Cumhurbaşkanlığı adaylarının kimlikleri 28 Mart tarihli Resmi Gazetede yayımlandı. Yüksek Seçim Kurulu tarafından ilan edilen dört isim var. Bunlar AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Millet ittifakı adayı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce ve ATA ittifakı adayı Sinan Oğan.
Bunlardan sadece AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın adaylığına itiraz var. İtirazın gerekçesi Anayasanın 101. Maddesi. Bu maddeye göre hiç kimse iki defadan fazla cumhurbaşkanı olamaz. Erdoğan ise 2014 ve 2018 tarihlerinde iki defa üst üste cumhurbaşkanı seçilmiş bulunmaktadır.
İktidar mensupları, konuyu her ne kadar yasadan önce ve yasadan sonra diye ayırarak, sayacın sıfırlandığını iddia etseler bile, bir kimsenin iki defadan fazla cumhurbaşkanı olamayacağı 2007 yılı anayasasında bile yer almaktadır. Seçim kararını Erdoğan’ın kendisi değil de, TBMM Genel Kurulu alsaydı, yine de Erdoğan’ın adaylığına itirazlar geçersiz sayılabilirdi.
Gelelim, işin püf noktasına. Erdoğan’ın adaylığı için itirazda bulunanlar da biliyorlar ki, Yüksek Seçim Kurulu AKP Genel Başkanının adaylığını kesinleştirecek bir karara imza atacak. Bunu, vatandaşlar olarak biz de biliyoruz. Çünkü Yüksek Seçim Kurulunun teşkil edilme şeklinden çıkan sonuç budur.
Peki, bu siyasi partiler Yüksek Seçim Kurulu’nun, Sayın Erdoğan’ın üçüncü kez adaylığını onaylayacağını bile-bile neden adaylığına itiraz ettiler. İtirazın amacını, en güzel ve özet bir şekilde DEVA Partisi Sözcüsü İdris Şahin “TARİHE NOT DÜŞMEK İÇİN” diye vurgulamakta.
Evet, yasa varsa, yasaları koruyup kollamak görevi mutlaka yerine getirilmelidir. Getirilmeli ki, ileride HUKUK KİTAPLARINDA bu gibi kararlar yerlerini almalı, “BERLİNDE HAKİMLER VAR” deyiminin ne anlama geldiği daha iyi anlaşılmalıdır.
KADINLARIMIZI UYARIYORUZ!
Bünyesine Yeniden Refah Partisi ile HÜDA-PAR’I alan Cumhur ittifakı, böylece kadın haklarına karşı olacağının en somut kanıtını ortaya koymuştur. Çünkü her iki partinin de Cumhur İttifakını destekleme şartlarının başında Türkiye’de Cumhuriyetin eseri olarak kadınlara verilmiş hakların kaldırılması ve ikinci sınıf vatandaş muamelesine tabi tutulmasıdır. Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacı devletlerinden biriydi. 24 Kasım 2011’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 247 vekilden 246’sının kabul, 1 vekilin ise çekimser oyu ile sözleşme uygun bulunmuş ve 6251 sayılı kanunla onaylanarak yürürlüğe girmişti.
Ne var ki, İstanbul Sözleşmesini kanunlaştıran aynı AKP’nin ve Türkiye’nin
TEK ADAMI
Recep Tayyip Erdoğan “Türk aile yapısını bozduğu”, “eşcinselliğe yasal zemin hazırladığı” gibi gerekçelerle bir gece yarısı kararnamesiyle Mart 2021’de yayımladığı kararnameyle Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesini feshettiğini açıkladı.
İstanbul Sözleşmesi ya da tam adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, Avrupa Konseyi tarafından hazırlanmıştı. Bu sözleşme, 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanan, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme amacıyla temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen bir uluslararası insan hakları sözleşmesidir.
Türkiye’nin de ilk imzacılarından biri olduğu sözleşme, adını, imzalandığı yer olan İstanbul’dan alıyor. Sözleşmenin içeriğinde kadına yönelik şiddet tarihsel bir olgu olarak tanımlanıp şiddetin cinsiyet eşitsizliği ekseninde doğan güç ilişkilerinden kaynaklandığına değiniliyor. Bu dengesizliğin kadınlara yönelik ayrımcı muameleye neden olduğu vurgulanıyor. Toplumsal cinsiyeti toplum tarafından kurgulanmış davranış ve eylem hâli olarak niteleyen metinde, kadına yönelik şiddet insan hakkı ihlâli olarak değerlendiriliyor. Şiddet, cinsel istismar, taciz, tecavüz, zorla ve erken yaşta evlendirilme ile namus cinayetleri gibi durumların kadınları toplumda “öteki” durumuna getirdiği ifade ediliyor.
Cumhurbaşkanının çekilme kararının ardından kararın iptal edilmesi için birçok ilde binlerce kadın eylem düzenledi. Barolar ve sivil toplum kuruluşları ise çekilme kararının iptali için Danıştay 10. Daire Başkanlığı’na dava açtı. Ancak, davaların hiç biri sonuç vermedi. Türkiye, İstanbul Sözleşmesinden bir gece yarısı kararnamesiyle çıkmış oldu.
Bu gelişmeler yetmezmiş gibi, şimdi de Cumhur ittifakını desteklemek için kadın haklarının daha da iğdiş edilmesini şart koşan Yeniden Refah Partisi ile HÜDA-PAR’IN isteklerinin kabul edildiği anlaşılmaktadır. Her iki siyasi parti de ilk şart olarak kadın haklarının iğdiş edilmesini istemiş ve isteklerinin kabul edilmesi sonucu Cumhur ittifakına dahil olmuşlardır. Bu demektir ki, Cumhur ittifakı iktidarda kalırsa, vay Türkiye’de yaşayan kadınların haline. Zihniyet itibarıyla zaten Yeniden Refah ve HÜDA-PAR zihniyetinde olan AKP ileri gelenlerinin gelin daha önce söylediklerini bir tahlil edelim ve kararımızı buna göre verelim:
*Kadın dediğin, evinde oturur, çocuk doğurur!
*Hamile kadının sokağa çıkması caiz değildir.
*Kadın, erkeğine itaat etmek durumundadır.
*Kadının yeri evidir…
*Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin…
*Saçı uzun, aklı kısa…
*Kadın dediğin, gülmez, kahkaha atmaz!
Ve benzeri daha nice vecizeler(!)
Evet, AKP iktidar olmadan önce kadının adı gerçekten bu kadar yaygın değildi. Bu kadar kadın cinayetleri, istismarları yoktu. Kadının ikinci, üçüncü, dördüncü eş olarak kuma olmasından söz edilemezdi. Bunların hepsini son 20 yıldır yaşıyoruz.
İşin gerçeği şu ki kadınlar tarih boyunca ezilmiş ve bütün toplumlarda ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir. Fiziki güç üstünlüğü sebebiyle erkekler hep kadınlara egemen olmuş ve maalesef hala egemenliklerini sürdürmektedirler.
Türkiye’de kadınların özgürleşmeleri ve erkeklerle eşit statüye sahip olmaları ancak Cumhuriyetin kurulması ve Atatürk’ün devrimleri sayesinde gerçekleşmiştir. Türk kadınına birçok Avrupa ülkesinden önce kendilerinin bir talepleri dahi olmadan nice hakların verildiği bilinen bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadın-erkek eşitliği gibi bir kavram asla gündeme gelmemiştir. Kadın haklarıyla ilgili yasalar
ATATÜRK
devrimlerinin en önde gelenleri arasında yer alır. 1926 yılında kabul edilen
MEDENİ KANUN
ile Türk kadınının esaret zinciri kırılmıştır. Türk kadınına seçme ve seçilme haklarının verilmesi de Medeni Kanun ile gerçekleşmiş, kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Medeni kanun sayesinde olmasaydı, kadınlar kamu kurum ve kuruluşlarında çalıştırılmayacaklardı. Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görev yapan milletvekillerinin hiç biri olmayacaktı.
Türk kadını
bugün kamu kurum ve kuruluşlarında görev alabiliyorsa, milletvekili, bakan, hatta başbakan olabildiyse bunu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E BORÇLUDUR!
Türk kadınına, 3. TBMM tarafından 3 Nisan 1930′da kabul edilen bir yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmış, 1931 yılında da Türk kadını ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalışmaya başlamıştır. 4 Mayıs 1931′de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 Ekim 1932′de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934′de kabul edilen ve 5 Aralık 1934’de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, bu meyanda
“Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı”
verilmiştir.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın daha yeni-yeni yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler,
ATATÜRK
tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur.
ATATÜRK,
daha Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923’de şöyle demiştir: “Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”
Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk’ün Türk kadınına beslediği sevgi ve saygı, Kurtuluş Savaşındaki gözlemleri ile iyice perçinleşmiştir. 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada, bu hissiyatını büyük bir içtenlikle dile getirerek: “Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim” demiştir.
Atatürk 30 Mart 1923′de Vakit Gazetesi’nde yayınlanan bir beyanatında; “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”
Yine ATATÜRK bir konuşmasında “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek, yaptıklarının gerekçesini az, öz ve muhteşem bir ifade ile belirtmiştir. Kadınların giysileri de Atatürk’ün üzerinde çok önemle durduğu bir başka konu olmuştur. Bu konuda Atatürk, 1 Eylül 1925′de İkdam Gazetesi’nde yayınlanan bir beyanatında şöyle demiştir: “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer bir şeyler asarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”.
1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söyler: “Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz..”
31 Temmuz 1932′de Türkiye güzeli Keriman Halis’in, Belçika’da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na “Ece” unvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir: “Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır.”
Atatürk, 18 Nisan 1935’te de kendisinin himayesinde İstanbul’da toplanan ve aralarında ünlü nükleer fizikçi Madam Eve Curie’nin de bulunduğu, dünyanın dört bir yanından gelen kadınların katıldığı
“Milletlerarası İlk Kadın Kongresi”
delegelerine şöyle seslenir:
“Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”
Ulu önder, Türk kadınlarının hiçbir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtmiştir: “Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”
Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir: “Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin; İtalya’da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler. Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir. Medeni Kanunları aldığımız İsviçre’de ise, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamazken, çağdaşlaşmada örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı değilken, Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu vesile ile bakın Atatürk nasıl seslenir: “Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salahiyet ve liyakatle kullanacaktır.”
Atatürk hayatta iken yapılan 1935 yılı seçimlerinde ilk kez seçilme hakkını da kullanan Türk kadını, TBMM’ne onsekiz kadın milletvekili ile girmiştir. Bu onsekiz Türk kadının yüce meclisin çalışmalarına ne ölçüde katkıda bulundukları ve kararlarında ne denli etkili oldukları meclis tutanakları ile sabittir. Ayrıca kişisel tutumları da övünç vesilesi ve geleceğe olan inançları kuvvetlendirici mahiyette olmuştur. Atatürk’ün, çağı ve değişeni değil, değişecek zamanı milletine göstermesi, kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği konularında,
“BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”,
“İnsan Hakları Sözleşmesi”
gibi konular, daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Türk Kadınına, haklarını vermesinin değeri daha iyi anlaşılır. Bağımsızlık mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ü örnek bir lider almışlarsa, kadın hakları uğruna uğraş ve savaş verenler de, onu bir devrimci olarak aynı şekilde örnek almak durumundadırlar. Çünkü bütün insanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın hakları konusunda Atatürk kadar önsezili ve ön görüşlü olmamış, onun kadar uğraş ve savaş vermemiştir.
Sonuç olarak anımsatalım ki 14 Mayıs seçimleri, özellikle kadınlarımız açısından çok önemlidir. Yeniden KAFES ARKASINA DÜŞMEDEN ÖNCE İYİCE DÜŞÜNÜP, TAŞINSINLAR, KENDİLERİNE VERİLMİŞ HAKLARIN HEBA EDİLMESİNE KENDİ OYLARIYLA YOL AÇMASINLAR!
TAŞLAMA
İTİRAZ EDENLER DE
BİLİYORLAR GERÇEĞİ
YSK ERDOĞAN’DAN
VAZGEÇMEZ, AÇIK-BELLİ
TARİHE NOT DÜŞMEKMİŞ
AMACI BAŞVURUNUN
TESPİT YERİNDE DERİM
GEREĞİ BU HUKUKUN
HUKUK KİTAPLARINDA
OKUTULACAK BUNLAR
BUGÜN OLMAZSA BİLE
YAZILACAK YARINLAR
“BERLİNDE HAKİMLER VAR”
DEYİMİ YILLAR GEÇTİ
HALA DİLDEN DÜŞMÜYOR
GERÇEK BUDUR DEĞİL Mİ
ELBETTE Kİ TARİHE
NOT DÜŞMEMİZ GEREKLİ
HUKUKSUZLUK VE HUKUK
Kİ TEBEYYÜN ETMELİ
HUKUK KİTAPLARINA
GEÇMEZSE BU KARARLAR
GELECEK NESİL NASIL
HAKKI, HUKUKU ANLAR