Ahmet Arıtürk

GÖREVLERİNDEN AF İSTEYEN BAKANLAR VE ÜST DÜZEY BÜROKRATLAR!!!

Ahmet Arıtürk

AKP iktidarında bakanlar ve üst düzey bürokratlar istifa etmezler, edemezler. Kendilerine verilen talimat çerçevesinde YÜCE MAKAMDAN AFLARINI İSTİRHAM EDERLER…

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde Bakanların ve üst düzey bürokratların düşürüldükleri duruma bir bakar mısınız. Görevlerinden alınırlarken bile, yağcılık yapmak zorunda bırakılmaktadırlar.

(AFFIMI İSTİRHAM

EDERİM)

diyerek arz-ı hallerini sunmaktadırlar. Oysa istifa ettirildikleri için yürekleri kan ağlamaktadır.

Geçtiğimiz hafta sonunda önce Abdulhamit Gül’ün, Adalet Bakanlığı görevinden AFFINI İSTEYEN dilekçesini gördük, ardından, TÜİK Başkanı Prof. Dr. Sait Erdal Dinçer’in görevden affını dileyen dilekçesiyle karşılaştık.

Oysa Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, Gazeteci Sedef Kabaş olayında, ilgili mercilere adeta talimat vermiş ve yasalara aykırı bir şekilde Kabaş’ın suçluluğunu peşin-peşin ilan etmişti.

TÜİK Başkanı ise, enflasyon rakamlarının gerçeğe uygun olduğunu iddia ederek, 84 milyonun hakkına tecavüz anlamına gelebilecek bir davranış sergilemediğini belirterek, tarafsız gözlemcilerin yüzde 80’in üzerinde olarak açıkladıkları rakamlara karşı resmi rakam olarak açıklanan yüzde 36’lık oranı savunmuştu.

Demek oluyor ki, ne kadar tarafgirlik sergilerseniz, sergileyin, kullanıldıktan sonra bir kenara atılmaktan kurtuluş yoktur…

BU DÜNYADAN, BİR  HACI SELİM BAŞARAN GELİP GEÇMİŞTİ

2018 yılının 30 Ocak günü hayata gözlerini yuman Hacı Selim Başaran 40 yıllık can dostumdu. Birbirimizden öylesine ayrılmazdık ki, beni yalnız görenler O’nu, O’nu yalnız görenler (Hani dostun nerede) diye beni sorarlardı. Gazetemizin Kurucusu Merhum Dayım Mehmet Emin Kılıççıoğlu hayattayken, beraberliğimizi anlatmak açısından

(Yine Leyla ile Mecnun birbirinizi bulmuşsunuz)

diye takılırdı.

80 yıllık ömrüm var. Bu süre zarfında gerçek anlamda dost diyebileceğim iki kişi oldu. Biri yıllar önce Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olan Hacı Hüseyin Ekmen’di. İkincisi ise Hacı Selim Başaran olmuştu. Hacı Selim Başaran’la tanışmamız da zaten Merhum Hüseyin Ekmen sebebiyle gerçekleşmişti. Merhum Hüseyin Ekmen ve Merhum M. Selim Başaran da Gercüşlüydüler. Hüseyin Ekmen’le dostluğumuz sayesinde M. Selim Başaran’la tanışmış ve onunla da can ciğer dost olmuştuk.

Hani üç dost, üç düşman var derler. Dostların dostları da dostlar sınıfına dahildir. Dost, dostun dostu ve düşmanın düşmanı dostlar sınıfına dahil olanlardır. Üç düşman ise düşmanın kendisi, dostun düşmanı ve düşmanın dostu olarak tarif edilirler.

M. Selim Başaran soy olarak SEYYİTTİ. Yani Peygamber Efendimiz Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun)

soyundandı. Ama bunu gizlerdi.

(Neden SEYYİT olduğunu gizliyorsun)

diye sorduğumda şu cevabı verirdi.

(Benim yaptığım, yapacağım kötülüklerden dolayı seyitlere bir leke

sürülmesin diye.)

Oysa, keşke bütün Seyitler de O’nun gibi mert, alçak gönüllü, mütevazi ve hoşgörülü olsalardı.

Evet, 4 yıl önce bir 30 Ocak günü Hacı Selim Başaran’ın vefat ettiğini duyduğum zaman sanki yüreğimden bir bağ kopmuştu. O öyle bir dost canlısıydı ki, gecenin bir saatinde uykudan uyandırıp (Ben birini öldürürdüm. Cesedini götürüp gizlice gömeceğim, gel bana yardımcı ol) dersem, hiç tereddüt etmeden mutlaka geleceğine inanırdım. Yıllarca Almanya’da işçi olarak çalışmıştı. Almanya ile ilgili nice anılarını anlatır, oradaki demokrasiden, insan haklarından bahsederdi. Almanya’daki insan haklarına saygıyı vurgulamak açısından şöyle bir örnek vermişti. “Benimle, kaldığım ilçenin Belediye Başkanı aynı aile hekimine bağlıydık. Zaman-zaman muayene ve tedavi için sağlık merkezinde karşılaştığımız olurdu. İnan, benim sıram ondan önceyse, hiçbir şekilde önüme geçmez, geçirilmezdi. Ben iyi Almanca bilmediğim için doktorlar, benimle daha çok ilgilenir, daha çok vakit geçirirlerdi.”

***

4 yıl sonra Hacı Selim Başaran’ı anmama vesile  bir mesaj oldu. Telefonuma WhatsApp’tan bir mesaj gelmişti. Mesaj, Hacı Selim Başaran’ın Damadı Fikret Genli’den geliyordu. Kayınpederinin ebediyete intikal edişinin 4. Yılı dolayısıyla yazdığı mesaj beni oldukça duygulandırdı. Gerçek bir dostun anısını yaşatmak ve

(BU DÜNYADAN BİR HACI SELİM BAŞARAN GELİP GEÇMİŞTİ)

demek için Damadı Fikret Genli’nin, benim de hislerime tercüman olan yazısını aynen okuyucularımızın dikkatlerine sunuyor,

bu vesile ile 4 yıl önce ebediyete intikal eden can dostum Hacı Selim Başaran’a YÜCE ALLAH’TAN RAHMETLER NİYAZ EDİYORUM.

İşte, Damadı Fikret Genli’nin anlatımıyla Merhum Mehmet Selim Başaran:

Bugün Kayınbabam Hacı Selim Başaran'ın 4. ölüm yıl dönümü. Bu vesileyle Rabbimden rahmet diler, sizden de dua beklerim... O zaman yazdığım, İçimden geçen duyguları tekrar sizlerle paylaşmak istedim...

TARİFİ ZOR BİR ADAM

1995/96 yıllarıydı.

Bir camide iki evladını Kuran dersi için yanımıza getirdiğinde tanımıştım kendisini.

“Eti de senin kemiği de” diyecek kadar seviyordu Allah’ın kitabını ve seviyordu bizleri.

En çok da gür sesiyle dikkatimi çekmişti.  Ben evlatlarına bağlandıkça o da bana bağlanmıştı. Zaman geçtikçe bir evladı gibi olmuş, evlerinde sıcak bir yer edinmiştim.

Garip bir adamdı ama adamdı. Dolu dolu yaşamış, gurbetler görmüş, birçok acılar ve sevinçler yaşamıştı. Çoğu macerasını, farklı hikâyelerini farklı üslubuyla anlatırdı bize.

Sevdiği zaman “hoca” kızdığı zaman da “ağam” derdi bana.

“Damadı” olmaya karar verdiğimde açıkçası çok korkmuştum, “ne diyecek” diye. Camiyle başlayan tanışıklığımıza, “ihlâs ve samimiyet” taşıyan niyetlerimize ya şüphe ile bakarsa, diye düşünüyordum.

Annemin “isteme” faslından sonra ailece bir cevap beklerken O yine yaptı yapacağını; Beni telefonla direk arayıp bir çay evine çağırdı, yanında Müdür arkadaşı varken.

“Hoca, sana bir değil bin kızım kurban olsun” dedikten sonra “amma…” deyince buz kestim yine. Fakat şartlarının hep lehime olduğunu gördüğümde yüreğime mutluluk, gözlerime sevinç dolmuştu.

Ve bu kez gerçekten ailenin bir ferdi olmuştum.

*****

Tarifi zor bir adamdı Kayınbabam…

Ailesine çok düşkündü, ama bunu ancak hastalandıklarında anlardık. Severdi fakat göstermeyi bilmezdi. Evinde beslediği kedilere bile kızardı mesela. Çocukları çok sever her yanlarına gidişinde bir torba dolusu abur cubur götürürdü. Sertti evde çoğu zaman. Mükemmel bir aile isterdi hep fakat bunu nasıl başaracağını bilemezdi. Bu yüzden huysuzluğunun dozu çoğu zaman fazlaydı. “Ayşe gibi olsun eşim” derdi ve samimiydi. Ben de ona “sen de Muhammed (as) gibi ol deyinde bozulurdu.

Söylemese de beni sevdiğini hissederdim, kolay kolay kızamazdı bana. Bu yüzden lafımı esirgemezdim ondan.

Çok mertti, cömertti. Cömertliğine onu tanıyan herkes şahitti. Evinde genelde misafir eksik olmaz, ikramda kusur etmezdi. Dışarıda onun yanında çay veya yemek parası ödeyebilmek deveye hendek atlatmak kadar zordu. Yeminlere boğar, surat asar, ödetmezdi.

Dobraydı… Sözünü esirgemez, doğru bildiğini kolayca söylerdi.

Dostlarına ve sevenlerine bağlıydı, dostluğun ve dostlarının kıymetini bilir mutlaka arar sorardı. Herhalde en çok sevdiği dostu Hacı Ahmet Arıtürk’tü. O kadar ki yolda birini gördüğümde mutlaka diğeri de birazdan gelir diye düşünürdüm. Özelikle dindar gençleri çok sever ve onları arar sorardı.

Bir de sevdiklerinden birini yanında andık mı hemen eline telefonu alır arar konuşurdu.

Dedim ya tarifi zor adamdı, konuşmayı çok sever, konuşurken şakalaşmayı ihmal etmezdi. Özellikle Almanya maceraları eğlenceliydi. Unutkanlıktan olacak aynı hikâyeyi çoğu kez anlatırdı. Ne yalan söyleyeyim severdim hikâyelerini…

Yürümeyi çok severdi. Güres caddesinde sanırım adımının olmadığı bir kare yoktur. Gençlere taş çıkartırcasına gezer, yorulmak bilmezdi. Alışverişini kendisi yapar, ağır poşetlerle yürür asla ısrarlara rağmen poşetleri kimseye taşıtmazdı.

Gururluydu. Hayır, kibir değil kendine güvenin verdiği bir gurur vardı onda. Minneti sevmez, iyiliğe mutlaka karşılık vermeyi isterdi. Belki de her Gercüşlü gibi biraz ağaydı…

Hastaneye gitmeyi çok severdi, eczacı dostları vardı ve onlarla sürekli irtibattaydı. Genelde “hastayım” derdi her yaşı ilerlemiş insan gibi. En son “kanser” teşhisi konulana kadar severek giderdi hastaneye. Sonrasında acı ile…

“Allah’ım muhtaç etme beni” duası kabul olunmuş olacak ki Kanser teşhisinden kısa bir süre sonra vefat etti.  Son gecesinde yine beni çağırmış konuşmuştuk. Ağrı kesici bile istemedi o gün. Eve döndükten birkaç saat sonra hastaneye kaldırıldı ve bu hastaneye de son gidişiydi.

Ben kendisini çok sevdim. Ona “dayı” diye hitap etsem de bir baba gibi gördüm onu hep. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mekânı cennet olsun İnşallah.

TAŞLAMALAR

ŞUBAT KISA ÖMÜRLÜ

BİR AYDIR BU GERÇEKTİR

HUYU DAHİ HUYSUZLUK

BUNU BİLMEK GEREKTİR

GAH AĞLAYAN, GAH GÜLEN

BİR AY ŞUBAT GERÇEKTE

BİR BAKARISIN GÜNEŞLİ

BİR BAKARSIN KAR YERDE

ANASINI DOKUZ KEZ

ÇAMAŞIRA GÖTÜRMÜŞ

ÇAMAŞIR YIKATMADAN

YİNE GERİ GETİRMİŞ

ŞUBAT’TA HİÇ HAVAYA

GÜVENMEMEK GEREKLİ

ALDATMASINLAR SENİ

ŞUBAT’IN CEMRELERİ

Yazarın Diğer Yazıları