak için bu işi yapan ekipler varmış. Adlarına da
“NECCEF”
denilirmiş.
Siirtli zengin, bu ekiplerden biriyle anlaşmış. Camiin fosseptik çukurunu temizlettirmek için 10 mecidiye vermek taahhüdünde bulunmuş. Ama, bir de şart koşmuş.
-Düşürdüğüm mecidiyeyi bulup, yıkayarak bana vereceksiniz!
demiş.
Fosseptik çukur temizleyicileri de şartı kabullenmişler. Zengin adam, çalışırlarken başlarında durmuş. Camiin fosseptik çukurunu temizlerlerken, düşürdüğü mecidiyeyi bulmuşlar. Yıkayarak, zengine vermişler. O da, onlara ücretleri olan 10 Mecidiyeyi vermiş. Böylece, her tuvalete girişinde, düşürdüğü mecidiyeye üzülmekten kurtulmuş.
KEFEN HIRSIZINA RAHMET!
(
RAHMET SER KEFENDIZ)
Mahalli lisanlarımızdan
KÜRTÇE
ile vurgulanan güzel bir deyim vardır.
“RAHMET SER KEFENDİZ!”
deriz. Bunun anlamı,
“KEFEN HIRSIZINA RAHMET”TİR.
Bu deyime sebep olduğu söylenen olayı anlatalım. Çünkü, bütün atasözlerinin, deyimlerin mutlaka bir hikâyeleri vardır. İşte
“RAHMET SER KEFENDİZ!”
deyiminin sebebi olan hikâye:
Öyle anlatılır ki, geçmiş yıllarda, işi
KEFEN HIRSIZLIĞI
olan biri varmış. Adına
NEBBEŞ
de denilen bu
KEFEN HIRSIZI,
yeni ölenlerin mezarlarını açar, kefenlerini çalarmış. İşte, bu kefen hırsızı, ölüm döşeğindeyken, oğlunu çağırmış ve vasiyette bulunmuş.
Demiş ki:
-Oğlum, ben çok günah işledim. İş olarak sana KEFEN HIRSIZLIĞINI devrediyorum. Çünkü, başka ne bir sermayem var, ne bir hünerim. Ancak, bana rahmet okunması için Baban olarak bir vasiyetim olacak. Kefenlerini çaldığın mevtaların kıçlarına bir de kazık çakacaksın ki, millet bu durumu görüp, bana rahmet okusun!
Adam ölmüş, oğlu da vasiyeti gereği, mezarlarını eştiği ve kefenlerini çaldığı mevtaların kıçlarına birer kazık çakmağa başlamış. Bu durumu gören ve eski
KEFEN SOYUCUNUN
yerini yenisinin aldığını fark eden Şehir halkı da, eski
NEBBAŞA
gerçekten de rahmet okumağa başlamışlar. Ve
“RAHMET SER KEFENDİZ”
demeğe başlamışlar. Çünkü, eski
NEBBAŞ
hiç olmazsa, mevtalarının kıçlarına kazık çakmıyormuş. İşte,
“KEFEN
HIRSIZINA RAHMET”
okutulması şeklindeki deyimin vücut bulmasının hikmeti buymuş!
“GÖZLERİMDEN Mİ TANIDIN!”
Biraz da palavracı olan ve övünmeyi seven Siirtli genç, Vatani görev için silâh altına alınmıştı. Gittiği acemi ocağında, kendisi gibi vatani görevlerine yeni başlamış olan arkadaşlarına hava atmak için sözü dönüp dolaştırıp kabadayılığa, kaba tabiriyle
BABALIĞA
getirmiş:
-Ben aslen Siirtliyim ama, ailece İstanbul’da ikâmet ediyoruz. Biliyorsunuz, İstanbul’un haracını Siirtliler alır. İstanbul’da, Siirtli babaların üzerinde baba yoktur. Amca çocuklarım, dayı çocuklarım hep kabadayı takımıdır. Ama, tabii onları yönlendiren bir başkası var. Asıl babaların Babası odur!
demiş.
Arkadaşları sormuşlar:
-Kimmiş bu onları yönlendiren, asıl babaların babası olan?
Siirtli genç mahcup bir tavırla:
-Söylesem ayıp kaçar!
demiş.
Arkadaşlarından biri, biraz istihzayla sormuş:
-Sakın o babaların babası dediğin, sen olmayasın?
Alaya alındığını fark etmeyen Siirtli genç büyük bir sevinçle cevap vermiş:
-Yahu kardeş, en büyük babanın ben olduğumu, gözlerimden mi anladın yoksa!
SİİRTLİ GENCİN, ZAMPARA GENEL MÜDÜRE OYUNU!
Geçmiş yıllarda bir büyük teşkilâtın, zampara bir genel müdürü varmış. Kız, kadın ayağına düşkünlüğüyle şöhretli Genel Müdürden, kadro koparmayı kafasına koyan Siirtli genç, para karşılığı ayarladığı bir hayat kadınını, genel müdürün makamına
“kız kardeşi”
rolünü oynaması için göndermiş. İşsiz bir gencin ablası rolünü başarıyla oynayan ve Genel Müdürün otel davetini kabul eden hayat kadını, oynadığı oyunun sonunda, gencin kadroya atanma yazısını alarak götürmüş ve kendisine vaat edilen parayı da almış. Genel Müdür Siirtli genci, özellikle kendi çalıştığı ofisin sekreteryasına almış. Genç de, verilen görevde çalışmağa başlamış.
Ancak, zampara Genel Müdürün ikide bir diğer mesai arkadaşları yanında gencin yanına giderek:
-Kız Kardeşiniz Hanımefendiye hürmetlerimi söyle. Buyursun, bir çayımızı içsin!
demesi ve Genel Müdürün zamparalığından haberdar olan diğer personellerin, içlerinden kıs-kıs güldüklerini hissetmesi, Siirtli genci çileden çıkarmış. Kanına dokunmağa başlamış. Kendi içinden
“Şimdi bu herifler, Genel Müdürün benim kız kardeşimle aşna fişna olduğunu zannediyorlar ve bana da o gözle bakıyorlar!”
diyerek sonunda dayanamamış ve bir gün yine kendisine aynı sözleri söyleyen Genel Müdürün arkasından makam odasına girerek, şöyle söylemiş:
-Sayın Genel Müdürüm, o benim “kız kardeşim hanımefendi” zannettiğiniz, genelevde çalışan, bir hayat kadınıdır. Ben de, sizin gibi onunla birlikte oldum. İsterseniz, adresini vereyim, yanına gidin, otelde yaptığınız işi orada daha rahat ve ucuz yapabilirsiniz. Ama, gerçeği öğrendikten sonra, beni işten atmağa kalkışırsanız, emin olun kadını çağırıp, burada bir basın açıklaması yapar, sizi el âleme rezil ederim. Haberiniz olsun!
demiş ve kapıyı sertçe çarpıp makamından çıkmış. Mesai arkadaşlarına da durumu anlatmış. Tabii, o günden sonra da Genel Müdür, hiçbir şey olmamış gibi davranarak Siirtlinin yanından geçerken, görmezden gelip, makam odasına gitmeğe başlamış…
“HACIM, NAMAZ KILACAKSAN DURALIM!”
Gönül ehli Siirtli, yabancı firmayla (Siirtli olmayan) bir otobüse binmiş, uzunca bir yolda seyahat ediyormuş. Sabah namazı vaktinde yolculuk devam ederken, vaktin geçmesinden endişelenerek, otobüsün şoförüne ricada bulunmuş:
-Kaptan, müsait bir yerde mola versen de, sabah namazını kılsak!
demiş.
Kaptan, ukalalık ederek:
-Namaz için mola vermek firmamızın adeti değil. Hem, 1 kişi namaz kılacak diye, 40 yolcuyu yarım saat bekletemem!
deyince, gönül ehli Siirtli de sesini çıkarmamış. Amma, 1-2 kilometre daha yol alan otobüsün, tam bir restoranın yanında tekerinin lastiği hiç hesapta yokken ve aniden patlamış. Neredeyse, otobüs devrilecekmiş. Tabii, bu durumda, şoför otobüsü durdurmak mecburiyetinde kalmış. Otobüsten inerek, yardımcısıyla birlikte kış mevsiminin soğuğunda arabanın patlayan tekerini değiştirmek işiyle uğraşmağa başlamış.
Siirtli gönül ehli de, bu durumdan yararlanarak, otobüsün durduğu yerin yanındaki restorana gitmiş, abdestini almış, namazını kılmış, tesbihatını yapmış ve dönmüş amma, Şoför ve yardımcısı halâ otobüsün tekerini değiştirmekle meşgullermiş.
Neyse ki, sonunda otobüsün tekeri değiştirilmiş ve yeniden yola koyulmuşlar. Bu arada, öğle namazı vakti girmiş. Daha önce
“Namaz için mola vermek adetimiz değil!”
diyen otobüsün Kaptanı, Siirtli gönül ehline, biraz korku ve biraz da saygıyla dönmüş:
-Hacım, namaz kılacaksan, duralım!
demiş!
SAKAL KESME CEZASI
Ticaretin kervanlarla yapıldığı yıllarda bir Siirtli, ticaret işi için Şam’a gidiyormuş. O zamanlar Şam da, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir Şehirmiş. Kervanda, bazı tüccarlarla tanışan Siirtli, sakallı biriyle de çok samimi olmuşlar. Öyle ki, yol boyunca yedikleri, içtikleri ayrı gitmiyormuş.
Yolculuk böyle devam ederken, Şam’a yakın bir yerde, Siirtli bakmış ki, yeleğinin cebindeki para kesesinin yerinde yel esiyor. İşin garip yanı, sakallı tüccar arkadaşı da ortalıkta görülmüyor, adeta, sırra kadem basmış!
Durum böyle olunca, para kesesinin de o çok samimi bildiği yol arkadaşı tarafından çalındığına kanaat getirmiş. Çünkü, para kesesini, güvendiği bu arkadaşının yanında defalarca ortaya çıkarmış, mecidiyelerini saymış, tekrar yerine koymuş.
Şam’a girdiklerinde, hemen Kadı’ya müracaat ederek, şikâyette bulunmuş. Adamın da eşkâlini vermiş. Kadının adamları, tarifi yapılan adamın meşhur bir hırsız olduğunu ve genelde, kendisine tüccar süsü vererek saf tüccarları soyduğunu belirtmişler. Adamı yakalayıp getirmişler. Siirtli tüccarın para kesesi de adamın üzerinde bulunmuş.
Kadı, hırsızın elinin kesilmesine karar vermiş ama, Siirtli tüccar yine de merhamet ederek:
-Hayır Kadı Efendi. Adamın elini değil, SAKALINI KESİN! Çünkü, ben onun sakalına kanarak, iyi bir insan olduğunu zannetmiştim
demiş.
Kadı da, Siirtlinin teklifini kabul ederek, hırsızsın eli yerine sakalını kestirmiş ve bir daha da sakal bırakmasını yasaklamış…