Cumhuriyetin kurulmasından sonra hilafetin ilgası ile ilgili yasa tasarısı 3 Mart 1924 tarihinde gerçekleşmiştir. Siirt Milletvekili Halil Hulki (Aydın) Efendi ve 53 arkadaşı tarafından 03.03.1924 tarihinde TBMM’ne sunulan; Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlığının Türkiye’nin dışına çıkartılmasına dair kanun teklifleri aynı gün görüşülerek kabul edilmiştir.
İslam âleminde o güne kadar yapılan en büyük devrim niteliğini taşıyan kanun teklifi TBMM’de çok uzun ve sert geçen konuşmalara sahne olmuştur.
Kanun teklifine ilişkin konuşmak üzere; Hanedanlığa mensup Damat Ferit Paşa’ya yakınlığı ile bilinen Gümüşhane Milletvekili Zeki Bey ile Kastamonu Milletvekili Halit Bey sırasıyla kürsüye gelerek, saltanata karşı olmadıklarını ve Cumhuriyetin ilanının hemen ardından hanedanlığın kaldırılmasının doğru olmayacağı yönündeki tereddütlerini ifade etmişlerdir.
Bu olumsuz konuşmalara cevaben söz alan Milletvekilleri ise; İslamiyeti korumak amacıyla dünya ve ahretle ilgili her türlü görevleri yerine getirmek üzere bir nevi hükümet anlamında ihdas edilmiş olan hilafet müessesesinin doğrudan doğruya yönetimle ilgili olduğunu, hilafetle saltanatın birbirleriyle karıştırılmamasının gerektiği hakiki hilafetin; Hazret-i Ali’nin ölümünden sonra veya Hazret-i Hasan’ın 6 aylık hilafetinden sonra bittiğini, şu andaki hilafetin mülk ve saltanat idaresinden başka bir şey olmadığını, Osmanlı Hanedanlığının da, hilafet kisvesi altında Türk Milletini felakete sürüklediğini, ancak Türk Milletinin; kanlı hükümdarların idaresi ve zulmü altında yaşamaya layık olmadığını bu nedenle dünyada en mükemmel idare şekli olan Cumhuriyeti ilan ettiklerini, bu olaydan sonra hilafetin kalkmamasının çok sakıncalı olduğunu ve bir gün mutlaka saltanata dönüşeceğini belirterek Türk Milletinin geleceği açısından hanedanlığın Türkiye dışına çıkartılması hususunda görüşlerini bildirmişlerdir.
Görüşmelerin kâfi bulunup kanun teklifinin maddeleri üzerinde yapılan konuşmalardan sonra Milletvekili heyet başkanı İsmet Paşa da bu konuda hilafet makamının kalkmasıyla İslamiyetin kalkmadığını aksine İslamiyetin icrasında gerekli olan bütün emirlerin yerine getirilmesinde hiçbir aksama ve eksikliğin yaşanmayacağını, gerçekte de Türkiye’de İslamiyetin hilafet makamıyla hiçbir alakası, ilişkisi, tesiri ve nüfusu olmaksızın icra edildiğini belirtmiştir.
Yapılan oylama sonucunda kanun teklifi şu şekilde kanunlaşmıştır.
HİLAFETİN İLGASINA VE HANEDANI OSMANİNİN TÜRKİYE CUMHURİYETİ
MEMALİKİ HARİCİNE ÇIKARILMASINA DAİR KANUN
Madde: 1-Halife halledilmiştir. Hilafet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.
Madde: 2-Mahlûl Halife ve Osmanlı Saltanat münderisesi hanedanının erkek, kadın bilcümle azası ve damatlar, Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyen memnunudurlar. Bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit kimseler de âli Osman’dan addedilirler.
Madde: 3-İkinci maddede mezkur kimseler iş bu kanunun ilanı tarihinden itibaren azami on gün zarfında Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecburdurlar.
Madde: 4-İkinci maddede mezkur kimselerin Türk Vatandaşlık sıfatı ve hukuku merfudur.
Madde: 5-Bundan böyle ikinci maddede mezkur kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emvali gayri menkuleye tasarruf edemezler. İlişkilerinin kat’ı için bir sene müddetle bilvekale mahakimi devlete müracaat edebilirler. Bu müddetin mürurundan sonra hiçbir mahkemeye hakkı müracaatı yoktur.
Madde: 6-İkinci maddede mezkur kimselere masarifi seferiyelerine mukabil bir defaya mahsus ve derece-i servetlerine göre mütedavit olmak üzere hükümetçe tensip edilecek mebaliğ ita olunacaktır.
Madde: 7-İkinci maddede mezkur kimseler Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki bilcümle emvali gayri menkullerini bir sene zarfında hükümetin malumat ve muvafakati ile tasfiyeye mecburdurlar. Mezkur emvali gayrımenkuleyi tasfiye etmedikleri halde bunlar hükümet marifetiyle tasfiye olunarak bedelleri kendilerine verilecektir.
Madde: 8-Osmanlı İmparatorluğunda padişahlık etmiş kimselerin Türkiye Cumhuriyeti arazisi dahilindeki tapuya merbut emvalhi gayrimenkuleleri millete intikal etmiştir.
Madde: 9-Mülga padişahlık sarayları ve kasırları ve emakini sairesi dahilindeki mefruşat, takımlar, tablolar, asarı nefise vesair bilumum emvali gayrimenkule millete intikal etmiştir.
Madde: 10-Emlaki hakaniye namı altında olup evvelce millete devredilen emlakla beraber mülga padişahlığa ait bilcümle emlak ve sabık hazine-i hümayun muhteviyatlarıyla birlikte saray ve kasırlar ve mebani ve arazi millete intikal etmiştir.
Madde: 11-Millete intikal eden emvali menkule ve gayrimenkulenin tespit ve mluhafazası için bir nizamname tanzim edilecektir.
Madde: 12-İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meriyülicradır.
Madde: 13-İşbu kanunun icrayı ahkamına icra vekilleri heyeti memurdur.
3 Mart 1924 tarihli Meclis müzakereleri ve kararlarıyla kabul edilen ve Türkiye’yi laikleştiren yasalar olarak bilinen “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkân-ı Harbiye Bakanlıklarının Kaldırılmasına Dair” kanun teklifi verilmesine önderlik ederek ortaya koyan Siirtli Halil Hulki Aydın’dır. Elliüç arkadaşının imzasıyla Türkiye’nin lâikleşmesinin yolunu açan Halil Hulki (Aydın) ve arkadaşlarının hazırladıkları kanun teklifinin gerekçesinde; “Din ve ordunun politika akımları ile ilgilenmesi birçok sakıncalar doğurur. Bu gerçek, bütün uygar milletler ve hükûmetler tarafından bir temel ilke olarak kabul edilmiştir. Bu bakımdan, yeni bir hayat varlığı sağlamakla görevli bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasında zaten ifadesini bulmuş olan Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlığının [ayrıca] bulunması uygun olmaz. Şer’iyye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılınca da bütün vakıfların millete intikal etmesi ve ona göre idare edilmesi doğal bir sonuçtur.” ifadeleri yer almıştır. Hiçbir aleyhte konuşma olmadan, tartışmasız kabul edilen bu kanunla, inanç ve ibadet işleri Diyanet İşleri Başkanlığına bırakılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde din işleri ile siyaset işleri birbirinden böylece ayrılmıştır. Türkiye’nin laikleşmesinin yolunu açan diğer iki kanun; “Öğretimlerin Birleştirilmesi
”
ile
“
Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti Ülkesi Dışına Çıkarılmasına Dair Kanun” tekliflerinin hazırlanması ve Mecliste kabulüne büyük destek verdi. Bilûmum ceraim erbabının affı, Şer’iye Vekâletinden musaddak icazetnameye malik olmayanların ilmî kisveyi lâbis olmamaları, Muş ili kurulması, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’in ailesine vatani hizmet aylığı verilmesi hakkında ve çeşitli konularda kanun tekliflerinde bulundu. Mustafa Kemal ile Latife Hanım’ın nikâhında da yer alan Halil Hulki’ye Aydın soyadı Mustafa Kemal Atatürk tarafından aydın bir din adamı olduğu gerekçesi ile verilmiştir. Arapça ve Farsçayı çok iyi seviyede bilen Halil Hulki Aydın dokuz çocuk babasıdır. 1893 yılında basılmış Muktataf’ul ezhar fi nazmil izhar isimli kitabının yanı sıra Muziletul Gavamid fi fennil feraid, Siraci fi nazmı İsaguci, Sefunnasır fi nazmi emsali ehlil Bedir, Medihai Peygamberide Haiyye, Kemalliye ile Karahisar milletvekili Hoca İsmail Şükrü Eefendi’nin Hilafeti İslamiye ve Büyük Millet Meclisi isimli risalesine reddiye olarak Muş Mebusu Hoca el-hac İlyas Sami, Antalya mebusu Hoca Rasih ile birlikte hazırladıkları Hâkimiyet-i Milliye ve Hilafet-i İslamiye isimli yayımlanmış eserleri bulunmaktadır. Yüzün üzerinde Türkçe, Arapça edebî manzumeleri, beliğ dua ve tarihleri vardır. Halil Hulki Aydın 4 Haziran 1940’ta Ankara’da öldü. Cebeci Asrî Mezarlığında toprağa verildi.
Diyanet İşleri Teşkilatının kuruluşu, bizzat Mustafa Kemal
(ATATÜRK)
tarafından ve O’nun emriyle gerçekleştirilmiştir. Kuruluş tarihi
3
Mart
1924’tür.
Şer'iye ve Evkaf Vekâleti'nin yerine kurulan teşkilâtın amacı, İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmektir.
Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanı'nın Devlet protokoldeki yeri beşinci sıradaydı. Bu durum, Diyanet İşleri Başkanlığına verilen öneme işarettir. Kaldı ki resmi törenlerde ve etkinliklerde Atatürk, Diyanet İşleri Başkanı'nı her zaman sağ tarafında bulundurmaktaydı. Bir de, şimdiki konumuna bir bakalım!
Cumhuriyetin bir kurumu olmakla birlikte tarihsel kökeni itibarıyla Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevi, kuruluş kanunu olan 3 Mart 1924 tarihli ve 429 sayılı Kanun’da
‘İslam dininin itikat ve ibadet alanıyla ilgili işleri yürütmek ve dini kurumları idare etmek’
şeklinde ifade edilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığına böylesine önem verirken, her ne hikmetse, hiçbir Cuma hutbesinde
ATATÜRK’TEN
bahsedildiğine şahit olamadık. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş tarihi olan 23 Nisan ile 30 Ağustos Zafer Bayramı ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nın yanı sıra 10 Kasım gibi
ATATÜRK’Ü
anımsatan günler Diyanet İşleri başkanlığınca hep es geçilmektedir. Bilindiği gibi, her Cuma günü için okunacak hutbeler, Diyanet İşleri Başkanlığınca İl Müftülüklerine ve onların aracılığıyla bütün imam hatiplere iletilir. İmamlar da, kendilerine iletilen tek tip hutbeyi okumak zorunda bırakılırlar.
Yıllardan beri, Cuma hutbelerinde
ATATÜRK’ÜN
adının anıldığına hiç şahit olan var mı! Biz duymadık, duyan varsa söylesin!
İş bu kadarla kalsa yine de iyi. Diyanet İşleri Başkanı olan zat-ı muhterem, Atatürk’e hakaret etmeyi marifet sayan sözde bir tarihçiyi 10 Kasım Günü ziyaret etmek nezaketini göstermişti ama Atatürk’le ilgili hutbe okutmayı bir yana bırakın, Atatürk’ün ebediyete intikali ile ilgili bir mesaj vermeye bile gerek görmemişti.
Oysa İslam dini rahmet ve merhamet dindir. Bir Müslüman ne kadar günahkâr olursa olsun, rahmetle anılmayı hakkeder. Şunu unutmamakta yarar vardır.
YÜCE ALLAH’IN RAHMETİ, BÜTÜN GÜNAHLARDAN BÜYÜKTÜR. ATATÜRK, BU MİLLETİN HALASKARIYSA, MİNNET BORCU OLARAK, GÜNAHKÂR BİR KUL İSE YÜCE ALLAH’IN SONSUZ RAHMETİNE GÜVENEREK O’NUN İÇİN DE RAHMET DİLEYELİM!
3 Mart 1924 günü çıkarılan kanunla lağvedilen halifelik, İslam Devletlerinde
Hazret-i Muhammed’ten (O’na al ve ashabına salat ve selam olsun)
sonraki devlet Başkanlarının unvanlarıdır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin hilâfeti bütünüyle kaldırıp son Halife Abdülmecid Efendi ve ailesini yurt dışına çıkarması Hindistan'da hilafet otoritesini savunmak üzere kurulmuş Hindistan Hilafet Hareketi içinde anlaşmazlık doğmasına neden oldu. Kimileri kararın tartışılmasını, kimileri halifeliğin Mustafa Kemal Paşa'ya teklif edilmesini, kimileri ise Türklerin tutumunda İslam'a aykırı bir taraf olmadığı için Hint Müslümanlarının da Türkleri örnek almasını istiyordu. Hindistan Hilafet Hareketi bu tartışmalarla bütünlüğünü kaybetti; hilafet hareketine ilgi azaldı. İslam dünyasındaki bazı uygun görülen kişilere teklif ederek bu kurumu yeniden canlandırma girişimleri olduysa da bu girişimler gerçekleşmedi. Mısır'da tartışmalar, laik hükûmeti savunan ve halifeliğe karşı çıkan Ali Abdurrazık'ın ihtilaflı bir kitabına odaklandı.
Dinciler (Hilafeti yitirdik, din elden gitti! Keşke Yunanlılar galip olsaydı) diye feryat ediyorlar. İnsafınız kurusun. Cumhuriyet öncesini anımsayan insaf sahipleri var da onların anlattıklarından duyduk. Bölgemizde, kocasının koynundan kadını alan aşiret lideri zorbalar mı istersiniz, din-iman diyerek vatandaşları sömürenler mi ararsınız. Cumhuriyetin açtığı okullara gitmeyi bile küfür ilân eden sözde din adamları mı ararsınız.
Cumhuriyet, bütün bunların önüne geçti. Kimsesizlerin kimsesi oldu. Cumhuriyet sayesinde köylü vatandaşların çocukları, cumhurbaşkanı makamına bile geldi.
TAŞLAMA
KIZILAY ÇADIR SATMIŞ
KONSERVE SATMIŞ DİYE
SÖYLER MİSİNİZ BEYLER
KINAMANIZ BU NİYE
YÖNETİM KURULUNUN
BUNCA ÜYELERİ VAR
TİCARET OLACAK Kİ
KARŞILANSIN MAAŞLAR
ÜYELERİN HEPSİ DE
ÖNEMLİ İSİMLERDİR
ÇOCUKLAR, YEĞENLER VE
TANIDIK GELİNLERDİR
TİCARET OLMAZ İSE
TEKER NASIL DÖNECEK
BUNCA ÜYEYE NASIL
HAKKI HUZUR VERECEK