(Hiç gülesim yoktu)
kelimeleriyle dillendirilen bir deyimimiz vardır. Karşımızdaki biri bir şeyler anlatırken, yüzde yüz zıt bir görüş öne sürerse
(Hiç
gülesim yoktu)
diyerek tepkimizi ortaya koyarız ya! İnanın aynen öyle oldu. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin adındaki türbanlı milletvekili bacımız Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında yaptığı konuşmada
"Bu ülkede AK Parti
gelene kadar 'kadın' kelimesinin adı yoktu Türkiye’de"
deyince
(HİÇ GÜLESİM YOKTU)
deyimini anımsadım.
*Kadın dediğin, evinde oturur, çocuk doğurur!
*Hamile kadının sokağa çıkması caiz değildir.
*Kadın, erkeğine itaat etmek durumundadır.
*Kadının yeri evidir…
*Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin…
*Saçı uzun, aklı kısa…
*Kadın dediğin, gülmez, kahkaha atmaz!
Ve benzeri daha nice vecizeler(!) kimlere aittir.
Evet, AKP iktidar olmadan önce kadının adı gerçekten bu kadar yaygın değildi. Bu kadar kadın cinayetleri, istismarları yoktu. Kadının ikinci, üçüncü, dördüncü eş olarak kuma olmasından söz edilemezdi. Bunların hepsini son 18 yıldan beri yaşıyoruz.
Bilindiği gibi Duygu Asena’nın
“KADININ ADI YOK”
adını verdiği bir kitabı vardır. Öyle tahmin ediyoruz ki, AKP’li Bayan Özlem Zengin de Duygu Asena’nın bu kitabından esinlenerek
“AKP iktidar olmadan önce KADININ ADI YOKTU”
cümlesini kurmuştur.
İşin gerçeği şu ki kadınlar tarih boyunca ezilmiş ve bütün toplumlarda ikinci sınıf insan muamelesi görmüşlerdir. Fiziki güç üstünlüğü sebebiyle erkekler hep kadınlara egemen olmuş ve maalesef hala egemenliklerini sürdürmektedirler.
Türkiye’de kadınların özgürleşmeleri ve erkeklerle eşit statüye sahip olmaları ancak Cumhuriyetin kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Türk kadınına birçok Avrupa ülkesinden önce kendilerinin bir talepleri dahi olmadan nice hakların verildiği bilinen bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde kadın-erkek eşitliği gibi bir kavram asla gündeme gelmemiştir. Kadın haklarıyla ilgili yasalar
ATATÜRK
devrimlerinin en önde gelenleri arasında yer alır. 1926 yılında kabul edilen
MEDENİ KANUN
ile Türk kadınının esaret zinciri kırılmıştır. Türk kadınına seçme ve seçilme haklarının verilmesi de Medeni Kanun ile gerçekleşmiş, kadın erkek eşitliği sağlanmıştır. Medeni kanun sayesinde olmasaydı, ne Bayan Özlem Zengin ne de başka bir kadın Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilemeyecekti.
Yani, Bayan Zengin bugün milletvekili olabilmişse bunu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’E BORÇLUDUR!
Türk kadınına, 3. TBMM tarafından 3 Nisan 1930′da kabul edilen bir yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmış, 1931 yılında da Türk kadını ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalışmaya başlamıştır. 4 Mayıs 1931′de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 Ekim 1932′de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934′de kabul edilen ve 5 Aralık 1934’de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, bu meyanda
“Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı”
verilmiştir.
Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın daha yeni-yeni yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler,
ATATÜRK
tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur.
ATATÜRK,
Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923’de şöyle demiştir:
“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.”
Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk’ün Türk kadınına beslediği sevgi ve saygı, Kurtuluş Savaşındaki gözlemleri ile iyice perçinleşmiştir. 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada, bu hissiyatını büyük bir içtenlikle dile getirerek:
“Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim” demiştir.
Atatürk 30 Mart 1923′de Vakit Gazetesi’ nde yayınlanan bir beyanatında; “İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”
Yine ATATÜRK bir konuşmasında “Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” diyerek, yaptıklarının gerekçesini az, öz ve muhteşem bir ifade ile belirtmiştir. Kadınların giysileri de Atatürk’ün üzerinde çok önemle durduğu bir başka konu olmuştur. Bu konuda Atatürk, 1 Eylül 1925′ de İkdam Gazetesi’nde yayınlanan bir beyanatında şöyle demiştir:
“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer bir şeyler asarak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır”.
1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söyler: “Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz..”
31 Temmuz 1932′de Türkiye güzeli Keriman Halis’in, Belçika’da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na “Ece” unvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:
“Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır.”
Atatürk, 18 Nisan 1935’te de kendisinin himayesinde İstanbul’da toplanan ve aralarında ünlü nükleer fizikçi Madam Eve Curie’nin de bulunduğu, dünyanın dört bir yanından gelen kadınların katıldığı
“Milletlerarası İlk Kadın Kongresi”
delegelerine şöyle seslenir:
“Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.”
Ulu önder, Türk kadınlarının hiçbir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtmiştir:
“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”
Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir: “Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.”
Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin; İtalya’ da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler. Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir. Medeni Kanunları aldığımız İsviçre’de ise, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamazken, çağdaşlaşmada örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı değilken, Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu vesile ile bakın Atatürk nasıl seslenir:
“Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu salahiyet ve liyakatle kullanacaktır.”
Atatürk hayatta iken yapılan 1935 yılı seçimlerinde ilk kez seçilme hakkını da kullanan Türk kadını, TBMM’ ne onsekiz kadın milletvekili ile girmiştir. Bu onsekiz Türk kadının yüce meclisin çalışmalarına ne ölçüde katkıda bulundukları ve kararlarında ne denli etkili oldukları meclis tutanakları ile sabittir. Ayrıca kişisel tutumları da övünç vesilesi ve geleceğe olan inançları kuvvetlendirici mahiyette olmuştur. Atatürk’ün, çağı ve değişeni değil, değişecek zamanı milletine göstermesi, kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği konularında, “BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, “İnsan Hakları Sözleşmesi” gibi konular, daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Türk Kadınına, haklarını vermesinin değeri daha iyi anlaşılır. Bağımsızlık mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ü örnek bir lider almışlarsa, kadın hakları uğruna uğraş ve savaş verenler de, onu bir devrimci olarak aynı şekilde örnek almak durumundadırlar. Çünkü bütün insanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın hakları konusunda Atatürk kadar önsezili ve ön görüşlü olmamış, onun kadar uğraş ve savaş vermemiştir.
İşte,
“AKP’den önce kadının adı yoktu”
diyen AKP Grup Başkan Vekili Bayan Özlem Zengin’e tarihin ışığında verilen cevaplar.
Bayan Zengin hukuk fakültesini okuyarak avukat olabildiyse, bugün milletvekili olarak TBMM Genel Kurulunda bulunuyorsa, bunu MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN 80-90 yıl önce çıkardığı yasalara borçlu olduğunu bilsin, YATSIN, KALKSIN ATATÜRK’E DUA ETSİN…
TAŞLAMALAR
KADININ ADI VARSA
BUGÜN TÜRKİYE’MİZDE
KADINLAR, ATATÜRK’E
BORÇLU BUNU ELBETTE
ŞİMDİ MECLİSTE OLAN
BÜTÜN KADINLAR DAHİ
ATATÜRK’ÜN ESERİ
VALLAHİ VE BİLLAHİ
ATATÜRK OLMASAYDI
KADINLAR HAKLARINI
MECLİSLERDE DEĞİL DE
DEĞİRMEDE ARARDI
ATATÜRK’E BORÇLUDUR
HAKLARINI KADINLAR
İSTENMEDEN VERİLDİ
BİLİNMELİDİR BUNLAR