Hac mevsimi başladı. Hacı adayları kafileler halinde kutsal yolculuğa uğurlanıyorlar. Hac, dinimizin beş temel şartından biridir. Gücü yetenin ömründe bir defa Hacca gitmesi, her Müslüman’a farzdır.
“Gücü yeten”
derken, mali yönden olduğu kadar bedeni açıdan da gücünün yetmesi lâzımdır. Yani, seyahat etmeğe engel hastalığı olan da bu farzı ifa etmekten muaftır.
Bazı kimseler var ki, Hac farizasını defalarca ifa ederler. Oysa farz olan bir defa Haccetmektir. Peygamber efendimiz
HAZRET-İ MUHAMMED (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun)
bile Hac görevini sadece bir defa ifa etmişlerdir. Tabii, umre gidişlerini ayrı tutmak gerekir.
Bilindiği gibi, son yıllarda, Suudi Arabistan Krallığı, Hac için kotalar uygulamaktadır. Her ülkeden Hac görevini ifa edeceklerin sayıları tespit edilir, ülkeler de buna göre Hacı adaylarını belirleyerek gönderirler. Bu durumda, Hac farizasını ifa etmiş oldukları halde ikinci, üçüncü defa gidenler, gerçekte gitmek isteyip de sıraları gelmemiş olanların haklarına tecavüz etmiş olmaktadırlar. Hac görevlerini ifa etmiş olanlar ikinci, üçüncü defa giderlerse, hiç gitmemiş olanlara engel teşkil edeceklerinin bilincinde olmalı ve bunun kul hakkına tecavüz sayılacağını unutmamalıdırlar.
Söz hac farizasından açılmışken, bir gerçeğin altını çizerek anımsatmakta yarar vardır. Vehhabi olan Suudi Arabistan Kral ailesinin bazı konularda sapıklıkları olduğu bir gerçektir. Suudi Arabistan Krallığı, topraklarında Osmanlılara ait tarihi eser niteliğinde ne varsa bir-bir yıktırmakta, böylece tarihi unutturacağını zannetmektedir!
Kendisini, İslâm âleminin lideri gibi vehmeden Suudi Krallığı, 1926’lı yıllarda da
Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun) mübarek naaşlarının bulunduğu YEŞİL TÜRBEYİ
YIKMAĞA YELTENMİŞTİ.
O yıllarda henüz 3 yaşındaki Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve Cumhurbaşkanı
Mustafa Kemal ATATÜRK
duruma müdahale etmiş ve yıkımı durdurmuştu.
Peygamber Efendimizin mübarek türbesinin
yıktırılması teşebbüsleri yeni değildir. İngiliz işgali sırasında da, işgal kuvvetleri aynı melaneti işlemek istemişlerdi. Ancak, o yıllarda Medine’deki Osmanlı birliklerinin komutan olan
Fahrettin Paşa’nın
kabri terk etmeyerek uzun süre direnmesi sonucu İngilizler hiçbir şekilde
Peygamber Efendimizin mübarek kabirlerine dokunmayacaklarının sözünü vermek zorunda kalmışlardı.
Vehabilerin inanışlarına göre ölülere türbe yapmak haram sayılır. Ölüler herhangi bir yerde toprağa verilir, üzerine belirleyici bir işaret konmaz. Bu nedenle sadece
Hazreti Muhammed’in
mezar yeri ile ilgili bilgi vardır. O’nun dışındaki İslam büyüklerinin mezarlarının yeri bilinmez.
1926’lı yıllarda
Atatürk’ün
müdahalesi olmasa Suudiler,
Mescidi Nebevi’nin bitişiğindeki Hazreti
Muhammed’in mezarını da tamamen ortadan kaldıracaklardı.
Nitekim
Hazreti Muhammed’le
aynı yere defnedildikleri bilinen Sahabe-i kiramın önde gelen isimlerinin mezar yerleri bugün dümdüzdür.
Hazret-i Muhammed’i
ne kadar çok sevdiğini sadece bu davranışından anladığımız
Atatürk
için hala
(DİNSİZDİ!)
diyenler varsa utansınlar!
Suudi Arabistan, Hac mevsimi sonunda MESCİD-İ NEBEVİYİ YIKTIRARAK VE SÖZDE YERİNE DÜNYANIN EN BÜYÜK MESCİDİNİ İNŞA EDECEK
Hac ibadetinin başlamasından önce Mescid-i Haram ile Mescid-i Nebevi İşleri Genel Başkanı ve Kabe İmamı Şeyh Abdurrahman es-Sudeys, Suudi Arabistan tarafından yürütülen Mescid-i Haram'ı Genişletme Projesi'ne ilişkin açıklamada bulundu.
Sudeys, proje kapsamında inşaatı devam eden yapının Suudi Revakı olarak isimlendirilmesine karar verildiğini kaydetti.
Sudeys, Suudi Revakı ismini alan bu genişletme projesiyle, Mescid-i Haram'a, Abbasi Revakı'ndan daha geniş bir alan kazandırıldığını aktardı.
Yüksek mühendislik standartlarına göre inşa edilen, her türlü ses ile ışık sistemiyle donatılan ve 4 kattan oluşan Suudi Revakı'nın, 287 bin kişi kapasiteli olacağı ve saatte 107 bin kişiye tavaf imkanı sunacağı ifade ediliyor.
Suudi Arabistan Hac Bakanı Tevfik er-Rabia, 9 Şubat'ta yaptığı açıklamada, ülkesinin 2023 sezonunda iki milyondan fazla hacıya ev sahipliği yapmayı beklediğini duyurmuştu.
Suudi Arabistan’ın asıl amacı, Osmanlılara ait eserleri tahrip etmek ve kendi Krallığının adını tescil ettirmektir.
Türkiye Cumhuriyetinin bu duruma müdahil olması gerekmez mi!
KARAKOL, ASKERİYE VE ADLİYE!
Bu bir gerçektir ki, insanlarımız adliyeye, askeriyeye veya karakollara işleri düştüğü zaman bu mekânlara hep çekine çekine giderler. Adliyeye duyulan antipatiyi
(MAHKEME DUVARI GİBİ)
deyimi anlatmağa kâfidir!
Askeriyeye işi düşenlerin de, daha nizamiyenin önünden ayakları geri geri gitmeğe başlar. Karakolların ise adları üzerinde
KARAKOL
derilince her nedense akla gelen hep baskı altında, hatta işkenceyle karışık sorgulamalar olur!
Oysa bu üç yer de insanlarımızın mutlak uğrak yerleri arasındadırlar. Hayatın olmazsa olmazıdır. Ömründe askeri nizamiyeye, karakola veya adliyeye hiç gitmemiş var mı, sanmam! Gitmemişler varsa, günü gelecek, mutlaka gideceklerdir. Bu yerlere giden insanlarımız
ÜÇ İHLAS,
BİR AYET-İ KÜRSÜ
okurlar da öyle girerler!
Hani
Rahmetli Kemal Sunal’ın
bir filmi vardı. Şikâyetçi olmak için karakola gidecek amma, bir türlü cesaret edip giremez. Karakolun önünde turlar atar durur. Komik gibi geliyor amma, işin gerçeği bu!
İnsanlarımızı bu kurumlara karşı ön yargılı olmaktan kurtarmanın tek yolu vardır. Bu kurumlara mümkün mertebe
GÜLERYÜZLÜ
personeller görevlendirmek.
TAŞLAMA
BU DEVLET ŞEHİDİNE
MUTLAK SAHİP ÇIKACAK
ŞEHİTLER ÖLMEZ ELBET,
BUNA KESİN GÖZLE BAK
ŞEHİT AİLELERİ,
BAŞIMIZIN TACIDIR
ŞEHİTLERİN KANLARI,
BU ÜLKENİN HARCIDIR
ŞEHİTLERİN KANIYLA
YOĞRULMUŞ TOPRAĞIMIZ
ŞEHİT KANINA PAHA
BİÇİLEMEZ UYANINIZ
HER NE YAPARSAK AZDIR,
ŞEHİTLERİMİZ İÇİN
ONLARIN ÇOCUKLARI,
GÖZBEBEĞİMİZ BİLİN
(ŞEHİTLER ÖLMEZ) DERİZ
(VATAN BÖLÜNMEZ) DERİZ
KENDİMİZİ BÖYLECE
TESELLİ Mİ EDERİZ