Çok değil, bundan 50-60 yıl öncesine kadar Şehrimizde Hanlar vardı. İş bu hanlar, özellikle köylerden, Şehre emtia getiren köylülerin konakladıkları bir nevi otel görevi görürlerdi. Şehrimizdeki hanlar, genelde önlerinde açık alan bulunan zemin üstü bir kat binalardan oluşurlardı. Nakliye işlerinin hayvanların sırtında gerçekleştirildiği o yıllarda, yaz ve bahar mevsimlerinde, hayvanlar adına HAVŞ denilen üstü açık alana bırakılırdı. Mevsim kışsa veya hava yağışlıysa, hayvanlar zemin kattaki kapalı ahırlara çekilir, böylece yağışlardan korunurlardı. Hayvanların sahipleri ise hanların zemin üstündeki katında, asker koğuşu gibi yan yana dizilen eski, hurda karyolalarda veya yere serilen sergiler üzerine yatarlardı. Yaz mevsiminde ve havaların sıcak olduğu dönemlerde, genelde, hanların damlarında yatılırdı. Yani hanlar, o yılların taşıtları olan hayvanlar için bir nevi garaj, sahipleri için de otel konumundaydılar.
Yine 50-60 yıl öncesinde Şehrimizde 4-5 han vardı. Bunlardan biri, evimizin bitişiğindeydi. Özellikle damlarda yattığımız yaz aylarında, evimizin bitişiğindeki handan gelen hayvan sesleri yüzünden uyuyamadığımız olurdu. Evimizin damı, han’a göre çok yüksek olduğu için, hanın içini, hayvanları (at, eşek, katır) damda yatan köylüleri olduğu gibi görürdük. Hanlardaki Köylüler genelde oturur sohbet eder, ancak, gece geç vakitlerde yataklarına çekilirlerdi.
Han’da geceleyen köylülerin hemen hepsi, sabah namazıyla birlikte uyanır, camilere giderek, namazlarını kılarlardı. Tabii, Siirt’teki hanlar, Batı Bölgelerindeki hanlarla pek mukayese edilemez. Hani Meşhur Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in
“HAN
DUVARLARI”
adlı şiirinde anlattığı hanlardan çok daha basit hanlardı, Siirt’tekiler. Hem, öyle tahmin ediyorum ki, o hanlarda yatıp kalkan hiçbir köylü, okuma yazmak bilmezdi. Bunun için de Siirt’teki hanların duvarlarına:
“GARİBİM, NÂMIMA KEREM DİYORLAR”
“ASLI’MI EL ALMIŞ HAREM DİYORLAR”
“HASTAYIM, DERDİME VEREM DİYORLAR”
“MARAŞLI ŞEYHOĞLU SATILMIŞ’IM BEN”
Veya:
“ON YILDIR AYRIYIM KINA DAĞINDAN”
“BABA OCAĞINDAN YÂR KUCAĞINDAN”
“BİR ÇİÇEK DERMEDEN SEVGİ BAĞINDAN”
“HUDUTTAN HUDUDA ATILMIŞIM BEN”
Gibi dörtlükler döktüren şairler de hiç olmamıştır. Amma, muhakkak olan bir şey varsa, bu hanlar sayesinde nice dostluklar kurulmuş, nice birliktelikler, güzellikler sergilenmiştir.
Hayvanlarının sırtlarında Şehre buğday, arpa, mercimek, pirinç, üzüm, pekmez, peksimet ve çeşitli meyveler taşıyan o güzel insanlar da, hanlarla birlikte yok oldular. İnanır mısınız, zaman-zaman geçmişte rahatsızlık veriyor gibi olan Siirt’in eski hanlarını, o saf ve temiz ruhlu köylülerini, hatta hayvanlarının anırmalarını bile özlediğim olmakta…
(Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihan değer) atasözü boşuna söylenmemiş ki…
“MESİH” KİM, “MEHDİ” KİM!
Dinimizde “MESİH” ve “MEHDİ” kavramları hep tartışılmıştır. Peygamber Efendimiz
HAZRET-İ MUHAMMED’TEN (O’na al ve ashabına salat ve selam olsun)
sonra hemen her asırda
MESİHLİK
ve
MEHDİLİK
davasına kalkışan birçok din simsarları türemiştir. Hala da, bu iddialarla ortaya çıkanlar vardır.
MESİHLİK VE MEHDİLİK
kavramları zaman-zaman İslam âleminin de başına belâlar açmıştır. Mehdilik ve Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkarak, etraflarına cahil cühela takımlarından kimseleri toplayan ve kargaşalara yol açanlar hep olmuştur.
Gazeteci Abdi İpekçi’nin katili ve Papa 2’nci John Paul’un suikastçısı olarak 30 yıl hapis yattıktan sonra, cezaevinden tahliye edilen Mehmet Ali Ağca da bir ara
MESİH OLDUĞUNU İLÂN ETMİŞTİ.
Tabii, gerçek Müslümanların bu gibi safsatalara inanmaları mümkün değildir. Çünkü dinimizde yer alan MESİH’İN tarifiyle, kendileri için MESİH ve MEHDİ sıfatını kullananların hiçbir benzerlikleri yoktur. Mehdilik kavramı hadisi şeriflere dayanır. “Mesih” ise bizzat Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim’de meâlen şöyle buyrulur:
“Ve şüphesiz Allah’ın resûlü: Meryem oğlu İsa Mesih’i biz öldürdük.” Demelerinden. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Ama onlar için benzeri vardı. Şüphesiz onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan dolayı kesin bir şüphe içindedirler. Onların o hususta bilgileri yoktur. Sadece onlar, zanna uyarlar. Kesinlikle onu öldürmediler.”
Âyet-i Kerimenin meâlinden de anlaşılacağı üzere, “MESİH” Hazret-i İsâ’nın (Peygamberimize, O’na, cümle peygamberlere salat ve selâm olsun) adlarından biridir. Mesihlik iddia edenler Meryem oğlu İsa olmadıklarına ve olamayacaklarına göre, bu iddiaları da ancak ve ancak ANTİSOSYAL KİŞİSEL BOZUKLUKLARDAN NEŞ’ET EDEN HEZEYANLARDIR.
Hazret-i İsâ’nın, kıyametin kopmasına yakın dünyaya teşrif edeceği ve HAZRET- MUHAMMED’İN (A.S.V) şeriatını tatbik ederek bir süre için hüküm süreceği, sıhhat dereceleri tartışılabilecek hâdis-i şeriflerde yer almaktadır.
İslâmi kavramlardan biri olan “MEHDİLİK” ise yine sıhhat dereceleri tartışılabilecek hadisi şeriflere dayandırılır. Mehdi’nin kıyamete yakın zuhur edeceği ve Peygamber Efendimizin soyundan olacağı belirtilir. Hatta Peygamber Efendimiz tarafından şekli, şemâli tarif edilmiştir. Mehdi’nin gelmesiyle, bütün dünyaya bolluk, bereket ve huzur geleceği söylenir. Ancak MESİHLİĞİN DE, MEHDİLİĞİN DE BİRER ŞAHSİ MANEVİ OLDUKLARI GÖRÜŞÜNDE OLAN ULEMA SINIFINA DAHİL DİN ADAMLARI VARDIR. Zaman-zaman, MESİHLİK VE MEHDİLİK İDDİASINDA BULUNAN ŞARLATANLAR HEP OLMUŞTUR VE OLACAKTIR!
Bilindiği gibi FETÖ’NÜN başındaki zata da müritleri MEHDİ gözüyle bakıyorlar. Zaten, bu yüzden ülkeyi bu hallere getirebildi ya!
Diyanet İşleri Başkanlığı bu konularla ilgili açıklamalar yapsa da artık saf Müslümanların bu gibi safsatalara kapılmalarına mani olsa…
DİN BAŞKA, TÖRE BAŞKA!
Din ile töreyi karıştıranlar var. Oysa din başka, töre başkadır.
“Töreler”
adına işlenen hunharca cinayetleri, bazı aklı evveller, İslâm diniyle özdeşleştirmek istiyorlar. Tabii, bu çok yanlış ve gerçek dışıdır. İslâmiyet, kadar teröre ve törelere karşı olan hiçbir din yoktur. Bu bakımdan, töre cinayetlerinin İslâm diniyle uzaktan, yakından hiçbir ilgileri olamaz.
İslâm dini, her konuya olduğu gibi, evlilik müessesesine büyük bir saygıyla yaklaşır. Evlenecek çiftlerin mutlaka, amma mutlaka birbirlerini görmelerini, tanımalarını, gönül rızasıyla evlenmelerini amirdir. Yani, bazılarının zannettiklerinin aksine, dinimizde, evliliğin gönül birliği üzerinde kurulması şarttır. Hiçbir baba, anne veya aile büyüğü, kızını veya oğlunu istemedikleri kimselerle evlendirmek hakkına sahip değillerdir.
Evlenecek kişilere “Sana falancayı isteyeceğiz. Ne dersin?” diye sorulması ve müspet cevap alınması gerekir. Bu soru, gelin adayı kızlara sorulduğunda utanarak “isterim” dememeleri durumunda, “gelin adayı kızların sükûtları, ikrardan kabul edilmiştir” hükmü vardır. Yani, bir genç kıza “Seni falanca istiyor, verelim mi, vermeyelim mi” diye soru yönetildiğinde, kız “istemem” demez ve sükût ederse, bu kabul etmek anlamındadır.
İşte, İslâm dinindeki ölçü budur. Ne bir erkek, ne bir kız ailesi tarafından zorla ve istemedikleriyle asla evlendirilemezler. Bu konuda, hiçbir şekilde İslâm dinine iftira edilmesin. İslâm dininin, töre cinayetleriyle asla bir ilişiği yoktur ve de olamaz. Töreyi, uyduran içinde yaşanılan toplumlardır. Uygulatan ise yine insanların nefisleridir.
Sözün özü
DİNİMİZDE
ne töre cinayetleri vardır, ne terör. Bunlar, tamamıyla insanların kendi saplantılarıdır. Amma, dinimizin yasakladığı ve cezalandırılmasını ön gördüğü
ZİNA, HIRSIZLIK
gibi suçlar vardır. Bu suçları işleyenlerin cezalarını da kişiler değil, bu konuda muvazzaf mahkemeler ve hâkimler verirler. Bunun aksine çıkılır ve herkes ceza kesme kalkışırsa, işte, o zaman
TÖRE OLUR, TERÖR OLUR…
ANEKDOT
Yufka yürekli Babası, gelin edilmek üzere sağdıçları tarafından hazırlanmakta olan kızının gözyaşları dökmekte olmasına dayanamayarak söylenmiş:
-Yok kızım, yok! Madem öyle ağlayacaksın, ben seni evlendirmekten vazgeçtim!
Kız, telaşlanarak cevap vermiş:
-Yok Babacığım, yok! Sen ağladığıma bakma! Ben hem ağlarım, hem giderim!
TAŞLAMA
SENİN DİNİN SANADIR
BENİM DİNİM DE BANA
LÂİKLİK BUDUR İŞTE
GERÇEĞİ ANLASANA
DİNDE ZORLAMA YOKTUR
HERKES ÖZGÜR İNANÇTA
İSTER MÜSLÜMAN OLSUN
İSTER ATAİST HATTA
KİŞİLERİN KALBİNE
MUTTALİ ELBET ALLAH
KALBİ TEMİZ OLMAYAN
ASLA BULAMAZ FELAH
KİM BİR MİSKAL İYİLİK
MİSKAL KÖTÜLÜK YAPSA
CEZASINI GÖRECEK
BİR ŞÜPHE YOKTUR BUNA