Yıl içinde 20 Haziran günleri
(DÜNYA
MÜLTECİLER GÜNÜ)
olarak belirlenmiştir. Böyle bir gün ihdas edilmiş olmasının sebebi
MÜLTECİLER
SORUNUNA
dikkatleri çekmektir. Dünya genelinde yaşanan savaşlar, ekonomik durum ve çeşitli sebeplerden dolayı yurdundan ayrılmak zorunda kalan veya bırakılan 65 milyona yakın insan vardır. Bu 65 milyonun 15 milyon kadarının Türkiye’de olduklarına da özellikle dikkatleri çekelim. Suriye’de yaşanan iç savaş, ABD ve Rus istilası yüzünden sınır komşumuz Suriyeli 10 milyona yakın bebek, çocuk, genç, yaşlı kadın, erkek kapağı Türkiye’ye atmak zorunda bırakılmışlardır. Bunların yanında Afganistan’dan, Pakistan’dan, İran ve Irak’tan gelen mülteciler bulunmaktadır. Orta Doğu’daki krizlerle ve özellikle Suriye iç savaşıyla birlikte bölgede yaşanan göçler, esasen dünyada ciddi bir sorun olan ve yerlerinden ayrılmak zorunda kalan insanların oluşturduğu mülteci ve sığınmacı akınları, yaşanan mülteci sorunlarının ciddiyetini ve ağırlığını daha çok hissettirmektedir. Avrupa Birliği (AB) ve diğer Avrupa ülkeleri son yıllarda mülteci ve sığınmacı sorununun ağırlığını ve yüklerini fiilen yaşayarak sorunun yakıcılığını içlerinde hissetmeye başladılar. Son yıllardaki söz konusu gelişmeler dünya mültecilerinin sorunlarını geçmişe oranla daha acil ve önemli bir gündem maddesi haline getirmiş bulunmaktadır. Mülteci; ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşü sebebiyle zulüm görmekten haklı nedenlerle korku duyan ve bu sebeple başka bir ülkede yaşayan kişidir. Mültecilerin Birleşmiş Milletler teşkilatı tarafından uluslararası koruma altına alınmaları, çalışma, barınma, sağlık, eğitim, hareket özgürlüğü gibi haklarının korunması gerekir.
Günümüzde resmi tanımıyla
MÜLTECİ
olarak kabul edilenler yanında, resmi statüleri olmayan milyonlarca mülteci vardır. Yerlerini, yurtlarını, ailelerini, akrabalarını terk etmek zorunda kalan mülteciler kimi zaman kamyon kasalarında, konteynerlerde, hınca hınç dolduruldukları teknelerde umut yolculuğuna çıkmaktadır. Ancak bu yolculukları çoğu zaman ölüm ve yaşam arasında gidip gelen bir trajediye dönüşmektedir. Varabildikleri noktalarda ise ilerisini göremedikleri bir bekleyiş veya belirsizlikle karşı karşıya kalmaktadırlar. Türkiye, mülteci üreten coğrafyalara yakınlığı ve Avrupa ülkelerine geçmek isteyenler için bir geçiş ülkesi olarak görülmesi nedeniyle göç hareketlerinin merkezinde yer almaktadır.
Türkiye’de, Suriyeli sığınmacılar yanında, Afganistanlı, Pakistanlı, Arakanlı, Kosovalı, Çeçenistanlı, Bangladeşli, Iraklı, Somalili çok sayıda göçmen bulunduğu yaşanan bir gerçektir. Türkiye, nüfusuna göre en çok göçmen barındıran ülke konumundadır dersek, yalan olmaz. Bugün Türkiye’nin hemen-hemen bütün illerinde, ilçelerinde, beldelerinde, hatta köylerinde bile göçmenlerin bulunduğunu söylersek, abartmış olmayız. Ancak, mültecilerin yoğun olarak İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Hatay, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Adıyaman, Kahramanmaraş gibi illerde kümeleştikleri de bir gerçektir.
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği bile, Türkiye’nin en çok mülteci barındıran ülke olduğunu söylemektedir. UNHCR verilerine göre Türkiye’de her 28 kişiden biri mültecidir. Yani, nüfusumuzun 28’de biri mültecilerden oluşmaktadır.
Zaman-zaman
(KAPILARI AÇARIZ HA!)
diyerek Avrupa birliği devletlerinin ödlerini koparıyoruz. Ancak, işin gerçeği şu ki Türkiye’nin ekonomisi bu sayıda mülteciyi kaldıracak kuvvette değildir. Bu ağır yük altında ezilmektedir. Kendi vatandaşlarına harcaması gereken milyar dolarlar, mülteciler için harcanmaktadır. Yani, Türkiye
(KENDİ MUHTAÇ BİR DEDE, NE KALDI Kİ
BAŞKASINA HİMMET EDE)
konumuna gelmiştir. Hem Kur’an-ı Kerim’de bile:
(LÂ YUKELLİFULLÂHU
NEFSEN İLLÂ VUS’AHÂ)
buyrulmaktadır ki
(ALLAH, BİR
KİMSEYİ ANCAK GÜCÜNÜN YETTİĞİ ŞEYLE
YÜKÜMLÜ KILAR)
şeklinde tercüme edilebilir.
Diyeceğimiz şu ki, mülteciler konusunda gerekenin çok fazlasını yapmışız. Keşke gücümüz yetseydi de, bütün mültecilere kucak açabilseydik.