Cüneyt Arıtürk

KADERİN GÜCÜNÜ ANLATAN BİR SİİRT MASALI

Cüneyt Arıtürk

İslami inanışa göre iki çeşit kader vardır. Bunlardan birincisi

(KADER-İ MUTLAK),

İkincisi ise

(KADER-İ MUALLAK)TIR.

Kader-i Mutlakın önüne geçilmesi mümkün değildir. Kader-i muallak ise kişilerin iradesine bağlı olarak değişebilir. Bu gün çocukluk yıllarında SİİRTLİ MASALCI ABLA’DAN dinlediğim kader-i mutlak ile ilgili bir SİİRT masalını okuyucularımla paylaşmak istedim. Masal şöyle:

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’tan büyüğü yoktur. Her kim ki günah işlemiş, hatalara düşmüşse tövbe istiğfar etsin (estağfurullah) desin.

Bir Padişahın oğlu, bir gün geleceğine baktırmak için kâhinin birini sarayına çağırtmış, kâhinden geleceğiyle ilgili bilgiler almak istemiş. Kâhin, genç şehzadeye güzel şeyler söylemiş amma, bunun yanında o an için kendisine tatsız gibi gelen bir haber de vererek demiş ki:

-Senin kaderinde bir çobanın kızıyla evlenmek var!

Şehzade, bu kehanete bozulmuş:

-Ben geleceğin sultanı olacağım da, kala-kala bir çobanın kızına mı kalacağım!

diyerek kâhini, kızın bulunduğu yeri tarife zorlamış. Kâhin de, fal tasının suyunda görebildiği kadarıyla kızıyla evleneceğini söylediği çobanın kulübesinin bulunduğu ormanı anlatmış. Genç şehzade, yanına sadık bir adamını da alarak yola koyulmuş. Tarif edilen ormanı ve ormanın içindeki kulübeyi bulmuş. Kulübenin önünde çoban olduğu anlaşılan ve her haliyle çok iyi niyetli biri olduğu belli olan biri oturuyormuş.

Şehzade, Çobana kendisini tanıtmadan, ormanda kaybolduğunu, akşam karanlığı çökmek üzere olduğu için mümkünse kendisini bir geceliğine misafir etmesini, bunun için de iyi bir ücret ödemeğe hazır olduğunu söylemiş.

Şehzadenin sözlerine inanan çoban:

-Tanrı misafirinin başımız, gözümüz üzerine yeri var. Hem, ücret ödemek de ne demek. Böyle bir hizmet için ücret alınır mı! Yeter ki seni rahat ettirebilelim!

demiş.

Adamıyla birlikte şehzadeyi evine misafir etmiş. Hizmette kusur etmemek için büyük çaba göstermiş. Süt kaynatıp, içirmiş. Misafirlerinin şerefine kendi imkânları ölçüsünde ziyafet çekmiş.

Şehzade, Çobana kimi, kimsesi olup olmadığını sorunca:

-Benim hanımım rahmetlik oldu. 4-5 yaşlarında bir kızım var. Onunla birlikte yaşıyorum. Zavallı kızcağız yalnız başına kalmaktan çok sıkılıyor. Bazen Halalarından veya Teyzelerinden birinin yanına götürsem de onların yanlarında kalsa, diyorum da, gönlüm elvermiyor, demiş.

Bunun üzerine Şehzade:

-Hele çağır da, bu kızını bir görelim!

demiş.

Çoban:

-Elif! Elif! Bak misafirlerimiz var!

diye içeriye seslenmiş.

Tatlı mı, tatlı, şirin mi şirin 4-5 yaşlarında bir kız çocuğu koşarak gelmiş.

Şehzade, sihirli tastaki suda gördüğü çocuğun bu olduğunu anlamış. Geleceğin padişahı bir şehzade olarak, ileride bir çobanın kızıyla evlenmeyi onuruna yedirmediği için, bir şekilde kızı öldürüp, kaçmayı planlamış.

Geceyi, çobanın kulübesinde geçiren Şehzade ve adamı sabah erken saatte çobanın kendilerine seslenmesiyle uyanmışlar. Çoban onlara, hayvanları otlatmak üzere gideceğini, eğer bir gece daha misafiri olmayı isterlerse memnun olacağını, eğer gideceklerse de yine yolu şaşırmamaları için havanın iyice aydınlanmasını ve sonra gitmelerini öğütlemiş.

Saf ve iyi yürekli Çoban, her zaman olduğu gibi, kızını yine Kulübede uyur halde bırakmış, misafirlerin ona bir kötülük yapabileceklerini aklının ucundan bile geçirmemiş!

Çobanın gitmesi üzerine, Şehzade, kızdan kurtulmanın tam zamanı olduğunu düşünerek, ama yüreği de kan ağlayarak, çocuğun uyuduğu odaya girmiş. Bıçağını çekerek, küçük kıza kendi aklınca öldürücü birkaç bıçak vurmuş, öldüğüne kanaat getirdikten sonra, adamıyla birlikte kendi memleketine geri dönmüş.

Şehzadeyle adamı, memleketlerine geri dönedursunlar, onlar daha yoldayken, o yörenin bir başka Padişahı aynı ormanda avlanırken, Çobanın kulübesi gözlerine ilişmiş, yoruldukları için kulübeye yönelmişler. Kulübenin kapısı açıkmış. Bu arada bir küçük kız çocuğunun iniltisi kulaklarına gelmiş. Hemen kulübenin içine girip, sesin sahibini ararlarken, kanlar içindeki küçük kızı görmüşler! Bereket, Padişahın hekimbaşı olan zat da yanlarındaymış. Hekimbaşı, maharetli elleriyle kızın yaralarını sarmış, sarmalamış.

Gördüğü manzaraya pek hiddetlenen Padişah:

-Bu çocuk, kimin çocuğu, böyle nasıl vahşice bıçaklamış, bunu hangi vicdansız yapmış!

diyerek, kızın başucunda beklemeğe başlamış. Akşam saatlerinde, her gün olduğu gibi çoban, sürüsüyle kulübesine geri dönerken, kulübenin çevresinde bekleşen askerleri görmüş. Bunların, padişahın askerleri olduğunu anlayarak, biraz da korkmuş. Ama kendisine göre korkacak bir sebebi de yokmuş. Sonuç itibarıyla kendi işini yaptığını düşünüyor, hem Padişahın çok iyi yürekli biri olduğunu, bunun için, hiçbir şekilde kimseye haksızlık yapmayacağına inanıyormuş.

Çoban, kulübeye varınca, askerler onu yakalayıp, Padişahın huzuruna götürmüşler. Bekledikleri Kulübenin sahibi olduğunu bildirmişler.

Padişah, gayet hiddetli bir ses tonuyla seslenerek:

-Bu kulübenin sahibi sen misin?

diye sormuş

. Çoban:

-Evet, bu kulübenin sahibi benim, padişahım!

deyince daha sert bir ses tonuyla:

-Peki, kulübedeki kız, kimin kızı! Onu neden bıçaklayıp, ölüme terk ettin?

deyince, çoban büyük bir endişe içinde:

-Ne! Elif’ime bir şey mi olmuş?

diyerek ah-u figana başlamış.

Padişah, Çobanın durumundan anlamış ki, kızı bıçaklayan o değil. Onu teselli için:

-Merak etme, her kim bıçaklamışsa, onu öldürmeye muvaffak olamamış. Allah öldürmezse, kimse öldüremez. Hekim başı gereken tedaviyi yaptı. Çocuk en kısa zamanda iyileşecek ve Allah’ın izniyle sağlığına kavuşacak, Sen bu işi bana baştan anlat, bu nasıl bir iştir!

demiş.

Çoban da gelen yabancıların durumlarını anlatmış. Onların, küçük bir çocuğa zarar verebileceklerini asla tahmin edemediğini söylemiş.

Akıllı biri olan Padişah, bu işte bir iş olduğunu, ileride hikmetinin ortaya çıkacağını anlayarak, olayın çözümünü zamana bırakmayı uygun görmüş.

Padişahmış amma, onunda da kendisine göre, çok büyük bir derdi varmış. Doğan çocukları peş-peşe ölüyormuş. Son doğan kızı da ölmüş amma, tebasının çocuksuz padişahtan hoşlanılmadığını bildiği için bunu halktan gizliyormuş. Hem, Çobanın kızının tatlı yüzü, ona babalık duygusunu yeniden hissettirmiş. Çobana:

-Bak, sen bu halinle çocuğu ihmal ediyorsun, bakamıyorsun. Gel bu çocuğu bana evlatlık ver. Hem, Seni de ondan ayırmayacağım. Sen de benimle gelir, sarayımda yaşarsın. Ancak, bu aramızda sır olarak kalacak, kızını, ölen kızımın yerine koyacağım!

demiş.

Zaten kızı halalarından veya teyzelerinden birinin yanına vermeyi düşünmekte olan Çoban, bu tekliften çok memnun kalmış.

-Kabul ediyorum, Padişahım! Hem de büyük bir memnuniyetle. Benim tek gayem, kızımın mutlu olması. Benim gibi bir çobanın kızı olacağına, senin gibi bir Padişah kızı olsun, bundan daha iyi ne olabilir.

Padişah ve adamları, avlanmayı bırakıp saraya geri dönerlerken, çobanla kızını da beraberlerinde götürmüşler. Kız, hekimbaşının tedavisi sayesinde tam anlamıyla iyileşmiş. Kızın gerçek durumunu bilen sadece beş kişi varmış. Bunlar Çoban, kız, padişah, hekimbaşı ve padişahın hanımıymış. Onlar da, bu sırrı hiç kimseyle paylaşmayacaklarına yemin etmişler. Hepsi de, kızın üzerinde tir-tir titriyor, sevgisini kimseyle paylaşmak istemiyorlarmış.

Kız, sarayda tam bir prenses gibi serpilip büyümüş. Güzelliği de dillere destan olmuş. Öyle ki, civar yörelerin padişahları, şehzadeleri güzelliğiyle dillere destan bu prensesle evlenebilmek için, elçiler gönderiyor, birbirleriyle yarışıyorlarmış. Ama kız, kendisini isteyen bu şehzadelerden, padişahlardan hiç kimseyi beğenmiyor, hiç kimseyle evlenmek istemiyormuş.

Günler, haftalar, aylar, yıllar böyle geçip giderken, komşu ülkenin bir şehzadesinin yine kızı istemek için geleceği duyulmuş. Kızın babası padişah, diğer talipler gibi, bunu da ağırlamak durumundaymış amma, artık gelen bütün talepleri reddetmekten dolayı kendisi de çok zor bir duruma düşmüş. Sonuç itibarıyla, güzel prensesi isteyen ama alamayan padişahlar, şehzadeler, kendisine düşman kesiliyorlarmış.

Padişah, gelecek talip için:

-İnşallah artık kız da beğenir, bu ağır yükten kurtulur, saltanatı kızıma ve damadıma terk eder ben de inzivaya çekilirim!

diye dua ediyormuş. Beklenen gün gelmiş. Şehzade ve adamları Saraya gelmişler. Kız diğer taliplerinde olduğu gibi, yeni talibi olacak Şehzadeyi gizli bir yerden gözetlemekteymiş. Gelen kişinin bir süre önce rüyasında gördüğü ve âşık olduğu şehzade olduğunu görünce, rüyasının gerçek olacağına sevinmiş. Şehzade ve adamları, Padişahın huzuruna çıkarak hediyeler sunup kızı istemişler. Padişah:

-Ben bilmem, kızım bilir!

diyerek, kızına danışacağını söylemiş. Padişah, gerçekten de kıza evlenip, evlenmek istemediğini sormuş. Babasının teklifi üzerine kız:

-Padişah babam, artık seni üzüp zor duruma düşürmek istemiyorum. Sen nasıl dilersen, öyle olsun!

deyince, rahat bir nefes alan Padişah:

-Kızım, o zaman seni isteyen bu Şehzadeye vereceğim. Seni evlendirip, ben de, annen de, seni seven herkes de mutlu olsun!

demiş.

Padişah, yeni gelenlere kızını vereceğini söylemiş amma, şart olarak da Şehzadenin ülkesinde kalmasını ve yerine padişah olarak geçmesini istemiş.

Dünyalar güzeli prenses ile Şehzade kırk gün kırk gece süren bir düğünden sonra evlenmişler.

Öldürdüğü küçük kızı hiçbir zaman unutmayan ve devamlı vicdan azabı duyan Şehzade, gerdek gecesi, prensesin vücudunda bazı bıçak izleri görünce şaşırarak:

-Bu izler, neyin nesi?

diye sormuş. Prenses de, gerçeği eşinden gizlemek istememiş ve ona sırlarını olduğu gibi anlatarak:

-Bir sırdaşım da sen ol!

demiş ve gerçekte Padişahın kızı olmadığını evlatlığı olduğunu anlatmış.

Şehzade, (öldürdüm) zannettiği ve bunun için devamlı vicdan azabı çektiği çocuğun, karşısında güzeller güzeli bir prenses olarak durduğunu görünce, çok sevinmiş, ancak, kendi gerçeğini anlatıp anlatmamakta önce tereddüt etmiş. Sonra, her şeye rağmen, prenses gibi kendisinin de doğruyu anlatmasının en uygun durum olacağını düşünerek, yaşadıklarını olduğu gibi aktarmış ve Prensese:

-Artık, gerçeği öğrendin. Şu anda karşında duran ben, seni öldürmek için zalimce bir plan kurmuştum. Ancak, kaderin önüne geçilemeyeceğini anladım. Şimdi sen de gerçeği öğrendin. Eğer benimle olan bağını koparmak istiyorsan, çekip gider, kendimi kaybettirir, kahrımdan ölürüm! Eğer istiyorsan, sana kul, köle olur, ömür boyu ayaklarının dibinde dururum.

Yaşanan olayların, kaderin bir cilvesi olduğunu anlayan güzel prenses:

-Bu yaşananlar, bizim kaderimiz olduğuna göre, kaderden kaçmanın mümkün olmadığını ne zaman anlayacağız. Bıçak yaraları beni öldürmedi ama senden ayrı düşersem, o zaman derdinle öleceğim kesindir

diyerek ve sırlarıyla birlikte yaşamaya, sırlarını mezara götürmeye ahdederek, mutlu ve uzun bir hayat yaşamışlar…

Onlar erdi muradına, biz çıkalım kerevetine…

Yazarın Diğer Yazıları