Dış politikada, sözün tam anlamıyla (U) dönüşü yaşanıyor. Başbakanlığının ilk yıllarında Suriye Başkanı Beşşar Esad ile maaile görüşen AKP Genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bilahare üzerini çizmiş ve düşman ilan etmişti. Esad’ı önce (ESED) yapan ve (ZALİM) olarak ilân eden Erdoğan, şimdilerde (U) dönüşü yaparak "Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok" demektedir. Oysa aynı Erdoğan, 2016'da "Zalim Esed'in hükümranlığına son vermek için biz oraya girdik'' açıklamasını yapmıştı.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ukrayna dönüşü gazetecilere yaptığı açıklamada, partisinin Suriye politikasıyla ilgili "Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok ki" ifadelerini kullandı.
Erdoğan'ın bu sözleri akıllara, geçmişte Suriye'de rejimi değiştirme isteğini dile getirdiği sözlerini getirdi. AKP'li Cumhurbaşkanı, bu hedefini en açık şekilde dile getirdiği konuşmalarından birini 2016 yılında düzenlenen Kudüs Sempozyumu'nda yapmıştı.
Erdoğan, Şam yönetimine zehir zemberek sözler sarf ettiği o konuşmasında şöyle demişti: "Şu anda 600'lü rakamlar konuşuluyor ama hayır. Bana göre Suriye'de 1 milyona yakın insan öldü. Bu ölüm hâlâ devam ediyor. Çocuk, kadın, erkek ayrım yapmaksızın devam ediyor. Nerede BM, ne yapıyor? Irak'ta var mı yine yok. Biz sabır, sabır, sabır dedik en sonunda dayanamadık ve Suriye'ye Özgür Suriye Ordusu ile beraber girmek zorunda kaldık. Niçin girdik? Bizim Suriye'nin topraklarında gözümüz yok. Mesele toprağın gerçek sahipleri topraklarına sahip olsunlar, bunu sağlamak için. Yani orada bir adaletin tesisi için varız. Devlet terörü estiren zalim Esed'in hükümdarlığına son vermek için biz oraya girdik, başka bir şey için değil."
Erdoğan, o konuşmasından 6 yıl sonra, yaptığı açıklamada ise "Bizim Esed’i yenmek, yenmemek gibi bir derdimiz yok ki. Eğer Türkiye’de muhalefet olayı böyle bir noktaya taşıyorsa bu muhalefetin hem kalitesini hem de gramını ortaya koyar" dedi ve siyasette "dargınlık" olmayacağını belirterek "Suriye ile daha ileri seviyede adımları temin etmemiz gerekiyor" diye konuşması sözün tam anlamıyla Suriye Politikasında bir (U) dönüşüdür.
Dış politikadaki (U) dönüşü, elbette yalnız Suriye Politikası ile de sınırlı değildir. İsrail ile de köprüleri atmış, büyükelçiler karşılıklı olarak geri çekilmişlerdi. Alın size bir (U) dönüşü daha. Türkiye ve İsrail, karşılıklı olarak büyükelçileri yeniden atayacaklar.
15 Temmuz 2016 darbe girişimini Körfez Ülkelerinin finanse ettiklerini söyleyen ve suçlayan aynı Erdoğan, körfez ülkeleriyle yeniden diyalog içinde. Gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetini anımsayalım. Erdoğan, Kaşıkçı davasının Türkiye’de yürütüleceğini vurgulamıştı. Şimdi, dosyalar Suudi Arabistan’a gönderildi.
Doğru olan, devletler arası ilişkilerde gerektiği zamanlarda (U) dönüşü yapmak olsa bile, bunun bir bedeli vardır. Bütün bu yanlış politikaların Türkiye’ye maliyeti nedir, bir de bunu hesaplamak gerekir.
Dış politikada sergilenen bu (U) dönüşleri bana tarihi bir anekdotu anımsattı.
Anekdot şu: Osmanlı döneminde sözünün eri, mert, dürüst ve nüktedan vezirin biri, faytona binmiş, vekilharcıyla birlikte İstanbul’un sahillerinde geziniyormuş. O sırada, faytona koşulu olan cins Arap atlardan biri etrafa pis bir koku yaymış. Atın pisliğini gören Vezirin aklına bir muziplik gelmiş ve vekilharcının yüzüne bakarak söylenmiş:
-Lala, atın yaptığı bu BO.U yersen, söz ne dilersen yerine getireceğim!
Vekilharç, bir atın pisliğine ve bir de bindikleri o zamanın şartlarında çok lüks olan fayton ile faytona koşulu iki cins ata bakarak söylenmiş:
-Bu faytonu, atlarla birlikte olduğu gibi bana verirsen, ben bu B.KU yerim!
Vezir de:
-Söz verdim ya, bu BO.U ye, fayton da, atlar da senin!
demiş.
Muhasip, faytondan inmiş, ıkına-tıkına gerçekten de atın yaptığı
BO.U
yemiş.
Aradan bir süre geçmiş, faytonu, muhasibine kaptırdığına bin pişman olan Vezir:
-Tamam, bu fayton artık senin. Ama gel, yine bana sat. Fiyatı neyse vereyim,
diye teklifte bulunmuş.
Vezirle, Vekilharcı arasında bu konuşma devam ederken, faytona koşulu diğer at da etrafa pis bir koku yaymasın mı. Bunun üzerine vekilharç:
-Faytonu elbette yine size satarım. Ancak, aldığım fiyata olur
diyerek, faytona koşulu ikinci atın yaptığı
B.KU,
yemesi halinde satacağını söylemiş.
O günün şartlarında çok lüks olan ve iki cins at tarafından çekilen faytonunu, muhasibine kaptırdığına zaten bin pişman olmuş olan Vezir, teklifi kabul etmiş. Faytondan inerek, ikinci atın yaptığı
BO.U
kemali afiyetle(!) midesine indirmiş.
Bir süreliğine hasıl olan sessizlikten sonra, Vezir söylenmiş:
-Değişen bir şey olmadı. Fayton yine benim. Peki ama, BİZ BU B.KU NEDEN YEDİK…
***
Bu anekdottan yola çıkarak, bir gerçeğe vurgu yapalım. Madem dış politikada bu (U) dönüşlerini yapacaktık, neden ülkemizi bunca zora soktuk. Bunca şephitler verdik. 109 milyon sığınhmacıya ev sahipliği yapmak zorunda kaldık…
Şimdi kendi kendimize soralım bakalım. 20 yıldır biz bu b.ku neden yedik!!!
ANEKDOT
Şair Eşref, maddi yönden çok sıkışık bir durumdayken bir Arap Şeyhinin maiyetine girmeyi kabul etmiş ve beraberinde bir süreliğine, fizan’a gitmiş.
Bir gün Efendisi pozisyonundaki kabile şeyhi, Şaire takılarak sormuş:
-Eşref, hayatında yediğin en büyük B.K nedir?
Zaten, böyle bir görevi kabul ederek İstanbul’dan ayrıldığına bin pişman olan Eşref cevap vermiş:
-Hayatımda çok BO.LAR YEDİM. Ama bu bokların en büyüğü, İstanbul’da bu kadar zarif ve kibar vezirler varken, hem onları, hem İstanbul’u bırakarak senin gibi BO.TAN birinin dalkavuğu olmayı ve İstanbul gibi cennet bir şehirde yaşamak varken, Fizan gibi bo.tan bir yere gelmeyi kabul ederek yedim…
EKMEK BÜLÜNDÜ MÜ, BİRLEŞTİRİLEMEZ!
Geçmiş yıllarda geniş aileler vardı. Sadece kardeşler değil, amcalar, yeğenler bile tek çatı altında yaşamlarını sürdürürlerdi. Çok değil, bundan 50-60 yıl öncesine kadar yani çocuk olduğum yıllarda babamın amcalarıyla dahi aynı evde kalır, aynı sofrada otururduk. Ailemiz o kadar kalabalıktı ki erkekler, kadınlar ve çocuklar için ayrı ayrı sofralar kurulurdu. Dedem, dedemin kardeşleri eşleri, çocukları ve torunları hep bir çatı altındaydık.
Şimdi, çekirdek aileye dönüşüldü. Artık kardeşler bile bir arada yaşayamıyorlar. Eski durum mu, şimdiki mi daha iyi kestirmek mümkün değil. Tabii her iki durumun da avantajları ve dezavantajları var!
Özellikle, ailelerin bölünmemesi ve mümkün mertebe büyük aile tipinin korunması gerektiğini savunanlar
(BİR EKMEĞİ BÖLDÜNÜZ MÜ, ARTIK BİRLEŞTİREMEZSİNİZ!)
derlerdi. Evet, parçalara bölünen bir ekmeği tekrar bütün haline getirmek mümkün olmayacağı gibi, büyük aileleri, çekirdek ailelere böldüğünüz zaman da, bir daha birleştirmeniz imkânsız olur.
Tabii, bizim asıl konumuz ne ekmek, ne de ailelerin durumudur. İçinde yaşadığımız ve adına
VATAN
dediğimiz, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Türkiye Cumhuriyetini eyaletlere bölmeğe kalkıştığınız zaman, onu bir daha asla birleştiremezsiniz! Bunun için, Türkiye’nin eyaletlere bölünmesine kesinkes karşıyız. Birlikten kuvvet doğar! Birliğimizi bölüp parçalayarak eyaletlere dönüştürürsek, düşmanlara karşı kolay lokma oluruz.
Aklı başında hiç kimsenin, Türkiye’nin eyaletlere bölünmesine taraf olacağını zannetmiyorum. Türkiye’nin eyaletlere bölünmesi istemi Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek isteyen ABD’nin, AB’ın ve İsrail’in dayatmasıdır. Bu şer ortaklarının oyununa gelirsek, hem ülkemize, hem bölgemize, hem de kendimize yazık etmiş oluruz. Bir defa eyaletlere bölünmeye görsün, ortada
Türkiye diye bir VATAN kalmaz!
Eyaletlere bölünmüş bir Türkiye’nin ömrü yüz yıla bile ulaşmaz. Bu bakımdan diyoruz ki, eyalet sistemini safça savunanlara
Yüce ALLAH akıl, fikir ihsan etsin.
TAŞLAMA
TUTARSIZ POLİTİKA
YÜZÜNDEN (U) DÖNÜŞÜ
BAŞLAMIŞTIR GÖRÜLEN
KİM YAPTI BU YANLIŞI
ESED İLE KÖPRÜLER
YENİDEN KURULACAK
TEL AVİV’E DE BÜYÜK
ELÇİLER ATANACAK
KÖRFEZ ÜLKELERİYLE
İÇLİ-DIŞLI OLDUK GÖR
HANİ DARBEYE DESTEK
OLMUŞLARDI BEHEY KÖR
CEMAL KAŞIKÇI’NIN DA
DOSYASINI SUUDA
GÖNDERDİK ADALETİ
DERDEST ETTİK UĞRUNA