Ahmet Arıtürk

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINA AÇIK MEKTUP!

Ahmet Arıtürk

Son günlerde yazılı medya yanında, sosyal medyada sürekli yayımlanan bir fotoğraf ve fotoğrafla ilgili yorumlar yer almaktadır. Millet İttifakının Cumhurbaşkanı Adayı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile arkadaşlarının yer aldığı fotoğrafta yere serili seccadeler üzerinde ayakkabılarıyla basmış halde olan kişileri teşhir ederek, büyük bir suç ve vebal işlemişler gibi bir hava estirilmektedir. Şimdi Diyanet İşleri Başkanlığı Fetva Kurulunun dikkatlerine sunacağım soruların cevaplarının verilmesini ve verilecek   cevabın kamuoyu ile paylaşılmasını istirham ediyorum.

Öncelikli sorum şudur. Seccadeye ayakkabı ile basmak dini açıdan günah mı, haram mı mekruh mu! Medyada estirilen havaya bakılırsa, seccadeye ayakkabılarıyla basan bu siyasi kimlikli kişiler adeta aforoz edilmek istenmektedirler. Seccadenin bir kutsallığı var mı. Varsa açıklayın biz de bilelim, bu siyasi kimlikli kişileri aforoz edelim.

Bir Müslüman olarak şahsi kanaatim odur ki, seccadenin bir kutsallığı yoktur. Namaz kılınmak için

Peygamber Efendimiz Hazret-i MUHAMMED’İN (O’na al ve ashabına salat ve selam olsun)

döneminden sonra kullanılmaya başlanan bir gereçtir. Seccade de, takke, tespih, misvak gibi namazda kimi Müslüman kardeşlerimiz tarafından kullanılan gereçler cümlesindendir.  Okumak için gerek camilerde, gerekse evlerimizde üzerine

KUR’AN-I KERİMİ

koyduğumuz rahleler de bir gereçten ibarettir. Bana göre, hiçbir kutsiyetleri yoktur. Kutsiyetleri olsa, seccade yıprandıktan sonra paspas olarak kullanılmaz, takke temizlik bezi yapılmaz, misvak atılmaz, kırılan rahle sobada yakılmazdı.

Hazreti Ömer’le (Allah ondan razı olsun)

ilgili nakledilen bir anekdot vardır. Kendisi anlatmıştır ki:      -Müslüman olmadan önceki iki durumdan birini hatırlayınca güler, diğerini hatırlayınca ağlarım. Güldüğüm durum, yolculuğa çıktığımızda beraberimizde put şeklinde helvalar götürürdük. Yolda çıkarır kendilerine tapardık, acıkınca da yerdik. Yani kendi mabudumuzu yemiş olurduk. İkincisi ise, Arap adetlerine uyarak kız çocuğumu süsleyip öldürmek için götürdüğüm zamandır. Kızım ne yapacağımdan habersiz, üzerime konan tozları minik elleriyle temizlemeğe çalışırdı. İşte, bunu hatırladıkça da hep ağlarım.

Bu anekdotu nakletmemin sebebi şudur. Kılıçdaroğlu ve beraberindekilerin seccadelere ayakkabıları ile basmalarını büyük bir vebal gibi sunarak, adeta seccadeyi kutsallaştırmalarının durumu da budur. Oysa bu seccadeler de yıprandıklarında belki paspas bezi olarak kullanılacaklar. Kaldı ki, ayakkabı ile namaz kılmak dinen caizdir. Burada şöyle bir durum vardır. Seccadelere basanların ayakkabılarında, bulaşacak necaset varsa, yıkanır ve yine kullanılır. Necaset yoksa ve ayakkabıların tabanları kuru ise yıkanmalarına da gerek yoktur. Seccadeler üzerinde Ayakkabılarla namaz da kılınabilir. Nitekim cenaze namazlarında yaygın bir şekilde ayakkabılarla namaz kılınmaktadır.

Medyada, dini bir konuda bu kadar sansasyon haberlere yer verilirken, Diyanet İşleri Başkanlığının sessiz kalması hatadır. Seccadeye kutsallık atfedilmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Bu açıdan Başkanlığınızın konuya açıklık getirmesi gerekir.

Aksi takdirde SECCADEYİ KUTSAYAN BİR ZİHNİYETLE KARŞI KARŞIYA KALACAĞIZ.

MİLLET MİYİZ,  ÜMMET MİYİZ!

Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşlar olarak millet miyiz, ümmet miyiz, bu sorunun cevabını kim verebilir. İşin gerçeği şu ki, Milleti bölmek serbest ama ümmeti bölmek yasak! Millete

(İLLET)

diyeceksin,

(ZİLLET)

diyeceksin hor ve hakir göreceksin, lakin ümmete selam duracaksın!

Ümmet dedikleri, kendi akıllarınca bu ülkenin Müslümanları. Millet ise Türk Milleti, öyle mi!

Bakın size gerçeği söyleyeyim, ümmet şimdi değil,

Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed’in (O’na, al ve ashabına salat ve selam olsun)

ebediyete intikaliyle birlikte bölünmeğe başlamıştır. Çoğu tarihçiler, bölünmenin Muaviye’nin hilafet makamına geçmesiyle başladığını yazsalar bile, bölünme Hazret-i Ebu Bekir’in hilafetiyle başlamıştır. Çünkü Hazret-i Ebu Bekir’in bile halife olmasına gönülleri razı olmayanlar vardı. Onlara göre, Halifelik Hazret-i Ali’nin ve soyunun hakkıydı! Buna rağmen Hazret-i Ali ne Hazret-i Ebu Bekir’in, ne Hazret-i Ömer’in ve ne de Hazret-i Osman’ın hilafetleri döneminde, halifelik üzerinde bir hak iddiasında bulunmamıştır. Ancak, Hilafet konusunda Muaviye ile savaşa dahi girmiştir. Cemel Vakası, Sıffin Savaşı, bunun delilleridir. Yani, ümmetin bölünmesi yeni değildir. Peygamber Efendimiz

HAZRET-İ MUHAMMED’İN

(O’na al ve ashabına salat ve selâm olsun) irtihalleriyle başlamıştır. Peygamber Efendimizden sonra İslam Dininde hiçbir zaman birlik ve beraberlik olmamıştır. Şimdi de durumda bir değişiklik yoktur. Mezhepler yoluyla süregelen bölünmüşlük özellikle ehl-i sünnet ve ehli şia arasındaki görüş ayrılıkları dün de vardı, bugün de var, yarın da olacaktır.

Yani, (ÜMMETİ BÖLMEYELİM) deyimi bir teraneden ibaret! Tek görüşte bir ümmet mi var ki bölmeyelim!

Gelelim millet tanımına. Anayasa'nın 66. maddesine göre, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür." Atatürk'ün tanıtımıyla: "Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir."

Ancak, Türklük tanımı da sistematik bir şekilde bölünmek istenmektedir. Dil, din, ırk, renk gözetilerek millet bölünmek istenmektedir. İşte, bu bölünmelere karşı reçete olarak

(LAİKLİK)

prensibi getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin 783 bin 562 metre karelik hudutlarında yaşayan 83 milyonu aşkın vatandaşın dili, dini, mezhebi, ırkı ne olursa olsun

TÜRK’tür.

Buradaki

TÜRKLÜK

deyimi bir ırkın değil, yaşadığımız vatanın adıdır.

Bu vatanın sınırları içinde yaşayan insanları

VATANDAŞLIK

bağıyla kenetlememiz mümkün, ancak dil, din, ırk bağlamında bunu sağlamak imkânsızdır. 83 milyon insana sen

MÜSLÜMAN

ÜMMETİSİN

diyemezsin, desen de bir anlamı olmaz. Ama

(sen bu ülkenin

vatandaşısın)

diyerek kucaklayabilirsin. Onlara bu bilinci aşılayabilirsin.

Bir konuya dikkatleri çekmekte yarar var. Nice insanlar, başka ülkelerin vatandaşları olmak konusunda, o ülkenin istediği şartları yerine getirmektedirler. Nice dinlerden insanlar mesela ABD vatandaşı olmuşlar, ya da başka bir güçlü ülkenin vatandaşı olmak yolunu seçmişlerdir. Biz, bu vatanda yaşayanlar neden renk, dil, din ayırımı yaparak birbirimizden kopmak peşine düşelim. Böyle yapacağımıza, vatanımızı güçlendirerek, dünyanın sayılı ülkeleri arasına girmek yolunda mücadele vermemiz çok daha doğru olmaz mı. Unutmayalım, devletimizi güçlü kıldığımız oranda, saygınlığımız olur. Bu bakımdan, ümmeti değil, gerçekte milleti bölmek illetinden kurtulmak için gereken çabayı gösterelim. Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olmakla gururlanalım. Daha açık bir ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayı, gıpta edilecek bir kavram haline dönüştürmenin uğraşını verelim…

ANEKDOT

Milli Şairlerimizden Merhum Namık Kemal’e sormuşlar:

-Neden Türklerden Peygamber yok!

Cevap vermiş:

-Kim demiş. Hazret-i Adem, Türk’tü!

TAŞLAMA

SECCADEYİ KUTSAMAK

HANGİ KİTAPTA VARDIR

BU VAVEYLA SİYASET

AĞIRLIKLI BİR RANTTIR

DİNİN KUTSALI MIDIR

TAKKE, TESBİH, SECCADE

EY HAK, HUKUK ÇİĞNEYEN

CEVABINI VER HADİ

AYAKKABI İLE BİL

NAMAZ KILMAK CAİZDİR

VAVEYLAYA KAPILAN

YA YANDAŞ YA KERİZDİR

DİYANET BU KONUYA

BİR AÇIKLIK GETİRSİN

SECCADE KUTSAL MIDIR

GERÇEK NEDİR BİLİNSİN

BİLİNÇSİZ ŞİRK GİBİDİR

SECCADEYİ KUTSAMAK

YERYÜZÜ BİR MESCİTTİR

SECDEGAHTIR TAŞ, TOPRAK

BİR BARDAK SUDA NE BU

KOPARILAN FIRTINA

HAK HUKUK ÇİĞNENİRKEN

SÖZ SÖYLEYEN YOK AMA

Yazarın Diğer Yazıları