Cüneyt Arıtürk

'BEN ŞİMDİDEN HİÇİM!!!'

Cüneyt Arıtürk

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, ehliyetsiz ve liyakatsiz biri tavassutlar sonucu

ŞEHRÜLEMİN

yapılmıştı. Bu yüzden, cakasından geçilmiyordu. Bir gün, yolda bu şahısla karşılaşan Bektaşi’nin biri, mevkiini, makamını bilmezden gelerek yaklaşmış ve sormuş:

-Beyzadem, siz yüksek mevkide birine benziyorsunuz. Acaba, göreviniz nedir, öğrenebilir miyim?

diye sormuş.

Adam, büyük bir gururla:

-Nasıl bilmezsin, ben İstanbul’un ŞEHRÜLEMİNİYİM!

diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Bektaşi yine sormuş:

-Peki, bundan sonra ne olacaksınız?

Adam yine kibirli bir ifadeyle:

-Vezir olacağım!

diye soruyu yanıtlamış ama Bektaşi sorularına devam etmiş:

-Peki, daha sonra ne olacaksın!

Adam yine kendinden emin bir tavırla:

-Kim bilir, belki Padişah Efendimizin gözüne girer, Sadrazam olurum!

demiş.

Bektaşi yine sormuş:

-Peki, ondan sonra?

(Padişah olacağım!)

diyemeyeceği için muhatabı bu defa kızgınlıkla:

-Daha ne olacağım! HİÇ OLACAĞIM, HİÇ!!!

diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Bektaşi, taşı gediğine koymuş:

-Peki, neden bu kadar gururlanıyorsun! Bak bana! Ben zaten şimdiden HİÇ’İM!!!

YAŞAMIN TADI-TUZU!

Sanatkârları olmasaydı, gerçekten de

YAŞAMIN (DÜNYA HAYATININ) TADI-TUZU

OLMAYACAKTI.

Sanatkârlar derken, her daldan sanatkârları dillendiriyoruz. Bazı sanatkârlar, biribirlerinin tamamlayıcılarıdırlar. Örneğin, şâirleri düşünün. Şârler, şiirler yazarlar. Bu şiirleri, bestekârlar şarkılar, türküler haline çevirirler. Ses sanatkârları güzel sesleriyle bestelenmiş şiirleri şarkılar, türküler halinde çığrıştırırlar. Onlar şarkı, türkü söylerlerken piyanistler, kemanşörler, sazcılar, davulcular refakat ederler. Rakkaseler, sahne alırlar. Bu sadece şiir üzerinden yürütülen bir sanat ekolü!

Ressamlar olmazsa, hayranlıkla seyrettiğimiz tablolar olmayacaktı. Desenler, nakışlar bulunmayacaktı. Mimarlar olmasaydı, Selimiyeler, Sultan Ahmetler, Ayasofyalar, Eyfel kulesi gibi hayranlıkla izlenilen eserler bulunmayacaktı. Mühendisler olmasaydı, köprüler, tüneller, hava limanları ve hayatımızı kolaylaştıran diğer güzellikler bulunmayacaktı.

Öyle düşünün ki, ekmek yapmak bile bir sanat işidir. Çiftçi tarlasını ekmezse, değirmenci buğdayı öğütmezse, fırıncı öğütülen buğdayın ununu ekmeğe çevirmezse halimiz ne olurdu.

Giyim, kuşam, hayatta kullanılacak tüm malzemeler, ev eşyaları hepsi de sanatkârların eserleridir.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ÜN

“Sanatsız Kalan Bir Milletin Hayat Damarlarından Biri Kopmuş Demektir” sözünün ne kadar anlamlı olduğu ortada değil mi!

ANEKDOT

Bektaşi bir gün bakmış ki önde heybetli biri, arkasında 20-30 kadar adamıyla çarşıda ihtişam içinde yürüyor. Geçtiği her yerde esnaf önünde ayağa kalkmakta, büyük bir ihtiramla buyur etmekte amma, onun, bunlardan hiç birine aldırdığı yok. Sağa sola gururla bakıyor,

(yeryüzünü ben yarattım!)

dercesine kurula kurula yürüyor.

Bektaşi, merak ederek, tanıdığı bir esnafa sormuş:

-Yahu, kim bu adam? Neden herkes ona böyle tazimde bulunuyor? Padişah mı, Şehzade mi yoksa Sadrazam mı?

Esnaf, cevap vermiş:

-Ne padişah, ne şehzade, ne de Sadrazam. Velakin, falanca vezirin has kullarından biridir!

Esnaf dostundan bu cevabı alan Bektaşi dayanamayarak başını göğe kaldırmış ve yanındakilerin duyacakları şekilde yüksek sesle söylenmiş:

-Ey ALLAH’IM, bir şu vezirin kulunun azametine bak, bir de ben kulunun sefaletine! Bir Vezir kadar olamadın (haşa) artık ne diyeyim, ben!

Evet,

YOKSULLUK

konusu aklımıza bu anekdotu getirdi. Asgari ücretliler

ASKIDA

EKMEĞE

muhtaç kalırlarken, padişah efendimizin kulları servet ve saman içindeler. Bir elleri yağda, bir elleri balda.

Bir, biz Yüce ALLAH’a kulluk edenlere bakınız, bir de, kula kulluk edenlerin durumlarına!

Meğer, bu dünyada kula kul olmak varmış! Kula kul olanların itibar buldukları bir dönemde yaşıyoruz. Ahireti beklemek, veresiye alışverişe benziyor!

Yazarın Diğer Yazıları