Ahmet Arıtürk

ALLAH İLE ALDATMAK!

Ahmet Arıtürk

İnsanlarımız, ekonomik sebeplerle açlıktan feryat etmeye başlayınca, her işleri

ALLAH

İLE ALDATMAK

olanlar hemen devreye girerler.

PEYGAMBER EFENDİMİZ HAZRET-İ MUHAMMED’İN (O’NA, AL VE ASHABINA SALAT VE SELAM OLSUN)

bir hadis-i şerifini gündeme taşıyarak açlığın, insan sağlığına ne kadar yararlı olduğunu anlatmağa başladılar. Öyle ki, neredeyse vatandaşların sağlığını düşündükleri için aç bıraktıklarını öne sürecek, minnet bile edecekler. Hani,

(doktorun dediğini yap, yaptığını yapma)

denilir ya! O hesap…

Gerçekten de

Peygamber Efendimizin

kişilerin tıka-basa yememeleri gerektiği konusunda hadis-i şerifleri vardır. Nitekim, bir hadis-i şerifte mealen şöyle buyrulmaktadır:

"İnsana, yaşaması için birkaç lokma yeter. (güçlenip daha çok çalışmak için) çok yemek isteyen, karnının yani midesinin üçte birini yemekle doldursun, üçte birini suya ayırsın, üçte birini de rahat nefes alması için boş bıraksın."

Peygamber Efendimiz ne buyurmuşsa elbette doğrudur. Haşa, boş yere söylemez. Bu hadis-i şerif, insan sağlığıyla ilgilidir. Tıbbi araştırmalar da derin ve rahat nefes alabilmek için midenin tam dolu olmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ancak bunu söyleyenlerin kendileri, bu kurala riayet ediyorlar mı. Ejder şerbeti içenlerin, fakir vatandaşlara aç kalmayı öğütlemeleri ve hele-hele bunu İslami kurallarla kutsamaları abesle iştigal değil mi. Yoksul Müslümanlara açlığı tavsiye edenlere anımsatalım ki, bir asgari ücretlinin doyarcasına yemek yemesi zaten mümkün değildir! Asgari ücreti dahi bulamayan milyonlarca vatandaşlarımız vardır. Gelirleri asgari ücret olan 4 kişilik bir aile düşünün. 2-3 bin TL kira, 1500-2000 TL doğalgaz, elektrik, su elde ne kaldı, midesinin değil üçte birini, onda birini de doldurabilir mi!

(Ele verir talkını, kendi yutar salkımı)

deyiminde olduğu gibi, zaten aç olan millete, aç kalmanın faydalarını önerenlerin tıka basa yedikleri zehir-zıkkım olsun, dersek tam da yeri değil mi!!!

İşleri

ALLAH İLE KANDIRMAK

olanlara bizim de dini açıdan söylemek istediklerimiz var. Şimdi söyleyeceklerimize kulak versinler:

*(Komşusu açken, tok yatan bizden değildir) mealindeki hadis-i şerifi hiç mi anımsamıyorlar. Onlar 5-10 maaş alırlarken, asgari ücrete mahkûm ettiklerinden ve onu dahi bulamayanlardan hiç mi utanmıyorlar…

İşte

Peygamber Efendimizin

bazı hadis-i şeriflerinin mealleri:

*Hiç biriniz, kendiniz için istediğinizi, mümin kardeşleriniz için de istemezseniz, gerçek mümin olamazsınız.

*Müslüman, Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez.

*İnsanlara merhamet etmeyene,

Allah, merhamet etmez.

*Bizi aldan bizden değildir.

Evet, bu Müslüman milleti

ALLAH İLE ALDATMAKTAN

artık utanın. Aç olanlara, açlığı methetmeye kalkışmayın. Kendi yediğinizi, içtiğinizi, giydiğinizi milletten esirgemeyin! Siz, mükellef sofralarda otururken, yol açtığınız açlığa kılıf aramaktan vazgeçin.

DİN İSTİSMARCILARI!

Evet, sadece İslam dininin değil, bütün dinlerin en büyük düşmanları, dini, şahsi menfaatleri için kullanan siyasiler ve sözde din adamlarıdır. Bu durum, sadece İslam dini için değil, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğer dinler için de böyledir.

Orta çağlardaki Avrupa’nın durumunu düşünün. Cennetten tapu satan din adamları mı dersiniz, (dünya yuvarlaktır) diyen bilim adamlarını (kâfir) ilan eden sözde din adamları mı istersiniz.

İşin doğrusu, Avrupa ileri sanayi hamleleri ve teknikteki gelişmeleri sayesinde din simsarlarını aştı. Kimse, din adamlarının ne dediğine itibar etmiyor, oyuna gelmiyor, din adamları da, ortaçağda olduğu gibi şarlatanlık peşinde koşmuyorlar. Maalesef, Müslüman ülkelerde din istismarcısı siyasetçilerle, şarlatan din adamları kol-kola at koşturmaktadırlar.

Bu şarlatanlardan biri:

"Önümüzdeki günler çok hayır göstermiyor. Toplum olarak yeniden istiklâl savaşı gibi bağımsızlık mücadelesi verebiliriz! Çok din-devlet düşmanı var. Onun için bir temizlik de icap edebilir..." diyerek din – iman edebiyatı üzerinden milleti germenin peşinde.

"İnsan kenarda köşede onun için ekmek alacak para koymalı. İnsan bir senelik ihtiyacını, temel ihtiyaç maddelerini, bozulmayacak mallardan kilerinde, ambarında bulundurmalıdır. Bu sünnettir. Un, şeker, kuru fasulye, nohut gibi..."

Ve devam ediyor:

“Lükse şeye düşmemek lazım. Memleketin önündeki durumlar belli değil. Bütün dünyanın gâvuru şeyleri bize çevirmiş yani...

Suriye'de büyük bir Siyonist Kürdistan kurulmak üzere... Burada büyük tehlikeler var. Yeniden bir istiklal savaşı gibi, bir Kuva-yı milliye hareketlenmesi gibi, yeniden bir vatan müdafaası gibi durumlar icap edebilir.

Önümüzdeki günler çok hayır göstermiyor. İlerisi hayırdır ama çok vatan haini var. Çok din-devlet düşmanı var. Onun için bir temizlik de icap edebilir...

Ne olur ne biter bilmiyorum ama ‘nakit’ çok önemli bir şeydir. Bazı kere satacak malın olsa da ha dediğin zaman satamıyorsun. Birden bir piyasa çöküyor, evin var kaç tane aç kalıyorsun. Bir korona oldu kaç tane meslek yok oldu.

İnsan kenarda köşede onun için ekmek alacak para koymalı. İnsan bir senelik ihtiyacını, temel ihtiyaç maddelerini, bozulmayacak mallardan kilerinde, ambarında bulundurmalıdır. Bu sünnettir. Un, şeker, kuru fasulye, nohut gibi...”

Türkiye’nin bir iç savaş tehlikesiyle karşı karşıya olduğu intibaını uyandıran bu sözlere karşı ilgililerin ve yetkililerin yapacakları açıklamaları yok mu!

Böyle şarlatan din adamları için söylenecek son sözü söyleyelim. Bütün dinlerin en büyük düşmanları, şahsi menfaatleri için dini istismar eden siyaset erbabıyla, sözde din adamlarıdır…

10 NİSAN LAİKLİK GÜNÜ!

Laiklik ilkesini DİNSİZLİK gibi empoze etmek isteyenler var. Oysa LAİKLİK asla dinsizlik değildir. Devletlerin dini adalettir. Bir devletin içinde her dinden, her mezhepten ve her inançtan insanlar olabilir ve vardır. Bu açıdan, laiklik gerçekte adalet müessesesinin ikame edilmesidir. Laiklik,

toplumsal barışın güvencesi; bilim, kültür ve sanatta ilerlemenin itici gücüdür.

10 Nisan Gününün LAİKLİK GÜNÜ olarak kutlanmasının sebebi 9 Nisan 1928'de TBMM'ye sunulan kanun teklifi ile 1924 Anayasası'nın 2. maddesinde yer alan "Türkiye Devleti'nin dini İslam'dır" ifadesi kaldırılması ve devletin laiklik niteliğini kazanması amacıyla yapılan bu değişikliğin oy birliği ile kabul edilerek 10 Nisan 1928 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmesidir.

Laiklik ilkesi anayasaya 1937 yılında girmiş olsa da, 1928'ten itibaren toplumsal ve siyasal yaşantımızda fiilen yerini almıştır.

Büyük Atatürk 1930 yılında bir demecinde laik devlet olmanın gerekçesini şu şekilde özetlemiştir: “Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar dünya gereksinimlerine göre yapılır ve uygulanır. Din düşüncesi vicdani olduğundan Cumhuriyet, din düşüncelerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş uygarlık yolunda ilerlemesinde başlıca başarı koşulu görür."

Laiklik, günümüzde çağdaş devlet olmanın temel gereğidir çünkü laiklik farklı din ve mezheplere sahip yurttaşların, inançsız olan yurttaşların hak ve özgürlüklerini ve inanç sahibi yurttaşların ibadet haklarını korumakla toplumsal barışı ve huzuru kurmakta ve korumaktadır. Laik düşünce, bilimde, kültürde ve sanatta ilerlemenin; insan zekâsının ve yaratıcılığının itici gücüdür.

10 Nisan laiklik günümüz kutlu olsun.

TAŞLAMA

BİLMEYENLER-BİLENLER

SEÇİMDE BİR OLUYOR

SANDIĞA GİDEN SEÇMEN

NASIL OY KULLANIYOR

BİLİNÇLİ Mİ KULLANIR

SEÇMENLER OYLARINI

BİLMEYEN SEÇMENLER VAR

PARTİLERİN ADINI

“CUMHURBAŞKANI KİMDİR”

DİYE SORULDUĞUNDA

BİLMEYEN SEÇMENLER VAR

GERÇEK PAYI VAR BUNDA

GERÇEK DEMOKRASİYE

ULAŞMANIN TEK YOLU

BİLİNÇLİ SEÇMENLERDİR

BİLMEMİZ GEREK BUNU

BAHANEDİR RAMAZAN

İFTAR, SEÇİM RÜŞVETİ

SADAKAYA DA MUHTAÇ

KILDILAR BU MİLLETİ

ARTIK SAYILI GÜNLER,

KALMIŞTIR SEÇİMLERE

BİR BAKALIM KOLTUKLAR,

NASİP OLUR KİMLERE

HELE SEÇİMLER GEÇSİN,

O ZAMAN KOPAR KUYRUK

DANANIN KUYRUĞUNU,

TUTMUŞLAR BİLİN ARTIK

SEÇİM İÇİN TUTARLAR,

DANANIN KUYRUĞUNU

AKILDAN ÇIKARMAYIN,

YANILIP SAKIN BUNU

YİRMİ SİYASİ PARTİ

SEÇİMLERE GİRECEK

BEŞİ HARİÇ, ONBEŞİ

VARLIK GÖSTERMEYECEK

Yazarın Diğer Yazıları