17 Ağustos 1999 günü Marmara Bölgesinde yaşanan ve 50 bin kişinin hayatına mal olan Gölcük merkezli depremi anımsayalım. Daha o yıllarda bilim insanı Prof. Dr. Naci Görür en geç 30 yıl içinde minimum 7.2, maksimum 7.6 büyüklüğünde bir depremin olacağını söylemiş ve yetkilileri uyarmıştı. Deprem olacağının bilimsel kanıtlarını ortaya koyan Sadece Prof. Dr. Görür de değildi. Birçok bilim insanı aynı görüşleri dile getirerek ilgilileri ve yetkilileri uyarmağa çalışmışlardı.
Bilim adamları, ilgilileri ve yetkilileri DEPREM konusunda uyarırken, bunun bilimsel kanıtlarını da ortaya koymaktaydılar. Türkiye’nin, deprem kuşağında olduğunu ve fay hattının altından geçtiğini, bunun için de depreme karşı acil önlemler alınması gerektiğini söylüyor, yazıyor ve uyarılarda bulunuyorlardı. Yapılan uyarılar, maalesef bir kulaktan girmiş, bir kulaktan çıkmış olacak ki, 6 Şubat 2023 günü merkez üssü Kahramanmaraş olan ve 10 ilde yıkımlara yol açan iki büyük deprem faciası yaşandı. İlki 04:17’de gerçekleşen deprem 7.7, saat 13.30’da gerçekleşen ikinci deprem ise 7.6 şiddetindeydi. Yani depremler 25 yıl öncesinden (GELİYORUM) demişti de aldıran olmamıştı.
Evet, bir bilim insanı en geç 30 yılı içinde Türkiye’de minimum 7.2, maksimum 7.6 büyüklüğünde bir deprem olacağını öngörmüş ve gerekli tedbirlerin alınması konusunda ilgilileri uyarmıştı. Sonuç ortada!
Depremde, enkaz altında kalanların kurtarılmaları için en kritik zaman dilimi, ilk 24 saattir. Gerekli tedbirler alınmadığı için ilk 24 saatte, öküzün trene baktığı gibi, enkaza bakakaldılar. Ancak, ikinci gün çalışmalara başladılar. Enkaz altında kalanlar varsa, en dayanıklı olan kişinin hayata tutunma şansı 72 saattir. Ondan sonrası hikâye…
Yüce Rabbimizin hikmetlerine bakın, 6 Şubat öncesi günlerde deprem bölgesinde ve Türkiye genelinde bahar havasının hüküm sürmesine karşılık, depremle birlikte şiddetli kar ve yağmur yağışları başladı. Hem de mevsim yağışlarının bile üzerinde bir seviyede. Haliyle bu durum hem çalışmaları aksatıyor, hem de depremzedeler açısından, soğuktan ölümlere yol açmaktadır.
Bilim insanlarına kulaklarını tıkayan, tarikatlar tarafından yönlendirilen bir yönetim varken, enkaz altından kurtarılmayı bekleyen depremzedeler için söylenebilecek tek bir sözümüz kalıyor:
(HAYDİ, ALLAH KURTARSIN)!!!
Yanlış anlaşılmasın, elbette YÜCE ALLAH dilerse kurtarır ama yüce dinimizin (ÖNCE TEDBİR, SONRA TEVEKKÜL) kuralını anımsatmakta yarar var.
EMASYA PROTOKOLÜ KALDIRILMASAYDI!
EMASYA
protokolü yürürlükten kaldırılmasaydı, büyük bir ihtimalle ÇAĞRILMALARINA gerek kalmadan, askeri birlikler, deprem felaketlerine anında müdahale edecek, sahra hastaneleri kuracak, bilgi ve tecrübeleriyle hayat kurtaracaklardı.
"Emniyet-AsayişYardımlaşma"
kelimelerinin kısaltılmışı olan
EMASYA
, İçişleri Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasında 7 Temmuz 1997'de imzalanmıştı. İl İdaresi Kanunu'nda yapılan değişiklikle askerlere geniş yetkiler verilmiş, jandarmanın ve polisin yeterli olmadığı durumlarda toplumsal olaylara müdahalesine dönük yetkilerle donatılmıştı.
1997 yılında Genelkurmay Başkanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan ve askere, toplumsal olaylara müdahale yetkisi veren Emniyet Asayiş Yardımlaşma Protokolü (EMASYA) 4 Şubat 2010 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırıldı. Kaldırılmasının tek sebebi vardı. O da Anayasa Mahkemesi tarafından
(laikliğe aykırı odak)
olarak cezalandırılan AKP iktidarının, bir askeri darbeyle karşı karşıya kalma korkusuydu! O yıllarda
EMASYA
Protokolü askeri darbelere zemin hazırladığı iddiasıyla tartışma konusu olmuştu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ da yine o zaman konuyla ilgili yaptığı açıklamada protokolün gereksiz olduğunu, askerin kanunla yetkilendirilmiş bulunduğunu belirtmiş, daha doğrusu, kumpas davaları süreci içinde böyle konuşma zorunluluğunu hissetmişti. Bilindiği gibi aynı Genelkurmay Başkanı, bilahare Balyoz denilen kumpas davayla
TERÖRİST BAŞI(!)
ilan edilmiş ve tam 26 ay tutuklu kaldıktan sonra, AKP iktidarıyla
FETÖ
arasında çıkan anlaşmazlık sonucu, Balyoz ve benzeri davaların, TSK aleyhine kurgulanmış
KUMPASLAR
olduğu sonucuna varılmıştı!
28 Şubat ürünü bir uygulama olduğu öne sürülerek 4 Şubat 2010 tarihinde
EMASYA PROTOKOLÜ
yürürlükten kaldırıldı. Genelkurmay Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan yeni bir protokolle yetki valilere ve kaymakamlara devredildi. Artık asker, sivil otoriteden emir almadan, kışlasından başını çıkaramayacaktı! Nitekim öyle oldu. Valiler ve kaymakamlar, kendi üstlerinden (hükümetten) aldıkları emirlerle, askerleri sözün tam anlamıyla kışlalarına hapsettiler! Askerlerin, zaman-zaman bazı olaylara müdahale etmek için istedikleri yetkiyi vermediler. Eğer
EMASYA
protokolü yürürlükte kalsaydı, askerlerin, sivil otoriteden izin istemelerine lüzum kalmayacak, protokolden gelen yetkileriyle inisiyatiflerini kullanarak doğrudan müdahale edeceklerdi. Ama maalesef, valiler ve kaymakamlar, askerlerin operasyon taleplerini hep geri çevirdiler.
Sivil otorite, askerler konusundaki ön yargısından kurtulsa, yeniden EMASYA’ya benzer yazılı bir protokolün imzalanarak yürürlüğe girmesi çok yerinde olacaktır. AKP iktidarı, TSK’dan korkmasın! Yazılı yetki vererek, askerin elini güçlendirsin!
TAŞLAMA
BİLİM İNSANLARINA
KULAKLARI TIKALI
REHBER EDİNMİŞLER HEP
DİNCİ TARİKATLARI
(DİNDAR) BAŞKADIR ELBET
(DİNCİ) İSE BAŞKADIR
DİNDAR ALLAH YOLUNDA
DİNCİ İSTİSMARDADIR
(DİNCİ) DEĞİL, (DİNDAR) OL
YOBAZLARA KİNDAR OL
DİNDAR, KİNDAR OLMAZ BİL
MERHAMETLİ İNSAN OL
PEYGAMBER EFENDİMİZ
ALEMLERE RAHMETKEN
KİNDAR OLMAN TEZATTIR
BU GERÇEĞİ ÖĞREN SEN