Yılın yeni mahsulü fıstık, tezgâhlarda yerini almağa başladı. Fıstık, güzel ve pahalı bir yemiştir. Meğer FISTIĞIN adı, “SİİRT FISTIĞI” değilmiş de “ANETEP FISTIĞI” imiş. Bizim FISTIKLAR duymasınlar, hem kızarlar, hem üzülürler. Bilindiği gibi, lâf atmak babında güzellere
“HIŞŞŞT FISTIK!”
diye takılanlar olur. Dedik ya, fıstık pahalı ve nadide yemişlerdendir. Siirt’in
YEŞİL
ALTINIDIR.
Bundan olacak güzelleri
FISTIĞA
benzetmekle kendilerine yüksek bir kıymet biçilmiş olur!
Şimdi, bizim fıstığımız
“SİİRT FISTIĞI!”
yerine, “Antep Fıstığı” diyecek halimiz yok. Hem, Antep Fıstığı aflatoksin’i yüksek bir tür. Siirt fıstığı ise
“FISTIK GİBİ FISTIK!”
İnsanların, kendi kimliklerini sorgulamaları gibi, bitkilerin de dili olsa, kendi kimliklerini sorgulayacaklar ve başka kimliklerle anılmaya karşı çıkacaklar. Amma, nebatatın dilleri yok ki kendilerini müdafaa etsinler.
Siirt fıstığının dili olsa, kendisine
“ANTEP FISTIĞI”
demek isteyenlere mutlaka isyan eder ve
“HAYDİ ORADAN BE! BENİM
NEREM ANTEP FISTIĞINA BENZİYOR!”
derdi. İşin gerçeği bu. İyi ki dili yok. Yoksa bu hitabı kendisine bir aşağılama kabul eder ve derdinden intihar ederdi.
Siirt fıstığı genetik yapısı, fiziki yapısı, kimyasal bileşimleri açısından olduğu gibi tat, şekil ve besleyicilik özelliği açısından da, Antep Fıstığına açık ara fark atar. Güzeli, çirkine benzetirseniz, hakaret olur. Çirkini, güzele benzetmekse, iltifattır. Bakın,
AFLATOKSİN
oranı yüksek olduğu için
“ANTEP FISTIĞI!”
nın ihraç şansı da azalmakta. Oysa
“SİİRT FISTIĞINA”
talep çok. Bu, değişmeyen ve değişmeyecek olan bir kuraldır. Güzellerin talipleri çok olur. Çirkinleri, isteyen olmaz. Çocuklara güzel isim vermek gibi, Fıstığa da, isim verilecekse bu isim, içinde bir çok noksanları barındıran ve çağrıştıran
“ANTEP FISTIĞI”
değil, alıcı talebini yükseltmesi açısından
“SİİRT FISTIĞI” OLSUN Kİ, HEM ÜRETİCİ, HEM İHRACAT İMKÂNI ARTAC AK OLAN
TÜRKİYE KAZANSIN…
Antepliler, fıstığa “ANTEP FISTIĞI” adının verilmesinde ısrarcı olurlarsa, sonuçta, kendileri de kaybeder. Çünkü FISTIK TÜRÜNÜN, “ANTEP FISTIĞI” adı altında değil de, “SİİRT FISTIĞI” adı altında pazarlanması durumunda, satışlar artacak ve bundan Antepli üreticiler de nemalanacaklardır. Bu önemli hususu hiç akıldan çıkarmamak gerek.
ANEKDOT
Gaziantep’e giden bir hemşerimiz, şöyle bir çarşıyı, pazarı gezeyim demiş. Pazar yerinde üzerlerinde (SİİRT FISTIĞI) etiketi konmuş tezgahlar görünce dayanamamış. Satıcı konumundaki şahsa sormuş:
-Kardeşim, ben Siirtliyim. Tezgahındaki fıstık, SİİRT FISTIĞI değil. Neden üzerlerine bu etiketi koyuyorsun?
diyerek sitem etmiş.
Satıcı telaşlanarak cevap vermiş:
-Aman sus, duyan olmasın. Siirt Fıstığının kilosu, bizim fıstığın en az 10-15 lira fazlasına gider. Bunun için bu etiketi koyuyorum.
LÂİKLİK, DİNSİZLİK Mİ!
LÂİKLİK,
1937 yılının 5 Şubat günü Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına girmiş bir kavramdır. Lâikliği, dinsizlik olarak empoze etmek isteyen
DİN SİMSARLARI
hep olmuştur ve olmaya devam edecektir. Oysa lâikliğin asıl anlamı, din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. İslâmi bir kural olan
(LEKUM DİNUKUM VELİYE DİN = SENİN DİNİN
SANA, BENİM DİNİM BANA)
hükmünün hayata geçirilmesidir. Özellikle devlet işlerinin, din işlerine karıştırılmamasıdır. Bir toplulukta, bir devlette, her dine mensup insanlar olabilir. Lâiklik, devletin dinleri ne olursa olsun, bütün vatandaşlarına eşit mesafede duracağının taahhüdüdür. Çeşitli dini inançlar yerine aklı ve ilmi rehber alır.
ATATÜRK’ÜN buyurduğu gibi (HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT, İLİMDİR)
deyimini rehber edinir.
Türkiye Cumhuriyeti olarak, din simsarlarından çok çektiğimiz bir gerçektir. Bunun en son ve somut örneği
FETÖ’nün
, ülkemizin başına getirdiği felâkettir. Mevcut siyasi iktidarın lâiklik ilkesine karşı olduğu görüntüsü sergilemesine rağmen,
FETÖ
KIYAMIYLA
bu iktidar dahi alaşağı edilmek istenmedi mi! Sadece dinler arası değil, dinler arasında mezhepler; mezhepler arasında tarikatlar çatışmalarının yaşandığı tarihi gerçekler değil mi!
Dinin, siyasete alet edilmesi, bir topluluğa verilebilecek en büyük zarardır. Türkiye, hatta Osmanlı İmparatorluğu bile, dinin, siyasete alet edilmesinden büyük zararlar görmüştür. Lâiklik, ortaçağ Avrupa’sından bu yana sürüp gelen bir kavram olmuştur. Çünkü
DİN SİMSARLARI
Hıristiyan ağırlıklı Avrupa ülkelerine de büyük zararlar vermişlerdir. Kiliselerin kararları, Devleti yöneten Kralların, İmparatorların, seçilmişlerin önlerine set olmuştur. Bunun için, din işlerinin, devlet işlerinden ayrılması anlamına gelen lâiklik prensibi, önce Avrupa ülkelerinde yaşanmıştır. Bu ilke, Cumhuriyetin kurulmasından sonra ve ancak 1937 yılında anayasamıza girmiştir.
Lâiklik sisteminde dinleri, dilleri, ırkları, mezhepleri ne olursa olsun, bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptirler. Siyasal yapılar, dini kurallara göre değil, ilme, akla ve fenne uygun şekilde kurgulanır. Devlet, bir dinin, bir cemaatin mensuplarının menfaatleri doğrultusunda şekillendirilemez.
FETÖ’DE
olduğu gibi hâkimlerin, savcıların, valilerin, paşaların, emniyet müdürlerinin ve diğer üst düzey bürokratların bir cemaat mensubu olmaları için
KUMPASLAR KURMAZ.
İşler, tarikat mensuplarına değil, aslında yine İslami bir kural olan
EHİL
kimselere verilir.
Evet, 5 Şubat 1937 yılında Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına giren
LÂİKLİK
, görüldüğü gibi asla
DİNSİZLİK
değil, dinleri, dilleri, mezhepleri ne olursa olsun, bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının eşit şartlar altında yaşamalarının
SİGORTASI
HÜKMÜNDEDİR
.