Ahmet Arıtürk

BAK POSTACI GELİYOR, GÖRENLER HEP KAÇIYOR!

Ahmet Arıtürk

İnternetin, telefonların olmadığı yıllarda haberleşmeler mektuplarla, telgraflarla  sağlanırdı. Başka memleketlerde çocukları, gelinleri, akrabaları, dostları olanlar, bugün mektup gelir mi diye postacıların yollarını dört gözle beklerlerdi. Mektuplar dışında bir de telgraflar vardı. Mors alfabesinin icidıyla birlikte devreye giren telgraflar, acil işler için iletişim vasıtalarıydı. Nostalji olması açısından belirteyim. Üç çeşit telgraf vardı. ELT, normal ve yıldırım şeklinde sıralanırdı. En ucuz telgraf, ELT olandı. Ücret, kelime sayısına göreydi. Bir ELT telg3rafın en geç 24 saat içinde muhatabına ulaşması gerekirdi. Normal telgrafların ise muhataplarına yine en geç 12 saat içinde ulaştırılmaları gerekirken, yıldırım telgrafların azami 2-3 saat içinde muhatabının elinde olması gerekirdi.

Telgraflarla ilgili türküler bile vardı:

Telgrafın tellerine kuşlar mı konar

Herkes sevdiğine böyle mi yanar

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma

Şu gençlikte neler geldi garip başıma

Telgrafın tellerini arşınlamalı

Yâr üstüne yâr seveni kurşunlamalı

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma

Şu gençlikte neler geldi garip başıma

Telgrafın direkleri semaya bakar

Senin o ahu bakışın çok canlar yakar

Gel yanıma yanıma da yanı yanı başıma

Şu gençlikte neler geldi garip başıma

Şeklindeki türkü artık unutulmuş bile. Mektuplar ise bir âlemdi. Bazen bir hafta içinde, bazen de bir ay içinde muhataplarına ulaştıkları olurdu. Taahhütlü olmayanların kaybolma ihtimali de vardır. Asker mektuplarının üzerinde (Er mektubudur görülmüştür) damgası vurulurdu. Cezaevlerinden ve benzeri yerlerden gönderilen mektuplar da, ilgililer ve yetkililer tarafından okunur, öyle PTT’ye verilirlerdi.

İnternetin ve özellikle cep telefonlarının yaygınlaşmasından sonra mektuplar ve hatta telgraflarla muhabereleşme kalmadı. Şimdi, mektuplar genelde mahkemelerden, icra dairelerinden gönderilen  tebliğatlar şeklinde oluyor. Daha önce de iflaslar ve icra takipleri vardı. Ancak,

KORONAVİRÜS PANDEMİSİ

sonucu iflaslarda ve icra dosyalarında adeta bir patlama yaşanmaktadır. Türkiye genelinde mahkemelerde yığılmalara yol açan 30 milyonun üzerinde

İCRA

DOSYASI

bulunduğu belirtilmektedir. İflas eden, hacizlik veya icralık olan dosyaların çokluğu yüzünden mahkemeler adeta tıkanmış durumda. Ancak, haliyle icra takiplerine ait tebliğatlar yine PTT kanalıyla adres yerine ulaştırılmaktadır.

Tam anlamıyla bir ekonomik çıkmazın içinde yuvalanıp gidiyoruz. Hacizler, iflaslar, kapanan iş yerleri ve açlık sınırındaki ücretliler. İşte, ülkemizin tablosu bu!

Borçlular, aile fertlerini uyarıyorlar.

“Sakın ha sakın, bilmediğiniz kimselere kapıyı açmayınız. Haciz memuru olabilir! Postacının getirdiği kâğıdı imzalamayın, borç veya mahkeme ilâmı olabilir!”

Emeklilerin, işçilerin, memurların iflâhları kesildi. Bu saydığımız bordro mahkûmlarının yüzde 90’ı, sözün tam anlamıyla açlık sınırındalar. Onların da çocuklarına ve aile bireylerine özel tavsiyeleri var.

“Sakın kapıyı kimseye açmayın. Çalsın, çalsın ‘evde kimse yok’ desin de çeksin gitsin. Ev sahibidir, kirayı istemeye, elektrik görevlisidir, borç yüzünden elektriği kesmeye gemleş olabilir!”

Biz yaşta olanlar anımsayacaklardır. Mektuplaşmanın, tek haberleşme vasıtası olduğu dönemlerde postacıların yolları  dört gözle beklenirdi. Özellikle de çocukları askerde veya tahsilde olan anneler-babalar, postacı ne zaman gelecek, ne zaman çocuktan mektup getirecek getirecek diyerek, mektup dağıtıcıların yollarını dört gözle beklerlerdi. Bu açıdan postacılar sevilir ve yolları beklenir görevliler arasında ilk sırayı alırlardı. Öyle ki, postacılara duyulan sevgi türkülere bile aksetmişti:

“Bak postacı geliyor selam veriyor

Herkes ona bakıyor merak ediyor

Çok teşekkür ederiz postacı sana

Pek sevinçli haberler getirdin bana

Bugün yalnız bu kadar, darılmayınız

Yarın yine gelirim, hoşça kalınız

Haydi git güle güle, uğurlar olsun

Ellerin dert görmesin, kısmetle dolsun”

Mısralarıyla bilinen meşhur türküyü, bilmeyen, çığırmayan yoktu. Ancak, telefonlar yaygınlaşınca ve hele-hele cep telefonları devreye girince, postacıların yolları da beklenmez oldu. Hatta beklemek şöyle dursun, postacılardan kaçan-kaçana. Nedenini sorarsanız, çünkü postacılar artık hasret giderici mektuplar değil, icra kararları ve mahkeme ilâmları getiriyorlar. Yani, işlerinin sevimli yanı gitti, sevimsiz yanı kaldı.

Postacılardan kaçanları görünce, biz de yukarıdaki türküyü aşağıdaki şekilde değiştirerek, yeni durumuna uygun hale getirmeğe çalıştık. Bakalım beğenecek misiniz.

“Bak postacı geliyor, ilâm veriyor

Borçlularla, suçlular korkudan gizleniyor

-Teessüfler ederim postacı sana

Yine icra ilâmı getirdin bana

-Benim suçum değil bu, darılmayınız

Yarın yine gelirim, görünmeyiniz

-Haydi git de hiç gelme, gelsen de görme

Adresimiz değişti, yenisini öğrenme!”

ANEKDOT

Bir zamanlar mektuplar çok revaçtaydı. Asker mektupları, öğrenci mektupları, aşk mektupları gelir-giderdi. Asker mektuplarının üzerinde

(ER MEKTUBUDUR, GÖRÜLMÜŞTÜR)

damgası vurulurdu. Şimdilerde artık mektupların yerini cep telefonu mesajları aldı. Görüntülü haberleşmeler, konuşmalar, yapılıyor.

İnanır mısınız,

MEKTUP YAZMAK

gerçekte bir sanattı. Öyle edebi mektuplar yazılırdı ki, insanın okudukça okuyası geliyordu. Aileler, özellikle asker çocuklarının mektuplarını teskere alıncaya kadar biriktirmeyi itiyat haline getirmişlerdi. Mektupları oturma odasının en mutena köşesinde davara çakılan bir çiviye asmak adettendi.

Vatani Vazifemi yaptığım yıllarda (o zaman askerlik süresi iki yıldı) benim de yazdığım mektuplar özellikle rahmetli annem tarafından duvara çakılan bir çiviye takılıyordu. Bazen şairliğim tutar, mektuba birkaç beyit, birkaç kıta şiir yazdığım olurdu. Askerliğimin ilk aylarını Isparta’da Er Eğitim Tugayında yapmıştım. Isparta, kış mevsiminde oldukça soğuktu. Hele gece nöbetlerinde hava adeta buz kesiyordu. Nöbet bir de gece mesela 01-03 saatlerine denk gelince sözün tam anlamıyla zorun da zoruydu.

İşte bu durumu anlatmak için eve gönderdiğim mektuplardan birinin sonunda bir dörtlük yazmıştım. O dörtlükte Anneme hitaben;

SABAH NAMAZINA KALKMAMIŞKEN SEN

GECE SAAT 1-3 NÖBETİNDEYİM

DİZ BOYUNU AŞMIŞ KAR VAR YERLERDE

YUVASIZ KUŞ GİBİ ÜŞÜMEKTEYİM

Benim, işgüzarlık yaparak yazdığım bu dörtlük yüzünden Annemin ne kadar ağladığını izinli olarak geldiğimde anlamıştım. Hep o mektubumu alıp, okuyor ve ağlıyormuş…

***

Söz asker mektuplarından açılmışken bir başka anekdotu da anımsatalım, istedik.

Evlendiğinden 2-3 ay sonra Vatani görevi için asker ocağına giden genç, eşinin hamile olup olmadığını merak ederek, mektubunun sonuna şöyle bir dörtlük yazmış:

YÜRÜ MEKTUBUM YÜRÜ

EVDEN HABER ALDA GEL

BİR İKEN, İKİ OLDUK

ÜÇ OLDUK MU SORDA GEL

Dörtlüğün ne anlama geldiğini bilen ve kendisi de şâir olan baba oğluna gönderdiği cevabi mektubun sonuna eşinin hamile kalmadığını vurgulayan şöyle bir dörtlük eklemiş:

BU MEKTUP, GÜZEL MEKTUP

BÖYLE MEKTUP YİNE YAZ

TOHUMUN ÇÜRÜK ÇIKTI

İZNE GEL DE YİNE KAZ

***

Geçmiş yıllarda, telgraflar

MORS

adı verilen bir alfabeyle çekilirdi. Mors alfabesi, nokta ve çizgilerden oluşurdu. İşte PTT’lerde (Posta Telgraf Telefon) mors alfabesinin yaygın olarak kullanıldığı ve telgraf memurlarının önemli bir görev ifâ ettikleri geçmiş yıllara ait bir anekdot anlatılır.

Ankara’da, PTT Genel Müdürlüğü görevini gören o zamanki teşkilât, Siirt PTT Müdürlüğüne yazı yazarak kurs görmek üzere iki telgraf memurunun gönderilmesini istemiş. O zamanlar, seyahatlerin yüzde yüzüne yakını trenlerle yapıldığı için iki Siirtli telgraf memuru da haliyle Kurtalan’dan eksprese binerek Ankara’ya gidiyorlarmış. Tren, Malatya’ya girdiği zaman,  iki Siirtli telgrafçının oturdukları kompartımana, bir bayan girmiş. Giyimi de, kendisi de güzel bayan, nezaketen oturmak için müsaade istemiş. Siirtli telgrafçılar, tabii bu duruma çok memnun olmuşlar. Ankara’ya kadar, böyle güzel ve kibar bir bayanın yanlarında oturacak olmasına sevinmişler.

Birbirlerine

MORS

alfabesi taktiğiyle ve madeni parayla önlerindeki sehpalara tıkırdatarak mesajlar göndermişler. Birinci telgrafçı:

-Bu hatun, bizimle Ankara’ya kadar gelirse yaşadık. Baksana güzelliğine, boyuna, endamına!

diye mesaj gönderirken, diğeri:

-Sen evli, barklı adamsın! Bunu, bana bırak. Yoksa, Siirt’e dönerken seni hanımına şikâyet ederim. Gününü görürsün!

diyerek yarı şaka, yarı ciddi uyarmış.

İki Siirtli telgrafçı arasında, mors alfabesi taktiğiyle mesajlaşma devam edecekmiş amma, bir de ne görsünler, yanlarına gelen Bayan da mors alfabesiyle her ikisine şöyle bir mesaj göndermiş:

-Anlıyorum ki, siz de benim gibi telgrafçısınız. Ve büyük bir ihtimalle, benim Ankara’da katılacağım kursa siz de katılacaksınız. Şunu size hatırlatayım ki, ben evli, çoluk çocuk sahibi bir telgraf memuresiyim. Edebinizle yerinizde oturacaksanız, oturun, aksi takdirde, bu kompartımandan ayrılıp başka bir kompartımana giderim. Ankara’da, Genel Müdürlükte de sizi rezil kepaze ederim!

Kompartımanlarına giren bayanın, kendileri gibi bir telgrafçı olduğunu ve kendilerinin de katılacakları kursa katılmak için davet edildiğini öğrenen Siirtli telgrafçılar, mors alfabesiyle birbirlerine gönderdikleri mesajın, algılandığının mahcubiyeti içinde defalarca özür dilemişler. Çok centilmence davranarak, kendilerini affettirmeyi başarmışlar. Ankara’da, kurs boyunca beraber olmuşlar. Kursun tamamlanmasından sonra da, yine birlikte Malatya’ya kadar yol arkadaşlığı etmişler.

TAŞLAMA

EKONOMİK DARBOĞAZ,

SIKAR BOĞAZIMIZI

YARI AÇ VE YARI TOK,

KALMAYA MİLLET RAZI

İCRAYA VERİLENLER,

HACİZLER VE İFLASLAR

İŞTE GERÇEK GÜNDEM BU,

BUNLARI KONUŞSUNLAR

ERKEN SEÇİM VAR BİR DE

“KÜRT SORUNU” GÜNDEMDE

AÇLIK VE YOKSULLUK VAR,

MİLLETİN GÜNDEMİNDE

BU SUNİ GÜNDEMLERLE,

OYALARLAR MİLLETİ

SEÇİM DEĞİL, GEÇİMDİR

MİLLETİN ASIL DERDİ

Yazarın Diğer Yazıları