2022/2023 ders yılının son zili çaldı. Okullar tatile girdi. Öğrenciler karnelerini aldılar.
Özellikle karnelerin verilmesi beni nostaljik duygulara kaptırdı. Benim ve akranlarımın öğrenci oldukları 50-60 yıl öncelerine götürdü. O yıllarda, bir ders yılı içinde 3 karne verilirdi. İlk iki karnede 15’er gün tatilimiz vardı. Üçüncü karne ise yılsonu karnesiydi. Dolayısıyla yılsonu tatili başlardı.
Doğrusunu isterseniz, başarılı bir öğrenci değildim. Bu bakımdan, karne alınacak günler canım çok, hem de pek çok sıkılırdı. Derslerime çalışmazdım, daha doğrusu pek çalışma fırsatı bulmazdım. Çünkü küçük yaştan itibaren matbaada mürettip olarak çalışmaktaydım. Okul çıkışlarında matbaaya giderdim. Genelde Cumartesi ve Pazar günleri de matbaada çalışırdım. Belki kendimi sıksaydım matbaada çalışmaktayken bile okulda da başarılı bir öğrenci olabilirdim. Ama okulda kendimi hep iğreti gördüm. Bazı dersleri sevdiğim, ilgilendiğim için çalışırdım. Çalıştığım derslerden 9, 10 aldıklarım olurdu. Amma çalışmadığım derslerden 1, 2, 3 aldığım da çoktu.
Daha 2 yaşındayken memur olan babam Hüsnü Arıtürk Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştu. Dedem Hacı Salih Çeto (babamın babası) da ben 5-6 yaşlarındayken rahmete kavuştu. Dedem vefat ettiğinde en büyüğümüz (Ağabeyim) 12-13 yaşlarındaydı. 2 yaş büyüğüm (ablam) ve ikiz kardeşimle birlikte 5 yetim çocuktuk. Dedem, o yıllara göre zengin sayılırdı amma, sonuç itibarıyla hazıra dağ dayanmazdı. Bu yüzden bir taraftan çalışırken, bir taraftan da sözde okuyorduk.
Oysa memuriyete intisap etmek için olmasa bile okumak, yüksek tahsilli olmak yaşadığımız yüzyılın en temel gereksinimlerinden biridir. Su kadar, ekmek kadar, hatta soluduğumuz hava kadar zaruri bir ihtiyaçtır. Bir ara, kendi kendime yarım kalan tahsilimi tamamlamağa karar verdim. İmam Hatip Lisesini hariçten bitirdim. Amacım, açık öğretim yoluyla yüksek tahsil yapmaktı. Amma, sorunlar fırsat vermedi. Araya çeşitli engeller çıktı. Eşim kanser denilen menhus illete yakalanmıştı. 10 yıl süreyle bir ayağımız Siirt’te, bir ayağımız Adana’da Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesinde oldu. Siirt-Adana arasında mekik dokuduk. Sözün özü, yüksek tahsil yapamamış olmaktan dolayı kendimi hep yarım hissettim. Şimdi de kendi kendime yarım insan gözüyle bakıyorum. Hatta yıllar önce yazdığım bir şiirimle bu duygularımı vurguladım. Yeri gelmişken, karnelerinde zayıfları olan öğrencilere üzülmemelerini ve çalışarak telafi etmelerini, mutlaka, ama mutlaka yüksek tahsil yapmanın günümüzün olmazsa olmazlarından olduğunu anımsatarak, kendimle ilgili
(BEN BİR YARIM ADAM)
şiirimle yazımı noktalıyorum:
BEN BİR YARIM ADAM, YARIM GAZTECİ
YARIM BİR YAZARIM, BAKARSAN SÖZDE
YARIM ŞÂİR, YARIM POLİTİKACI
EMEKLİ BİR MEMUR, KİMLİĞİM İŞTE
TEDBİRİ, TAKRİRİ, TAHSİLİ YARIM
GEÇİMİ, SEÇİMİ, BİÇİMİ BİLE
HEP YARIDA KALAN SAKAT BİR İNSAN
DERTTEN KURTULUR MU, ÇABA NAFİLE
HEP YARIMDA KALDIM BUGÜNE KADAR
NE TAM AKILLIYIM, NE DELİYİM TAM
SÖYLER MİSİN DOSTUM, NE İŞE YARAR
BENİM GİBİ BÖYLE YARIM BİR ADAM
ZULÜM DEVAM EDER, KÜFÜR DEVAM ETMEZ!
Yüce dinimizin kesin bir kuralı, bir hükmüdür.
(KÜFÜR DEVAM EDER, ZULÜM DEVAM ETMEZ)
denilir! Çünkü küfrün sadece sahibine zararı vardır. Oysa zulmün zararı, bütün toplumadır! Bu bakımdan
ZULÜM, KÜFÜRDEN BETERDİR!
Zulümde ileri gidip de
(Bana bir şey
olmuyor)
diye vehmedenler varsa, bilsinler ki yanılıyorlar.
Çünkü Yüce ALLAH’IN
SIFATLARINDAN BİRİ DE (ES-SABUR)DUR.
Zalimlerden intikam almaya acele etmez.
Kur’an-ı Kerim’de
mealen
“O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır”
buyrulmaktadır.
(Zalimler için yaşasın cehennem!)
özdeyişini de unutmayalım!
Bir de, mazlumlara düşen bir görev vardır. O da, kendilerini zalimlere karşı korumak direncini göstermeleridir. Yani
(Cezasını Allah’tan bulsun!)
demek bir yerde yeterli değildir. İnsan olan insanın, zulme karşı direniş göstermesi gerekir. O direniş gösterecek ki,
Yüce ALLAH
da ona yar ve yardımcı olsun. Zulme boyun eğmek, büyük bir zillettir. Bu zillete düşmemek gerekir. Kişi, her hal-ü kârda kendi haklarını savunmakla yükümlüdür. Aksi takdirde, insan olmak özelliğini yitirir, hayvan derekesine iner. Hatta hayvandan bile aşağı durumlara düşür!
Bakın, hayvanlardan köpekler bile sıkıştırılıp dara geldiler mi ısırırlar, kedilerse tırmalarlar! İnsanların kendilerine yapılan zulümlere karşı sessiz kalmaları hiç mi, hiç yakışık almaz!
Nitekim
Peygamber Efendimiz Hazret-i MUHAMMED (O’na, al ve ashabına salt ve selam olsun) bir hadis-i şeriflerinde mealen;
(Küfür devam eder, zulüm devam etmez)
buyurmuşlardır.
Küfür,
Yüce ALLAH’A (Celle Celelühü)
karşı gelmek anlamına gelen hal ve davranışlardır.
Yüce ALLAH’ı
inkâr etmek dahil, ateist bir zihniyetin esiri olmaktır! İşte,
Yüce ALLAH,
bu gibi kullarını cezalandırmayı erteler, hatta bu dünyada cezalandırmayarak, hesaplarını ahret gününe bırakır.
Ama zulüm böyle değildir! Kulun, kul hakkına tecavüzü anlamına gelir. Bunun için, zalimler bu dünyada da er - geç, cezalarını bulurlar. Bazı durumlarda, cezaların verilmesi gecikmiş gibi görünürse de, bu biz kullara göredir. Siirtçe lisanımızda
(Babalar yer,
çocuklar kusar)
şeklinde tercüme edebileceğimiz bir deyimimiz vardır. Yani kulun, kula karşı işlediği zulüm, asla cezasız kalmaz. Bu duruma dini tabirle
ADETULLAH
denir!
Maalesef, dünyada haksızlıklara, zulümlere maruz kalanlar vardır. Güçlü zalimler, zulümlerinde sınır tanımıyor, gözyaşlarına aldırmadan zavallıları, garibanları ezdikçe eziyor, adeta
(Gözünün
üstünde neden kaşın var)
demeye getiriyorlar.
Bir de,
Yüce ALLAH’ın (zalimi zalime
musallat etmesi)
durumu vardır. Yine Siirtçe lisanımızda
(Allah dilerse köpeği,
domuza musallat eder)
ifadesinde yer alan durumlar hasıl olur. Bir zalimi, diğer bir zalime kırdırır. Elbette, diğer zalimin de sırası gelecek ve onu da ya kendisinden daha zalime kırdıracak, ya da, adil bir hâkime tedip ettirecektir!
Küfür ve zulüm sözcükleri, genelde birbirine karıştırılır. Oysa bu iki sözcüğü mana itibarıyla birbirinden ayıran ince bir çizgi vardır. Küfür, dini kuralları ve bunun ötesinde
Yüce ALLAH’ı
inkâr etmektir. Zulüm ise, toplumlar içinde birilerinin (bir sınıf-ı mütegallibenin) zayıflara, güçsüzlere haksızlık etmesi, ezmesi, sindirmesidir. Dolayısıyla (
Her küfür zulümdür. Ancak her zulüm, küfür değildir.) denilmiştir.
“Şirk büyük bir zulümdür”
ayetinden de bunu anlıyoruz. Yapılan zulüm eğer dinsizlik adına yapılıyorsa o zulüm değil, küfürdür. Eğer dinsiz bir şahıs veya bir zümre, küfür ve dinsizlik hesabına değil de, menfaat ve çıkar gibi başka sebeplerle haksızlıklar yaparsa bu da zulüm olur. Fakat küfür olmaz. Küfür ve küfür hesabına yapılan zulüm ise, ayetin ifadesiyle büyük bir cinayettir. Büyük cinayetler ve kabahatler ise büyük mahkemelere bırakılır. Küfür ve dinsizlik hesabına yapılmayan zulümler ise inkâr ve şirke nispeten daha küçük olduğundan cezası dünyada peşin verilir.
(Küfür devam etse de, zulüm
devam etmez)
deyiminin esprisi budur.
Yüce ALLAH
bizleri zalimlerin zulmünden korusun. Zulümlere ve zalimlere karşı direnme gücü verdiği kullarından eylesin! Âmin!
ÇOĞUNLUĞUN KARARI HER ZAMAN DOĞRU MUDUR!
Demokrasi, çoğunluğun kararının uygulandığı rejimin adıdır. Seçimler bunun için yapılır. Yani, demokrasilerde çoğunluk ne derse o olur. Peki çoğunluğun dediği, ya da benimsediği her zaman doğru mudur. Büyük çoğunlukların, bazen büyük yanılgılar içinde olabileceklerini örnekleriyle açıklayalım.
Dünyada 8 milyar insan yaşamaktadır. Ve bu insanların toplamda inandıkları 4 bin 300 din ve mezhep bulunmaktadır. Semavi dinler ve diğer inanç sistemlerinin yanı sıra inançsızların da yer aldığı dünyada en çok mensubu bulunan din Hıristiyanlıktır. Dünyadaki Hıristiyanların sayıları 3 milyarın üstündedir. Bunun yanında dünyadaki Müslüman sayısı 2 milyar kadardır. Yani, eğer çoğunluğun inandığı doğru olsaydı, hak dinin Hıristiyanlık olması gerekirdi! 8 milyardan, 2 milyarı düştüğünüz zaman, geriye kalan (6 milyar insan Müslüman değil) demek olur ki, çoğunluğun her zaman haklı olmadığı gerçeği ortaya çıkar.
Tabii, tarihin derinliklerine inilirse, bunun daha nice örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Hazret-i Nuh’a sadece 40 kişi iman etmiştir.
Dinle ilgili konularda örnekleri sıralarsak, sayfalara sığmaz. Galileo
(Dünya yuvarlak)
dediği zaman, hiç kimse inanmamıştı. Ama gerçekte dünya dönüyordu. Demek, çoğunluk yanlıştı. Doğru olan Gelileo idi.
Bizim Keloğlan masallarında bir tellal vardır. O tellal padişahın fermanını okuduğu zaman, dikkatleri çekmek için
(Ey ahali! Ey kuru kalabalık!)
diye bağırır. Yani, kalabalıkların çoğu kuru kalabalıktır. Bundan anlaşılan, her kalabalık, her çoğunluk haklı demek değildir.
İnsanların doğruyu bulabilmeleri, bilebilmeleri için bazen eğitimli olmak bile yeterli olmuyor. Eğer bütün okuyanlar neticeye en iyi ulaşanlar olsalardı, dünyanın yönetiminin Profesörlere bırakılması gerekirdi. Evet, çoğunluk demek, her zaman haklı taraf demek değildir. Bazen, bir kişinin söylediği, bin kişi tarafından kabul edilmezse bile doğrudur. Kendimizi sayı hesabıyla aldatmamıza gerek yok. Hak var, batıl var. Ne hikmetse, toplumlarda batıla meyil her zaman için daha fazladır.
TAŞLAMA
YANDAŞ MEDYAYA BAKSAN
MÜJDE ÜSTÜNE MÜJDE
İHYA OLACAK MEMUR,
İŞÇİ VE EMEKLİ DE
CEPLERİMİZ TAMTAKIR
HAYRETLE İZLİYORUZ
DEVLET BABA NE VERİR
DİYEREK BEKLİYORUZ
BAYRAM İKRAMİYESİ
SULANDIRILDI BELLİ
NE VERECEK BAKALIM
PADİŞAH HAZRETLERİ
İLK VERİLDİĞİ ZAMAN
BİN LİRAYLA ÜÇ ÇEYREK
ALTIN ALINIYORDU
ANIMSAMAMIZ GEREK
ONBEŞBİN LİRA DİYEN
ADAMA OY VERMEDİK
NE’TTİKSE EMEKLİLER
KENDİMİZE BİZ ETTİK
KURBAN ALACAK KADAR
İKRAMİYE VERSEYDİ
EMEKLİ TAVUK DEĞİL
KOYUN KESEBİLSEYDİ