Yusuf Salih Arıtürk

SAKARYA ZAFERİ'NİN 100. YILI

Yusuf Salih Arıtürk

Ağustos ve Eylül ayları Türkiye’nin zafer yıldönümleridir. 26 Ağustos 1922’de Büyük Taarruz başlamış, 30 Ağustos’ta işgalci kuvvetlere kesin bir darbe indirilmiş, 9 Eylül’de İzmir kurtarılmıştır.  Geçtiğimiz günlerde bunların 99. yıldönümlerini kutladık.

Özgür bir vatanda yaşamak umutlarıyla canını, malını esirgemeyen subay, asker, köylü, genç ve kadınlara minnet duygularıyla Sakarya Zaferi’nin 100. yılı kutlu olsun.

Yunanlıların 23 Ağustos 1921’de Ankara’yı işgal etmek ve Kuvayı Milliye direnişini dağıtmak amacıyla ileri harekâtıyla başlayan ve 22 gün 22 gece kanlı çarpışmalardan sonra Yunan ordusunun durdurulup eski mevzilerine çekilmek zorunda bırakan Sakarya Savaşı’nın ise 100. yılına girmiş bulunuyoruz.

Milletin emperyalizm karşısında direncini artırmak ve kendine güven duygusunu güçlendirmek amacıyla yazılı ve görsel medyada bu konularda yazılar okuyoruz. Yıllardır birbirini tekrarlayan bu yazıların bir amacı da bu zaferlerde siyasi ve askeri önderlik yapan Mareşal/Gazi ve tek Başkomutanımız Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğünü bir kere daha vurgulamaktır.  Bu gibi anma günleri, ulusal bayramlar, her milletin rutinidir ve önemleri asla yadsınamaz.

Ne var ki bunların hangi sınıfın tekeline geçtiği ve ne amaç için kullanıldığı üzerinde de durmak gerekir. Her ulusal gün, kutlandığı her defasında yeni bir kalıba girmiş olur. İktidarda bulunan sınıf ve siyaset, bunları kendi çıkarlarının aracı haline getirir. Ülkedeki sınıf çelişkilerinin, sömürü ve yolsuzlukların üzerini örtmek için bu tarihi günleri birer hamaset aracı olarak sunar. Amaç, iktidar çevresi, bu kahramanlıklardan ne anlıyorsa milletin de onu anlamasıdır.

Son yıllarda Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dinde de aynı hizmete koşulmuştur. Aynı ulusal günler gibi, dini kavramlar da hakim sınıfın ihtiyacına göre yorumlanmaktadır.

Şurası de bir gerçek ki, Türkiye’de iktidarda bulunanlar, Kurtuluş Savaşı’nın anılmasından kesinlikle pek de hoşnut değillerdir. Bugünleri az görünür haline getirmek için yıllardır önlemler alıyorlar. Bunun nedeni, Kurtuluş Savaşı’nın Mustafa Kemal Paşa ile birlikte anılmasının doğal bir zorunluluk olmasıdır. 30 Ağustos hutbesinde Atatürk’ün adının anılmaması bunun en belirgin örneğidir. Hükümet adamları da Atatürk’ün adını zorunlu kaldıkları durumlarda kerhen telaffuz ediyorlar.

Öte yandan Kurtuluş Savaşı’nın zaferlerini başka zaferlerle dengelemek isteği de yürürlüğe konulmuştur. Bunlardan biri 29 Mayıs 1453 İstanbul’un Fethinin yıldönümlerindeki gösterişli kutlamalardır ki, fetih siyasetini günümüzde de diri tutmak için kullanmaktadırlar. Diğeri, Birinci Dünya Savaşı içinde (Atatürk’ün eseri olmayan) Kut’ül Amere zaferidir. Malazgirt Zaferine gösterilen ilgi de başlı başına tarihe duyulan bir ilgiden çok 26 Ağustos 1922’yi gölgelemektir. Malazgirt’e ayrıca İstanbul’un fethi gibi fetih siyasetini de güçlendirici bir işlev yüklenmektedir.

Mustafa Kemal Paşa veya Atatürk’ün adını önemsizleştirme çabasının nedeni, onun modernist biri olması, 1923’ten sonra yaptığı Türkiye’yi bir ortaçağ devleti olmaktan çıkarıp tamamen Batılı bir devlet haline getirmek için giriştiği yenilik hareketleridir.

Ancak, gerek konu ile ilgili makale ve konuşmalarda, gerekse kitaplarda Türk Kurtuluş Savaşı’nın bilimsel ölçütlerle ele alındığını söyleyemeyiz.  Türkiye’de tarih yazımı, bazı istisnalar dışında halen ya övgü ya da yerin dibine batırma amacıyla yazılıyor. Medrese eğitiminin ezberci, tekrarcı yöntemiyle hareket edenleri bir yana bırakırsak, tarih eğitimi almış, araştırma yöntemleri okumuş kerli/ferli insanlarımıza ne diyeceğiz ki?

Tarih yazımına bakarak halen şarklı olmaktan kurtulamadığımızı söyleyebiliriz. Bu nedenle ne zaferlerimizi, ne de Atatürk’ü doğru anlayıp anlattığımızı ileri süremeyiz.

Ne diyelim, şimdi de halk egemenliği ve demokrasi için benzer bir seferberliğin hayata geçeceği umuduyla Sakarya Zaferimizin 100. yılı kutlu olsun.

Yazarın Diğer Yazıları